• "Geleceğini korumayan bir ülke geçmişini de korumaz. Sadece geçmişe saygısı olduğunu iddia eder. Bugün ormanı koruyamayan toplum, eski ağaçlardan yapılmış kağıtlara tek tek kamış kalemle yazılan koruyamıyor işte. Ormanlarımızın gerçekten koruma altına aldığımız gün, yazma eserleri de koruyacağız. Her ikisi de hâlâ kalmışsa eğer. "
  • Sabahattin Ali'nin en çok bilinen eseri.. Nasıl oldu, ne oldu da bu eser insanlar arasında birdenbire bu denli büyük bir okunma ve beğeni topladı? Gerçekten insanlar bu eseri okudu mu, okuduysa ne kadarını anladılar? Basit bir aşk hikayesi mi Kürk Mantolu Madonna?.. Değil aslında.. Sade bir aşk hikayesi mi peki?.. Değil! Büyük bir aşk hikayesi mi? Değil! Birçok okura göre bu kitap yukarıdaki basit tanımlardan birine giriyor. Ama bence öyle değil. Bu kitapta çok güzel bir karakter tahlili yapılabilir aslında. Ben tahlil yapmasını bilmiyorum. Ama madem inceleme adı altında bu işe bir giriş yaptım, kendimce Kürk Mantolu Madonna Maria Puder'i ve Raif Efendi'yi bir tahlil edeceğim.

    Raif Efendi (veya anlatıcıya göre Raif Bey), tipik bir aile babası. Çocukları, eşi, işi... Her şeyiyle tipik bir adam. Yazar veya anlatıcının gözünden ilk izlenimlerimiz bu yönde, en azından. Tanımadığımız, bilmediğimiz, onlarca tipik ve toplumun alt kesiminde yaşayan kıl kanaat kendini ve ailesini geçindiren, patronlara, ağababalarına ve kendisine güç yetirebilen herkese eyvallah çeken toplumun silik veya silikleşmeye yüz tutmuş alelade bir karakteri. Bu ilk izlenimle birlikte biz de anlatıcı da neden bu karakter diye düşünüyoruz. Anlatıcı, her gün gördüğü, biz de anlatıcı anlattığı için bir şeyler arıyor, belki de türlü türlü anlamlar yüklüyoruz bu karaktere.. Öyle ya, anlatıcı onlarca sıradan karakter arasından Raif Bey'i ele almışsa vardır bir hikmeti. Sanırım bu söz dahi Raif Bey'in toplumdaki konumunu anlatmak için kafidir. Çünkü ona bir anlam yüklemiyoruz. Daha doğrusu anlam yüklüyoruz da, bunu kendisinin şahsi görünüşü, sosyolojik veya psikolojik yapısından değil, anlatıcı onu seçtiği için ona bir anlamlar yüklüyoruz. Yani kendisine yüklenilen mana dahi, anlatıcının bakın size Raif Efendi'yi anlatacağım demesiyle anlatıcının bizim üzerimizdeki etkisi münasebetiyledir. Karıştı değil mi.. O zaman bu sözü şimdilik burada bırakalım ve anlatıcının Raif Efendi'yi nasıl tarif ettiğine kulak verelim; "Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğiniz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: 'Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almasını emrediyor?'" İşte böylece anlatıcı benim söylemeye çalışırken aklınızı karıştırdığım sözleri bir güzel derleyip toplayarak anlatmış ve Raif Efendi'nin ve onun gibi yüzlercesinin tahlilini yapmıştır. Tabii anlatıcı bunu söyledikten hemen sonra; "Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç alemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz." notuyla hatanın belki de bizden, o iğrenç önyargılarımızdan kaynaklandığını dile getirmekte ve Raif Efendi ile birlikte toplumun geri kalanlarının da bir tahlilini yapmış bulunuyor. Ne muazzam değil mi! Tek bir paragraf ile toplumdaki bireylerin sınıflandırmasını ve bu sınıfların da en belirgin özellikleri ile portrelerini çıkarmak.. İşte muhakkak ki Sabahattin Ali'nin yazarlığının etkileyici olmasının en bariz örneği... Çünkü o muhteşem bir yazma kabiliyetinin yanı sıra muhteşem ötesi bir gözlem gücüne, toplumsal tahlil yeteneğine de sahiptir, ki büyük bir yazar olmanın en başat kurallarından biri de iyi bir gözlemci olmak değil midir?..
