Ümit Koşan

Ümit Koşan

Yazar
4.0/10
1 Kişi
·
3
Okunma
·
0
Beğeni
·
320
Gösterim
Bir tutsağın, tek başına yıllarca tecrit edilmesi, onun sadece diğer tutsaklarla, ilişkisinin kesilmesi olarak anlaşılmamalıdır. (...) Bu uygulama duyumsal algılama yetisinin yok edilmesiyle sınırlı kalmaz, fiziki olarak imha edilmesine kadar gidilebilir.
Bir ülkede tabutluklar inşa edilmeye başladığında, işkencenin ya da cezaevlerindeki kötü tutsaklık koşullarının gizlenmesi için başvurulan yalanların sayısı daha da artmaya başlar.
Tecrit, kelime karşılığı olarak bireyin sosyal açıdan tamamıyla yalıtılması, interaksiyonu sağlayacak olanaklardan yoksun bırakılması, yaşamla olan tüm bağlarının koparılması demektir.
12 Eylül darbesinden sonra da, tecrit sistemi uygulanmaya çalışıldı, ama yığınsal tutuklamalar, varolan cezaevlerinin kapasitesinin yeterli olmayışı, bunu olanaklı kılmadı. Ancak yine de "önder" kabul edilen kişiler düzeyinde, 90 günü bulan ve bazen aşan gözaltı süresi boyunca ve sonrasında tecrit uygulaması yapıldı.
Türkiye cezaevlerinde aslında 1971 darbesinden bu yana Tecrit sistemi getirilmeye çalışılıyor. Tecrit sisteminin uygulamaya geçirme çabası konusunda ilk karar 1971 sonbaharında alındı. Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve arkadaşlarının Maltepe Askeri Cezaevinden kaçmalarından sonra, yürütülen operasyonlarda özel savaş taktiklerinin uygulanmasına karar verildi.
Platos'un "De Legibus" adlı eserinde de cezaevleri üzerine yazılara rastlanmaktadır.
Platos eserinde, üç farklı cezaevi türü önermektedir:
"İlki duruşmasını bekleyen kişiler için, (güvenlikli korunan bir yer)
İkincisi, itaatsiz ve serseri kişilerin iyileştirilmesi için
Üçüncüsü de, oturulan bölgelerin dışında, ağır suç işleyen suçluların cezalandırılması için."
(...) 1971 yılında Hamburg Üniversite Kliniği'ndeki bir araştırma bölümünde, deprivasyon deneyleri başlattı. Buradaki askerlein de katıldığı bir grup üzerinde yapılan deneyler, kameralarla donatılmış, ses geçirmeyen, karartılmış, manyetik alana karşı izole edilmiş bir tecrit odasında gerçekleştirildi. Deneğin kalp atışları, nefes alışları, nabız atışı sürekli olarak kaydedilmekte; konuşmaları ve davranışları dinleyiciler ve kameralarla gözetlenmekte ve sonuçlar son olarak bilgisayarda değerlendirilmekteydi. Deney için iki tür temel koşul vardır:

1. Duyumsal Deprivasyon: Duyumsal uyarılar mümkün olduğunca azaltılmakta, denek sesin olmadığı bir yarı karanlık odada bulunmaktadır. Bu şekilde böylesi bir ortamda uzun süre kalan kişinin duyumları süreç içerisinde özelliklerini yitirmektedir.
2. Algılanabilen Deprivasyon: Duyumsal uyarıların ölçüsü, hiçbir bilgi vermeksizin, normal düzeyde tutulmaktadır. Denek cam bir gözlükle, ışığı az olan, sürekli tanımlanmayan gürültünün olduğu bir odada tutulmaktadır. Deneylerin bu aşaması, kişinin algılama yeteneklerinin yitirilmesini hedeflemektedir.

Deney süresince uygulanan tecritin denek üzerinde yarattığı etki; aşırı duyarlılık, korku hali, halüsinasyon, depresyon, baş ağrısı, yüksek tansiyon olarak saptanmıştı.
1943'de Nazi kamplarında tecritte kalan Stefan Zweig, yaşadığı tecrit koşullarını şu şekilde anlatmaktadır.
"Aslında tarif edilemeyen bu durum 4 ay sürdü. Yalnızca 4 ay, yazmak oldukça kolay; bir rakamdan başka bir şey değil. Kolayca söylenebiliyor; dört ay, sadece dört harf. 15 dakika içerisinde dudaklar sürekli aynı şeyi ifade ediyor: Dört ay!
Hiç kimse tasvir edemez, ölçemez, gözlemleyemez; bırakın bir başkasını, insanın kendisi dahi, boyutsuzluk içerisinde. Uzun süren bir tecriti hiç kimseye anlatamaz, onun insanı nasıl yiyip bitirdiğini, nasıl tamamen tahrip ettiğini açıklayamaz.
Yalnızca yatak, masa, lavabo, duvar kağıtları ve sürekli suskunluk içerisindeki bir Hiçlik, Hiçlik ve Hiçlik. Sana bir kez bile bakmaksızın yemeği kapının altından içeriye iten sürekli aynı gardiyan. İnsanı çıldırtmaya kadar götüren, bir Hiçliği kuşatan sürekli aynı düşünceler..."
Ümit Koşan
Sayfa 51 - ( Stefan Zweig 22 Şubat 1942 de karısı ile intihar etmiş. Yazar sanırım tarihlerde hata yaptı.)
Kitabı tabutluklarda kalan tutsakların psikolojik durumlarını anlayabilmek amacıyla basımı ilk baskıdan sonra durmuş olmasına rağmen buldum ve aldım.
Aslında bana bir kaynak olabilir düşüncesindeydim fakat bayağı bir hayal kırıklığı yaşadım. Mahkumları tek tek araştırmam lazım olduğu düşüncesine vardım kitabın doğruluğuna inanabilmem için. Çünkü Stefan Zweig'in Satranç romanından alıntısından sonra kitabın fake olabilme ihtimali uyandı zihnimde. Eşiyle birlikte 1942 yılında intihar eden Zweig, 1943 yılında nazi kamplarında tecrit edilip psikolojisinin bozulduğundan bahsedilmişti. Basım hatası da olabilir bilemiyorum.

Kitabın büyük bir kısmı cezaevlerinin fiziki koşullarıyla alakalı. Ses yalıtımı, hücre sistemleri vs vs..

Sonuç olarak evet bir fikir gelişti kafamda ama sorularımın cevabını bulamadığım ve yanlı olduğunu sandığım bir yazarın kitabı kanaatine vardım.

18 yıldır bir kitabın ikinci baskısı olmamışsa bir bildikleri var demek ki..

Yazarın biyografisi

Adı:
Ümit Koşan
Unvan:
Yazar

Yazar istatistikleri

  • 3 okur okudu.
  • 2 okur okuyacak.