Tülin Cansunar

Tülin Cansunar

Çevirmen
7.9/10
158 Kişi
·
638
Okunma
·
0
Beğeni
·
87
Gösterim
Adı:
Tülin Cansunar
Unvan:
Çevirmen
TED Koleji’ni bitirdikten sonra DTCF Arkeoloji ve Pedagoji bölümlerinden mezun oldu. Fakülte eğitimi sırasında tiyatro kürsüsüne devam etti. Tiyatro ve müziğe duyduğu tutku onu Timur Selçuk’tan ders almaya yöneltti. Uzun bir süre profesyonel müzisyen olarak çalıştı. 1980’den bu yana çeviri yapıyor.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
256 syf.
·18 günde·7/10
"Dalgaları okumayı düşünüyorsanız
mutlaka ama mutlaka bu incelemeyi gözden geçirmenizde fayda olacağını düşünmekteyim"

Bir kere Virginia Woolf'u (1882-1941) okumak başka bir şey
diğer yazarları okumak daha ayrı bir şey!
Woolf'un dünyasına girecekseniz, öncelikle
hayatla boğuşmuş olmanız gerekir
düzenden tiksinmiş olmanız gerekir,
sevgiden darbeler almış olmanız gerekir,
şeklin ötesine geçmiş olmanız gerekir,
insanı bir haz makinası olarak görmemeniz gerekir,
isminiz sorulduğunda biraz düşünerek cevap vermeniz gerekir -ne olabilir diye-
yani kısaca hayatı sorgulamanızda
en az normalin bir tık üstünde olmanız gerekir....

-olmazsak nolur?
anlayamazsınız!
ya yarıda bırakırsınız ya da söversiniz!
azarlarsınız ve hiç hak etmediği ithamlarda bulunursunuz
--ayy ne karamsar bir kadın
yani bu neye benzer biliyor musunuz,
denizi kıyısından ibaret zannetmeye benzer
biri size denizin derinliklerinden bahsederse
onu delilikle suçlamanıza benzer
öYle Yaparız;
genelde somutun ötesine geçen, geçerken de somutu hırpalayan
soyutla sevişen kişilere deli deriz,
o da öyle diyor ya;
"Yeniden delirmekte olduğumdan şüphem yok"
ve ekliyor;
"sesler duymaya başlıyorum ve konsantre olamıyorum.
bu yüzden yapmam gereken şeyi yapıyorum. "
diyor
ve
cebindeki taşlarla nehrin suyunda soyutlaşmak,
üstündeki beden yükünden kurtulmak için bir adım atıyor!
"Ölüme hangi adı vereceğiz?"......

Virginia Woolf genel olarak eserlerinde ve
özel olarak da bu kitabında "bilinç akışı" tekniğini kullanır
bilinç akışı dediğimiz teknik kısaca karakterlerin iç seslerinin
kendi ağızlarından bir olay örgüsü olmadan, mantıksal bağlantılar
kurmadan zihninden geçen düşüncelerin olduğu gibi yansıtılmasıdır.
bu durum, ister istemez eserin okunmasını zorlaştırır
bir de bunun üzerine Virginia Woolf'un gerçeğe yakın dünyası koyulunca
bu zorlanma kat kat artabilir....

bütün bunlara "eywallah" diyorsanız eserin özeline geçelim

Bu eserde bilinç akışı tekniği kullanılarak 3 kız, 3 erkek arkadaşın
çocukluğundan gençliğine, gençliğinden ihtiyarlığına ve ölümüne giden
bir yoldaki imgeler ve kendilerinde meydana gelen değişimleri içerir.
Bütün ömür bir güne benzetilir, hayatlar gündoğumu ile başlar ve günbatımı
ile son bulur günün ortasında her biri orta yaşlarındadır sonra yavaş
yavaş batıma doğru yol alır. Hayat bir deniz ve ruhlardaki ritimler ise
birer dalga olarak simgelenir. Ruhlardaki hareketler
yükselip alçalarak bir dalga oluşturur... genç yaşta
ölen Percival konuşturulmaz ancak ölümünden sık sık bahsedilir. Yazar bazen bu altı
kişinin aslında bir kişi olabileceği izlemini de bizlere verir.. o da artık bizim
düşünce dünyamızda şeklini bulur.