    Tabii roman boyunca biz de anlatıcı ile birlikte Raif Efendi'yi tanıyor ve tanıdıkça da karakterin bu hale gelmesinde, bu hali almasındaki çevresel, toplumsal ve ruhsal nedenleri anlıyor ve aslında Raif Efendi'nin basit bir karakter olmadığını da kavramış oluyoruz. Sanırım yazarın şu sözü ile Raif Efendi hakkında söylenebilecek en müthiş laftır: "Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten gayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.." Aslında Raif Efendi ile ilgili daha ziyade şeyler yazılabilir. Fakat ne yazık ki bunun için ne vaktim yeterli olur ne de yazma kabiliyetim. Onun için de şimdi Kürk Mantolu Madonna Maria Puder hakkında biraz lakırdı edeyim.

    Maria Puder veya nam-ı diğer Kürk Mantolu Madonna belki de Türk Edebiyatı'nın ilk feminist karakteridir. Daha önce başka bir yazar böyle bir karakter yarattı mı bilmiyorum ama benim şu ana dek Türk Edebiyatı içerisinde okuduğum romanlardan en eski tarihlisi bu olduğu için böyle dedim. Belki başka karakter vardır. Ama eğer bu romandan (ya da yazarın tabiriyle uzun öykü) önce yazılmış romanlarda feminist bir karakter yoksa Maria Puder ilk feminist karakter olacaktır. Tabii bu karakterin yapısı Raif Efendi'nin tam zıddıdır. Raif Efendi ne kadar içine kapanıksa Maria Puder o kadar dışa açıktır. Raif Efendi ne kadar hayalperest ise Maria Puder o kadar realisttir. Tabii birebir zıttılar diyemeyiz. Her ne kadar zıt karakterlere sahip olsalar da o kadar benzer sıfatları da vardı. Örnek vermek gerekirse Raif Efendi ile Maria Puder arasında geçen şu diyalog muhteşem bir örnektir.
    "'Berlin'de yalnızsınız değil mi?' dedi.
    'Ne gibi?'
    'Yani... Yalnız işte... Kimsesiz... Ruhen yalnız... Nasıl söyleyeyim... Öyle bir haliniz var ki...'
    'Anlıyorum, anlıyorum... Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... Bütün dünyada yalnızım... Küçükten beri...'
    'Ben de yalnızım...' dedi. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: 'Boğulacak kadar yalnızım...' diye devam etti, 'hasta bir köpek kadar yalnız...'" ki sanırım iki karakterin de birbirine en benzer yönleri de budur: Yalnız olmak!..

    İşte böyleler.. Raif Efendi ve Maria Puder.. Bu söylediklerim devede kulak misalidir.. Emin olun.. Çünkü ben yukarıda salt iki karakterin en belirgin özelliklerini yazdım. Ki bunlar da ancak yarısıdır.. Oysa vaktim ve imkanım olsaydı daha uzun ve daha detaylı bir yazı yazmak isterdim bu romana. Çünkü daha karakter çözümlemesini tam yaptım sayılmaz. Oysa daha sosyolojik inceleme ve feminist bir inceleme yapmak istiyordum. Oysa daha karakter tahlilini bile tam yapamamışken diğer tahlillere girişmek biraz abes kaçardı.. Ama kim bilir, belki bir gün tam bir karakter tahlilinin yanı sıra sosyolojik ve feminist bir incelemesini de yaparım romanın.. Bu da kendime vermiş bulunduğum bir söz olarak kalsın burada.. İleriki zamanlarda belki görünce beni yazmak konusunda tetikler ve fikir verir.