Okurken belli noktalara odaklanmamanız için hislerimden bahsetmeyeceğim
ama okumadan önce mutlaka dikkat etmeniz gerekenlerden ilki
altı kişinin isimlerini genel özellikleriyle iyi belirlemeniz
ve ikincisi ise
konuşmaya başlayan kişiyi iyi bilmeniz gerekir
çünkü yazar hangisine geçtiğinden bahsetmez
kendinizi okumaya kaptırırsanız tam olarak kimden bahsettini kaçırabilirsiniz
bu da karışık olan durumu iyice karışık hale getirebilir
ve gelen dalga ile boğulma tehlikesi geçirebilirsiniz...

son olarak
okuyun ya da okumayan önerisinde bulunmayacağım
ancak eğer Virginia Woolf'u ilk kez okuyacaksanız
bu eserden başlamayın.. derim...

..saygılarımla
320 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Öykücüleri izleme serüvenimize devam ediyoruz. Bana biraz vakit ayırmak ister misiniz?

Roald Dahl yazı atölyesinde bana verilen reçetenin dördüncü hapıydı. Yazarı çocuk kitaplarından tanıdığım için öykücü olarak bu listeye gireceğini düşünmezdim. Bir sebebi olmalı mutlaka, dikkatli okumak lazım.
Yazara ait öyküleri ararken çocuk kitapları arasından güçlükle buldum bu eserini. Böylece bitirmiş olduğum 45. öykü kitabı oldu. 12 tanesi Sait Faik olmak üzere farklı yazarlara ait olan. Kim nasıl yazıyor, derdi ne, nasıl bir yöntem izliyor? Anlamaya çalışıyorum.

İyi bir öyküyü nasıl tanımlayabiliriz. Aslında iyi öykü göreceli bir ifade olsa da kötü öyküyü tanımlamak daha kolay olabilir. Bizi heyecanlandırmayan, sıkan, bir an önce bitse diye beklediğimiz öykülerdir bunlar. Bu anlamda okuyucuyu heyecanlandırmayan, uyutan bir öykünün yeri şömine olsa gerektir. İyi öykülerin ortak özellikleri Edebiyat Atlası adlı eserde; Dil, tavır/duruş, teklif, atmosfer, tek etki, ayrıntı/yoğunluk, azaltma/rafineleştirme, biçim/yenilik, zenginleştirme/çoğaltma, zamanın dili kavramlarıyla geniş bir açıdan incelenmişse de, benim okur olarak ilgilendiğim beklentilerimden bahsetmek istiyorum.

Şimdiye kadar okuduğum öykülerde 4 temel konuya dikkat etmeye çalıştım.
1. Konu seçimi
2. Kurgu biçimi
3. Atmosfer
4. Ritim
Konu seçimi, okur beklentilerine göre değişmekle birlikte belli bir çıtanın üzerindeki her yazarın başarılı olduğu bir alan. Benim buradaki beklentim ise, şaşırtıcı ve çarpıcı olması. Buradaki şaşırtıcılık konu seçiminde hiç akla gelmeyen ilginç olaylar seçilebileceği gibi, sıradan görünen herhangi bir olay da, bizi sarsan detaylarla çekici hale getirilebilir. Rolla May, bu detay yakalamayı şöyle ifade eder: “Cezeanne bir ağaç görür. O ağacı daha önce de gören olmuştur. Ama o, ağacı kimsenin görmediği biçimde görmüştür.”

Ama asıl söylemek istediğim bu değil! Peş peşe öykü kitapları okumam daha çok olay örgüsü ve kurgu teknikleriyle ilgilidir. Hikâye baştan mı sondan mı başlıyor? Post modern tekniklerle biçimsel denemelere giriyor mu? Yoksa klasik anlatımı mı tercih ediyor. Olay örgüsü ve karakter seçimleri gibi yaklaşımlarını izlemeye çalışıyorum.
Bu kavram ve tekniklerin hepsi önemli olmakla birlikte şunu söyleyebiliriz ki; hangi yöntemle yazılırsa yazılsın, işlenmeye değer her konu, iyi bir anlatıcının elinde edebi bir değer haline gelebilir.

O halde asıl aradığımız noktaya ulaşmış oluyoruz. Hangi teknikle yazılırsa yazılsın, bizim için olmazsa olmaz olan konu, atmosferdir. Çünkü iyi bir öykü okuduğumuzda olayın içinde olduğumuzu, canlı olarak yaşadığımızı ve nefesimizin etkilendiğini hissetmemiz gerekir. Bir tatlının tadını hissetmek için damağınızda bekletmek gerektiği gibi, öykü bittiğinde kitabı kapayıp derin bir nefes almanız gerekir.

Dördüncü konumuz ise ritimdi. Öyküde belli aralıklarla ortaya çıkan şiirsel bir ses veya öğenin sizi hikâyeye çekmesi anlamına gelir. Bu çok az yazara mahsus olan ve çok fazla rastlanmayan bir seviyedir. Hangi yazarların bunu yapabildiği herkes için farklı sonuçlara götürebilir bizi. Ama benim açımdan son okuduğum ve inceleme yazdığım yazarlar arasında Tanpınar, Yaşar Kemal ve Balzac bu seviyededir.
Dördüncü seviyeyi yüksek çıtası nedeniyle devre dışı bıraktığımızda asıl aradığımız atmosfer konusuna odaklanıp kitabımıza dönersek iyi olacak.

Aslında kitabın arka kapağını okuduğunuzda sizi neyin beklediğini görebilirsiniz (Sıra dışının krallığına hoş geldiniz!). Konu seçimi, sürprizler ve gerilim dolu öykülerle sizi ürpertebileceği konusunda uyarıyor yayıncı. Bu anlamda ben de öykülerin sıra dışı ve çarpıcı olduğu fikrine katılıyorum. Sadece konu olarak değil, anlatım, atmosfer yönüyle de etkileyici buldum. Kullanılan bazı benzetmeler belki hiçbir zaman aklınıza gelmeyecek, fakat üzerinde düşünüldüğü belli olan detaylardı.

Örnek vermek gerekirse;
…sesi inanılmaz meslek sırlarını açıklayan bir adamın sesi gibi alçak…
…yüzünde yüreğinin tam ortasından ölümüne vurulmasına bir saniye kalmış birinin şaşkın, olup biteni kavrayamayan anlamı…
…o koca bir krem kavanozuymuş, ben de içine düşmüşüm gibi…
…bir çocuk eğlencesinde oyunlar düzenleyen biri gibi…vb.

Kitabın ana fikriyle ilgisi bulunmayan, fakat eserde yer alması için kuvvetli bir gözlem ve arka plan gerektirdiğini düşündüğüm bu gibi benzetmeleri çok değerli buluyorum. Bu kısmını da beğendim.

Öykülerimize gelecek olursak;
Kitapta 15 adet öykü bulunuyor. Ve yazarın ilk öyküden itibaren hikâyede konu seçimi noktasında farklı ve çarpıcı konular üzerinde ısrarla durmuş olduğu göze batıyor. Hiç de çocuk kitapları yazan bir öykücünün seçeceği konular değil bunlar. Bahisler, kumar, cinayet ve ahlaki zaaflar ön plana çıkıyor. Konu yazarın yönlendirmek istediği noktaya doğru ilerlerken okuyucunun tahmin etmekte zorlanacağı sürprizlerle sona eriyor. Bir öyküyü önemli yapan noktalardan birinin de bu tür finaller olduğunu düşünüyorum.