    Son olarak, eğer (hala benim gibi) okumamış arkadaşlar varsa şiddetle okumalarını tavsiye ederim.. Ayrıca popülerliğine aldanıp da basit bir aşk romanı olarak ele almayın.. Rica ederim!..
  • New york Times gazetesi araştırma makalesine göre 'Amerikan liselerini bitiren Amerikalı gençlerin %60'ı dosdoğru okuma yazma bilmemektedir. 'ler!
  • 👉🏻Oğuz Atay : Yazarın en ünlü romanı olan Tutunamayanlar’daki karakterler aslında Atay’ın kendi hayatındaki kişiler. İçine kapanık bir çocukluk dönemi geçiren Atay’ın en sevdiği yazarlar Kafka ve Dostoyevski’ymiş. Gençlik yıllarında karikatür çizen ve mizah yönü oldukça güçlü olan Oğuz Atay, ölümün onu banyoda yakaladığı gün, dışarıdan ona seslenenlere; “Sevinmeyin daha ölmedim” demiş. Bu sözleri orada bulunanlara tebessüm ettirse de yazarın son sözleri olmuştu.
    👉🏻Sabahattin Ali :Diksiyon takıntısı varmış. Kelimeleri birisi yanlış şekilde kullanınca, hemen düzeltme isteği duyarmış. Bu huyu üzerine eşi Aliye Hanım’ın şikayetlerini de arkadaşlarına: “Bu yüzden Aliye Hanım bana fena içerliyor. Karı koca ağız tadıyla kavga edemiyoruz. Kavganın en can alacak yerinde tutup diksiyon yanlışlarını düzeltiyorum” sözleriyle anlatmış.
    👉🏻Cemil Meriç : okumaktan hiçbir zaman vazgeçmemiş. Artık yazılanları seçemeyecek duruma geldiği dönemlerde, ışığa yakın olmak için, sandalyesini masanın üstüne çıkarır, yine de okurmuş. Yazmaya ve okumaya olan aşkı, gözlerini tamamen yitirdiğinde bile bitmemiş. Gözleri görmez hale gelince, çevresindekilerin yardımıyla yazmaya devam etmiş. Hatta yazarın en üretken çağının bu olaydan sonra başladığı biliniyor.
    👉🏻Franz Kafka: Franz Kafka, et yemeyi cinayetle bir tutuyordu. Vasiyetinde yakın arkadaşı Brod’dan Yargı, Ocakçı, Dönüşüm, Ceza Sömürgesi ve Köy Doktoru hariç bütün eserlerini yakmasını istedi. Arkadaşı Max Brod onun vasiyetini yerine getirmeyerek Kafka’nın yazarlık kariyerine büyük katkı sağladı.
    👉🏻Dostoyevski : Tam bir kumar bağımlısıydı.
    👉🏻Tolstoy: Tolstoy’un 13 çocuğu vardı. 48 yıllık evliliğinin ardından karısına “Benim yaşımdaki insanların sıkça yaptıkları bir şeyi yapıyorum. Son günlerimi tek başıma ve sükunet içinde geçirebilmek için dünyadan vazgeçiyorum,” yazan bir not bırakarak evini terk ettiğinde 82 yaşındaydı. Birkaç gün sonra bir tren istasyonunda donarak öldü.
    👉🏻Jack London : Tam bir kitap kurduydu. Şahsi kütüphanesinde 15 bin kitap vardı. John Baryelcorn isimli eseri adsız alkolikler birliğinin okuma listesinde yer alır.
    👉🏻Virginia Woolf: Virginia Woolf konuşmayı çok severdi. Bir seferinde 48 saat aralıksız konuşmuştu. Bütün eserlerini ressam olan kız kardeşinin çalışma biçimden ilham alarak, ayakta durarak yazmıştır.