Birinci öyküde; bir şarap tadıcısının evlenmek istediği kıza karşılık ortaya koyduğu iki evini bahis konusu yapması işlenirken, çarpıcı olan nokta ise kızın babasının bunu kabul etmesi ve ailesine baskı yapmasıydı.
İkinci öyküde; Sıradan bir ev hanımının kocasını öldürdükten sonra profesyonel katilleri aratmayan soğukkanlılığı göze batıyordu.
Üçüncü ve beşinci öykü konusu ise; sarsıntının şiddetini yükselten başka oyunlar üzerineydi. Üçüncü öyküde, arabasını ortaya koyan bahisçinin rakibinden istediği küçük bir şeydi. Küçük bir serçe parmağı. Evet, işler sarpa sarmaya başlamıştı. Kitabın konu seçimleriyle öne çıkacağı görünüyordu artık.
“Güvercinim Sultanım” öyküsünde ise briç oyuncusu iki ailenin birinin hile, diğerinin ahlaki zaafları ön plana çıkarken, konu seçimi ve atmosfer yine dikkat çekiyordu.
Ganyat’ta ise; bir gemi yolculuğu ve yine bahis konusu çıkıyor karşımıza. Bu kez geminin hızı ve alacağı yol üzerine hayatın ortaya koyulduğu bahislerdi bunlar.
Diğer öykülerde de yine bahis merkezli olmak üzere yazarın konu ve çarpıcılık yönüyle iddialı öyküler ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Ama asıl bahsetmek istediğim, beni bu incelemeyi yazmaya iten “Dörtnal Foxley” hikâyesi oldu. Bu öyküde, yatılı bir özel okulda okuyan küçük bir çocuğun uğradığı zalimliklerdi beni etkileyen. Ben de yatılı okulda okuduğum için olabilir belki de. Tarafsız yaklaşamıyor olabilirim. Ama hikâyenin başından itibaren o kadar canlı bir atmosfer vardı ki, izlediğim. Her şeyi gördüm, evet her şeyi!
Sadece dayak kısmıyla kalmış olsaydı, sıradan bir hikâye olabilirdi. Ama hikâye öyle bir noktaya geldi ki; dayak faslı bittikten sonra çocuğu çağırıp o son cümleyi söylettiğinde nasıl bir yazarla karşılaştığımı anladım...

Foxley tarafından geri çağrılan çocuk, “Teşekkür ederim, dayak için teşekkür ederim,” demek zorunda bırakıldığında ayracı kitabın arasına koydum. Ve çocukluğa inmenin ne demek olduğunu gördüm.

Aslında bu sıralar inceleme yazmaya zaman ayıramıyordum. Okumuş olduğum son öykü kitapları arasında özellikle Mağara Arkadaşları, Gezgin Satıcı ve Bahtiyarlık ve Diğer Öyküler i beğenmiş ve inceleme yazmaya niyetlenmişken fırsat bulamamıştım. Ama bu kitaba, sırf bu hikâye için inceleme yazmam gerektiğini düşündüm.

Feedback tekniğiyle yazılan bu öykü anlatıcıyı çocukluğuna götürmüş, sonra geri getirmişti. Ama ben orada kaldım. Bir süre daha okulda kalmak istiyorum.

Foxley gittiğinde lütfen bana söyler misiniz?
256 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Küçükken hikaye tamamlama oyunu oynardık. Bu kitapta o tarzda yazılmış. 6 arkadaşın her biri kendi kişisel bakış açısıyla hayatlarını kısa kısa kendi fikirleri ile anlatması ile oluşan bir eser. Yalnız bununla kalan bir kitap değil. Roman türüne yakın, şiir kalıntıları olan ve özellikle belirtmek isterim ki, Virginia Woolf' un müthiş betimlemeleriyle yazmış olduğu, kesinlikle unutulmaması gereken bir eser. "Dalgalar kıyıda kırıldı . "
256 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Bir kitap, baştan sona düzyazıyla yazılmasına rağmen sürekli şiir tadında olabilir mi? Açıkçası bu kitabı okuyunca, evet olabilir, dedim. Virginia Woolf'un çoğu eserini okudum, modern ingiliz edebiyatının baş yazarlarından birisidir. Kaleme hükmetme konusunda eşsiz bir yazar. Kadın olmasındaki dünyaya farklı bakış açısından mıdır, yoksa başka bir şeyden midir bilmem ama çok farklı bir bakış açısına sahip olduğu kesin. Aynı resim üzerinden okura sayfalarca şiir tadında edebi sözler edebilir. Bu gerçekten hayranlık duyduğum bir ustalıktır. Eserine gelecek olursak, çoğu kitabında olan, (özellikle de Dışa Yolculuk ) eserinde hissedilen dünyadan soyutlanma hissiyatını okura derinden hissettiriyor. Onu çoğu zaman, bir tren vagonunun camının yanında dışarıya bakarak var olan dünyayı, sanki o dünya içerisinde değilmiş gibi görürüz. Betimleleri gerçekten çok ustaca kaleme alabiliyor. Satırları okurken düzyazı mı, yoksa şiir mi okuyorsunuz inanın kestirmek bazen çok güç olabiliyor. Virginia Woolf bence kadın yazarların ustalığı konusunda elinde meşalesiyle ışık saçıyor. Hangi kitabını okursanız okuyun, bu kadının yazış taktiğine hayran kalmamak elde değil. Zaten ben onu boşuna en sevdiğim yazarlardan kurguladığım maç kadrosunda hakem olarak kullanmadım. (#46181996) :) Virginia Ablamızı okuyun, okutturun. Keyifli okumalar...
252 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10·
İki yıl önce İzmir Kitap Fuarı'nda İş Bankası Kültür Yayınlarının standında almak istemiştim bu kitabı. Virginia Woolf'u az buçuk tanıyordum ama bir eseri tam olarak kavramanın o eserin yazarını tanımakla doğru orantılı olduğunu henüz bilmiyordum. Kitabı aldım o gün fakat ilk başta çok garip geldi ve okumaktan çekindim açıkçası. Bilmediğimiz şeylerden korkarız derler ya, o hesap belki de.

Biraz araştırmadan sonra (bu araştırma hem Dalgalar hem de Woolf üzerineydi), kendime bir üçleme belirledim. Okuyacağım ilk kitap Kendine Ait Bir Oda, ikincisi Deniz Feneri üçüncüsü ise şu an incelemesini okuduğunuz Dalgalar'dı.

Bu kitabı okuyana dek Virginia Woolf'un ideolojik kişiğini ve edebi kişiliğini biliyordum diyebilirim. Ama hiç nasıl bir psikolojide yazdığını ve hayata nasıl bir açıyla baktığını hiç düşünmemiştim. Yorumumu iki açıdan yaparsam daha sağlıklı olacağını düşünüyorum: eserdeki teknik ve işlenen konunun depresifliği.

Hayatımda okuduğum en depresif kitaptı. Virginia Woolf'un özel hayatını bu kitabı okurken araştırdım, hayatının çoğu döneminde intihara meyilli olması ve sonunda intihar ederek yaşamına son vermesi kitaptaki melankolik havayı da açıklamış oldu.

Buna rağmen okuması çok zevkliydi. Bildiğimiz roman üslubuyla alakası olmayan ve oyun-şiir adı verilen bir teknikle yazmış bu romanı. İlk 30 sayfada adapte olmada biraz zorlandım ama sonlara gelene kadar çok güzel aktı. Ne anlatıyor diye soracak olursanız, 6 arkadaşın hayatının dönemlerini konu alıyor ama çok dağınık bir şekilde işlenmiş bu dönemler. Ve söylemem lazım, yazıldığı zamana karşın döneminin çok ötesinde bir kitap. Şu an yayımlansaydı best seller olurdu diye düşünüyorum.

Kitapta beni en çok etkileyen kısım bu altı arkadaşın dostu olan, Percival'ın, ölmesi oldu. Belki de geride kalan bu insanların düşüncelerini kendimle çok bağdaştırdığım içindir ama çok sevdiğiniz bir arkadaşınızı kaybettiğinizde, ne söylemek isterseniz o vardı bu kitapta. Resmen benim cümlelerim yazılıydı.

Bu kitabın incelemesini bu kadar uzun tutmamın bir sebebi kısmen kendime yazıyor olmam. Eğer buraya kadar okuduysanız bile size bir şeyler katmış olması muhtemel.