    👉🏻Agatha Christie: Agatha Christie, 1926 yılında 36 yaşındayken ortadan kayboldu. Yerel polis, halk ve istihbaratçılar her yerde onu aradı. 10 gün sonra sahte bir kimlikle bir otelde bulundu. Soranlara ne olduğunu hatırlamadığını söyledi. Gerçekte ne olduğu ise bir sır olarak kaldı.
    👉🏻Balzac: Balzac öldüğünde 51 yaşındaydı ama arkasında onlarca ölümsüz eser bırakmıştı. Günde yaklaşık 50 fincan kahve içtiği söylenen Balzac, kahve yapacak birisi olmadığında kahve çekirdeklerini çiğnerdi.
    👉🏻Charles Dickens: Dünyanın en tanınmış yazarlarından, Büyük Umutlar’ın yazarı Charles Dickens dünyanın belki de en tuhaf uyku alışkanlığına sahipti. Yatarken yüzü mutlaka kuzey kutbuna bakacak şekilde uzanırdı. Bu tercihini açıklarken ‘yerküre elektrik akımları, pozitif ve negatif elektrik’ gibi şeyler söylemişti. En fazla vakit geçirdiği yer de kimsesizler morguydu.
    👉🏻Edgar Allan Poe: Karanlık hikâyelerin ustası Edgar Allan Poe‘nun karanlıktan çok içkiyle başı dertteydi. Ömrü boyunca alacaklılarından bir adım önde, alkoliklikten bir adım gerideydi.
    👉🏻Henry David Thoreau:Sivil İtaatsizlik teorisini ortaya atan Henry David Thoreau nadiren banyo yapar, saçlarını neredeyse hiç taramaz, yamalı giysiler giyerdi. Thoreau aynı zamanda ilk üzümlü ekmeği yaptı.
    👉🏻Mehmet Akif Ersoy: Haksızlığa asla tahammül etmeyen Mehmet Akif Ersoy Veteriner İşleri Müdür Yardımcısı görevinden müdürünün haksız bir karar ile azledilmesi üzerine istifa etmiştir.
    👉🏻Hüseyin Rahmi Gürpınar: 100 tane eldiveni vardı. Sokakta eldivensiz görülmedi. 'Aşırı şıklık' merakından değildi eldiven düşkünlüğü… Mikrop korkusundandı. Sokakta hiçbir yeri katiyen çıplak elle tutmazdı. Çıplak elle dolaşanlara çok şaşırır, bu durum için “Manasız bir cesaret” yorumunu yapardı.
    👉🏻Orhan Kemal: Türk edebiyatının ustalarından Orhan Kemal'in gençliğinde başlayan kahvehane tutkusu hayatı boyunca sürdü. Orhan Kemal'e göre kahvehaneler bir çeşit laboratuvardı
    👉🏻Recaizade Ekrem: Devir kamışla yazı yazılan devir. Recaizade Ekrem Bey, kağıdı dizlerine dayar, kamış kalemle yazardı. Gayet zor bir şekilde yazardı. En ufak bir mektup için bile müsveddeler yapardı. Yazar, çizer, düzeltir; bir başka cümle kurar, kelimeyi beğenmez, değiştirir, saatlerce 'işitilmemiş bir kelime' arardı.
    👉🏻Tevfik Fikret: Eskiden bizde bir şair laubaliliği, derbederliği vardı. Şairler kıyafetlerine özen göstermezlerdi. Tevfik Fikret, şık giyimiyle 'perişan şair kıyafeti'ni maziye karıştıranların başında gelir.
    👉🏻İvan Turgenyev: Tolstoy, çağdaşı İvan Turgenyev’i düelloya davet etti. Hatta tabancalar bile geldi ama araya giren hatırlı dostlar sayesinde düello yapılmadı. Bu olayın ardından ikili uzun yıllar boyunca hiç görüşmedi.