Ben çok sevdim ve belki de bu kadar sevmemin sebebi benim de çok depresif olmamdır :) Tartışılır. Yalnız her kitabın bir zamanı var ve doğru zamanda okumayınca hiçbir şey alamıyorsunuz o kitaptan. Bu kitabın şarkısını da Tamino'dan Cigar ilan ediyorum. Okuyunuz, okutunuz ama kendinizden emin olunca. İyi okumalar.
256 syf.
·Beğendi·10/10
Okuyup bitirdiğim için kendimi oldukça şanslı hissettiğim bir başyapıt. Okumak belki de fazla hafif bir kelime, yaşamak diyebiliriz. Dalgalar, yaşanması gereken, içine girilmesi, orada kalınması gereken bir kitap. Kesinlikle yalnız,sakin ve sindirerek okunmalı... Bilinç akış tekniğinin kusursuz kullanımı, gelişigüzel ve dağınık cümlelerden muazzam bir bütün elde edilebileceğini göstermiş, ayrıca elbette eserdeki gelişigüzellik sadece görünürde var olan bir durum. Muhteşem ve kült bir eser diyebilirim.
256 syf.
·20 günde·8/10
Deniz kuşları, kelebek tozları, altın halkalar, gümüş sisler, dalgaların son kez titreyişi...
Bütün bunlar Virginia'nın sedefli kaleminden kulağıma fısıldanan, gözlerime ışıldayan büyünün parçaları. Ben bir kitap okudum ve kitap beni düşe çevirdi. Ben bir kitap okudum ve kitap bir şiirdi. Romanın şiire evrimi.

Satırları okumak, idrak etmek, tasavvur etmek açıkçası benim için çok da kolay değildi. Pür dikkat kendimi verdiğim cümlelerin dağınıklığı keskinliğimi ikiye bölmüştü. Onların gözünden biz ve bizlerin gözünden onlar.
İsmi gibi, beni dalgalandıran bu kitabı biri bana anlat dese söyleyecek bir şey bulamam. Bir konu yok çünkü ortada. Bir varoluş var. Bir tasvir var. Biraz o ve biraz ben varım.

Bir gün orijinal diliyle okuyarak şiirselliğin yeniden tadına varmak istediğim Virginia Woolf'tan "melez" bir eser. Sakin, yumuşak ama zorlu bir yolculuk.
256 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Kitabı nasıl anlatacağımı, hangi noktadan ele alacağımı bilmiyorum.
Nitekim anlatması da okuması kadar zor bir kitap diye düşünüyorum Woolf'ün bu eseri için.
Daha önce hiç Woolf okumayanlar bu eserinden başlamamalılar, nacizâne önerim "Kendine Ait Bir Oda" eserini okuyabilirler yazar ile tanışmak için..


Sahil şehirlerinde yaşayanlar bilirler gün batmaya yakın denizde ki dalgalar şiddetlenir ve kayaya çarpan dalgaların sesi ahenkli bir müzikale dönüşür.

Bu kitabı her elime aldığımda Izmir'de o sahil kasabasında okuyormuş gibi hissettim bu sebeple kitap ruhâniyetim ile bütünleşti diyebilirim.


Altını çizdiğim o kadar satıra rağmen, kaçırdığım binlerce satır olduğuna eminim bu kitapta.
Virginia Woolf bu kitabını oyun & şiir, düzyazı karışımı bir konseptte..

O kadar dolu dolu bir kitaptı, o kadar
"Beni oku, her satırımı, tüm dikkatinle, üstünden geçe geçe oku" diyen bir kitaptı ki.
Bir satırı okurken dikkatinizi veremezseniz, bir sonraki paragrafta dizinin başını kaçırmışsınız da ne oldu ne bitti anlamaya çalışıyor gibi oluyorsunuz.

Yazar her karakterin uzun monologlarına yer veriyor ve her bir karakter konuşmaya başladığında yeni bir paragrafa geçiyor, bize hangi karakterin sözü aldığını söylüyor.

Diyalog diyemiyorum çünkü ortada ikili bir iletişim gerçekten de yok. Bir araya geldiklerine şahit oluyoruz, birinin ağzından diğerleri hakkındaki görüşlerini, iç dünyasını dinliyoruz ve bu farklı bakış açıları, kitaptaki karakterler arasında sürekli elden ele dönüyor.

Eleştirilerde sıklıkla gördüğüm, bu karakterlerden 6'sının bir bilinci ifade ettiği, Percival karakterinin ise tüm bu karakterleri bağlayan, bir algı, başka bir bilinç olduğu yönündeydi.


Kitapta her bölüm başında, oyunlarda olan betimlemeler gibi, italik yazıyla yazılmış birkaç sayfa mevcut.
"Güneş daha doğmamıştı." diye başlayıp "Dalgalar kıyıda kırılda." diye biten bir kitaptan bahsediyoruz burada.
Yazar, kitapta ilk betimlemesinde günün doğumuyla başlıyor ve karakterlerin de her bölümde yaş adlığını okuyoruz.
Günün ilerleyen saatleriyle, insan hayatı belli bir doğrultuda ilerliyor sanki ve spoiler olacağını düşündüğüm bir nokta değil ama, okurken dikkatinizden kaçmamasını dilediğim için yazıyorum.
Percival'ın ölümüyle, Bernard'ın bebeğinin doğuşu, güneşin o süre zarfında en yukarıdaki konumundan batmaya başlaması.
Mükemmel bir ahenk, mükemmel bir ritim var bu kitapta.
İsminin hakkını o kadar veriyor ki. İşte hayatımız tam olarak böyle değil mi, dalgalar gibi, bir ileri bir geri, belli bir süreçte ve her bir günün doğup batması gibi üstümüzde. Harikulade bir düzen.

Kitabı kapattığımda yazar hakkında "Ne kadar naif bir ruh," diye düşündüm tekrar. Kesinlikle bu dünyanın çalkantıları için çok derin, fazlasıyla düşünceli, düşünceleri içinde boğulan bir yazar olduğunu düşünüyorum ve ne yaparsanız yapın elinizi uzatamayacağınız kadar derin bir kuyudaymış gibi sanki. İntiharı da sanki bunu onaylarmış gibi zaten.


İyi okumalar efendim..
256 syf.
·9 günde·7/10
254 sayfa olmasına rağmen, bitirdiğinizde iki hatta üç katı uzunlukta bir kitap okumuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Kitap; 6 farklı kişi tarafından birinci ağızdan, okul cağlarından orta yaş dönemlerine kadar olan kısımda yaşadıklarını, hissettiklerini, birbirlerine karşı düşündüklerini konu alıyor diyebiliriz.
Kesinlikle kendinizi tam olarak verebileceğiniz zamanlarda okumanız gereken bir kitap, zihinsel olarak her cümlenin inanılmaz bir ağırlığı var ve yorgun geçen bir günün ardından rahatlamak için okunacak kitaplardan birisi değil dalgalar.
Ayrıca kitabın son cümlesi; Virginia Woolf'un mezarında da yazmakta.
256 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Virginia Woolf Dalgalar’ı tasarlarken ortaya çıkacak romanın benzeri görülmemiş, şiirin coşkunluğu ile nesrin sıradanlığını kaynaştıran yepyeni türde bir kitap olmasını istemiş. Olduğu da su götürmez bir gerçek.
O kadar soyut ki; beş cümle geçince ilk okuduğum cümleden koptum. Sessiz, sakin yerlerde kendini vererek okunması gereken bir tür. Romanda altı arkadaşın çocukluktan başlayıp orta yaşa dek yaşamlarını, onları kuşatan dünyayı algılayış biçimleri ele alınıyor. Herbirinin karakter analizleri iç içe geçmiş şekilde sunuluyor.
Benim için oldukça zor bir kitaptı. Ayrıca yazarın intiharından sonra, cesedi yakıldıktan sonra gömülen küllerinin üzerinde ki mezar taşında, dalgaların son cümlesi yazılıymış: "Yenilmeden ve boyun eğmeden, kendimi sana doğru savuuracağım, Ey ölüm!".

Yazarın biyografisi

Adı:
Tülin Cansunar
Unvan:
Çevirmen
TED Koleji’ni bitirdikten sonra DTCF Arkeoloji ve Pedagoji bölümlerinden mezun oldu. Fakülte eğitimi sırasında tiyatro kürsüsüne devam etti. Tiyatro ve müziğe duyduğu tutku onu Timur Selçuk’tan ders almaya yöneltti. Uzun bir süre profesyonel müzisyen olarak çalıştı. 1980’den bu yana çeviri yapıyor.

Yazar istatistikleri

  • 638 okur okudu.
  • 68 okur okuyor.
  • 915 okur okuyacak.
  • 79 okur yarım bıraktı.