    👉🏻Lewis Carroll: Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll bir matematik dehasıydı. Kelime üretmekte üstüne yoktu. Halen İngilizcede onun uydurduğu onlarca kelime kullanılmaktadır. Kütüphanelerde kitapların daha kolay bulunabilmesi için kitap adını cildin sırtına yazma fikrini hayata geçirdi. Scrabble kelime oyununun ilk örneğini yaptı. En sevdiği ulaşım aracı kendi icat ettiği üç tekerlekli bisikletti.
    👉🏻Friedrich Schiller :Yazılarını elma olmadan yazamıyormuş. Çalışırken masasında mutlaka bir elma bulunduran yazar, ara sıra bu elmayı koklayıp ilham aldığını söylüyormuş.
    👉🏻Aleksandr Puşkin : İlk ve son yurtdışı gezisinin Erzurum olduğunu söylüyormuş.
    👉🏻 Friedrich Nietzsche :24 yaşındayken profesör olan Nietzsche o döneme kadar olan en genç profesör unvanına sahip oldu.
    👉🏻Sezai Karakoç :En ünlü şiiri Mona Rosa olan Sezai Karakoç’un bilinen en ilginç özelliği fotoğraf çektirmeyi sevmemesi. Günümüz koşullarına baktığımızda, bu özellik bize çok tuhaf gelse de eski zamanlara göre belki de olağan bir seçimdi. Fotoğraf çektirmeyi hiçbir zaman istemeyen Karakoç’un, şu an var olan fotoğrafları ise ondan habersiz çekilmiş.
    👉🏻Özdemir Asaf : R harfini söyleyemiyormuş
    👉🏻Bizim Halikarnas Balıkçısı olarak bildiğimiz roman yazarımızın asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı Bodrum’a sürgün edildiği için gitmez zorunda kalmıştır.
  • "İnsanlık fena bir ihtimali bir kere kendisine ufuk bilmesin; bir kere uçurumu görmesin. Bir daha ondan geriye dönemez. Onu giyinir. Kıymetli bir şeyiniz, iyi bir yazma, güzel bir gramofon, bir Acem halınız var mı, sakın onu satmayı bir imkan gibi düşünmeyin, evliyseniz karınızı boşamayı, seviyorsanız sevdiğiniz kadına darılmayı bir kere olsun aklınıza getirmeyin. Sonra bu işlerden ne kadar çekinirseniz çekinin, mıknatıslanmış gibi, arkanızdan itiyorlarmış gibi onu yaparsınız, insan hayatında sakınmak yoktur. Hele kütle halinde, asla. Bir kere uçurum göründü mü, ölüm simsiyah dili ile konuştu mu?.."
  • Kitapta yazarın
    *Neden Yazıyorum
    *Aslan ile Tekboynuz: Sosyalizm ve İngiliz Dehası
    *Bir İdam
    *Bir Fili Vurmak adlı denemeleri yer alıyor.

    Sel Yayıncılık’ın kitaba “Neden Yazıyorum” ismini vererek hata yaptığını ve okuyucuyu yanılttığını düşünüyorum. Bu isim bana Orwell’ın kitaplarını nasıl yazdığını, yazma alışkanlıklarını, nelerden ilham aldığını ve kitaplarını yazma süreçlerini anlatacağını düşündürdü ama kitapta bu konularla ilgili bir bilgi yok. “Neden Yazıyorum” on sayfalık kısa bir yazı. Merak ettiğim, okuyacağımı düşündüğüm sorulara cevap verme konusunda yetersiz. İkinci yazı, kitabın en uzun ve, bana göre, en sıkıcı yazısı. Son iki yazıyı yazarın anısı olarak düşünebiliriz.

    Yayınevi kitaba “Yazılar” gibi genel bir başlık atsa hem kitabın içeriğine daha uygun olurdu hem de insanları yanlış beklentilere sokmazdı diye düşünüyorum. Maalesef şimdiye kadar okuduğum bütün Orwell kitapları içinde en beğenmediğim kitap bu oldu.