• Los Angeles Yolu - Toza Sor John FANTE


    Her şeye ama her şeye (aklınıza ne gelirse) yemeğe,içmeye,Anneye,Kardeşe,Tanrı'ya hatta ve hatta kendisine bile muhalefet,çekimser bir tarafı da yok,kesin ve net.Arturo Bandini karakteri film olmalı ;)


    Birde 2. ve 3. kitabı okuduktan sonra nedense aklıma Günday Klasiklerinden biri olan DAHA'dan şu alıntı geldi.Sanırım buraya cuk oturur,tabi bu alıntı bura ile ne alaka derseniz,size sadece bu iki kitabı okuyun ve görün derim.
    DAHA-ALINTI;
    Ne zaman ki hikâyemi anlatıp susacağım,artık sadece yeni hatalar yapacağım!Zamanı dörtnala koşturacak kadar yabancı hatalar!Duvar saatlerini mıknatısa tutulmuş pusulaya çevirecek kadar bilinmeyen hatalar! Daha önce kimsenin yapmadığı,adını bile duymadığı hatalar!Kayıp bir kıtanın ya da dünya dışı bir hayatın keşfi kadar muhteşem ve tanımlanamayan hatalar!Makineler yapan makineleri yapan insanları yapan makineleri yapan insanlar kadar olağanüstü hatalar!Tanrı’nın icadı kadar dev hatalar!Tanrı’dan sonraki en büyük icat olan karakter kadar öngörülemeyen hatalar!Yeni doğmuş bir bebeğin ilk hatası kadar büyülü, doğmak kadar ölümcül bir hata yapmak!Tek isteğim bu…Belki biraz da morfin sülfat.


    Bahara Kadar Bekle Bandini'yi okuyup kendimizce incelemesini sunmuştuk.Bu inceleme de serinin 2. ve 3.kitapları yani Los Angeles Yolu ve Toza Sor kitaplarının ortak başlık altında yapılmasına karar verilmesiyle oluştu(kararı ben verdim :D ).Bilindiği üzere bu seri 5 kitap ancak 5 kitabı birleştirsek anca bir kitap yapar ama hakikaten çok sağlam bir kitap yapar.



    2. ve 3. kitapları okuyunca Bukowski'nin Fante'de ne bulduğunu anlayabildim,tabi burada yine kendim için çevirmeni Avi Pardo'yu es geçmeyeceğim ;)




    Fante yazım,karakter,olay örgüsü,mekan anlatımı bakımından Yeraltı edebiyatı olarak sınıflandırılır,1.kitap hariç ama o değişik,yani Yeraltı deyince ille de aklıma Bukowski,Palahniuk ve bunların ilahı SADE gelir ki okumanın zevki bir başkadır.



    Fante Yeraltı edebiyatı'nda değişik bir kalem,adam yeraltı yazıyor,okuduğunuzda ne okuduğunuzu farkediyorsunuz ama bunu naif bir dille kibarca yapıyor,yani yeraltı yazacağım diye sizi tacizlerin,küfürlerin,lanetlerin içinde boğmuyor,çok güzel bir kalem Fante.



    2.Kitap da (Los Angeles Yolu) Arturo Bandini'nin zihnine giriyoruz (şimdi söyleyeceklerim kitap da yok öyle algılama),manyak bir zihin,psikopat,sosyopat ne kadar pat'lı put'lu hastalık varsa çok başarılı bir şekilde beyninde toplamış bir eleman Arturo,1.kitapdan tanıdığımız Arturo yok artık.,bir düşünün zıplayarak yörüngeden çıkıp yer çekimsiz ve havasız bir ortam da intihar edebilirmisiniz?,başkalarının mutsuzluğu sizin mutluluğunuz,bir kaç saat sonrada kederiniz olabilir mi?Yanlızlığınızı kendi sözcüklerinizle nasıl anlatabilirsiniz?Sizi sevmeye çalışan insanları aşağılamak adına kendinizi ne kadar alçaltabilirsiniz ve bunları yaparken ne kadar zevk alabilirsiniz?



    Dünya üzerinde yaşayan diğer insanlara ve hayvanlara ne kadar düşmanlık besleyebilir ve onları ne kadar aşağılayabilirsiniz?



    2.Kitabı okumak değişik bir deneyim oldu,bu kitap da yeraltı kendini buldu,Arturo ile birlikte düşünemeyeceğim ve hiç tahmin etmediğim kadar eğlenceli saatler geçirdim.Cidden çok hoşlandım,çok sevdim mutlaka okuyun derim.Önce Los Angeles Yolu'nu okursanız,Toza Sor'la nasıl muhteşem bir bütünlük kurduğunu görebilirsiniz ;)



    3.Kitaba gelince;işte burada karşınıza çıkıyor ustalık,Bukowski demişti ki'Bir gün kütüphane de elime istemsiz bir kitap aldım(Toza Sor) ve o kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi,çöpte bulunan altın gibi'.Dahası da var ama önsözde ki satırları okura bırakıyorum,detaya girmeyeceğim.



    Fante'yi sevdim çok fazlası ile sevdim,kitapları da birer lokma zaten.Bence de Bukowski'nin dediği gibi Fante Yeraltı'nın İlahı!Küfürle,tacizle,tecavüzle işkence ile yeraltı'nı bende yazarım (onlar kadar olmasa da çizerim bişiler ;) ),zor olan Yeraltı'nı Fante gibi yazmak.Yeraltı Edebiyatı okuyan ve hiç okumayıp da okumak isteyen arkadaşlara kesinlikle tavsiyedir.Fante olabilecekten çok daha iyi.



    Birde not:Aslında 3.kitabın adı Los Angeles Yolu olmalıymış,neden derseniz kitabı okursanız anlarsınız.


    Biraz uzun olacak evet ama mazur görün artık,burada bir insanın bile olsa taptığı bir Tanrı'dan bahsediyoruz o zaman ne yapalım,size birazcıkda Fante'yi tanıtalım,Fante tanınmayı kesinlikle hakediyor.

    John FANTE - Kaynak:listelist
    ------------------------------------------------

    İtalyan bir baba ve İtalyan – Amerikalı bir annenin çocuğu olan Fante, 1901 yılında Amerika Colorado’da doğdu.
    İş kurma ve zengin olma ümidiyle İtalya’dan Amerika’ya göç eden babası Nick Fante, bir duvar işçisiydi. Babasının iş hayatında bir türlü dikiş tutturamamasından dolayı iki kardeşi ve annesiyle beraber hayatları uzunca bir süre yoksullukla geçti. Koyu bir Katolik anneye sahip olan John, üniversite eğitimi için Colarado Üniversitesi’ne kaydını yaptırdı.



    Babasının ailesini başka bir kadın için terk etmesi, hayatının dönüm noktası oldu.
    Kendi parasını kazanmak zorundaydı ve üniversiteden ayrılarak Kaliforniya’da balıkçılık yapmaya başladı. Bununla beraber yazarlık serüveni de başlangıcındaydı artık. Vakit buldukça kısa hikayeler yazmaya başlayan Fante’nin yazıları ilk başlarda gereken ilgiyi görmedi.



    Yazıları dergilerde yayınlanıp emeğinin meyvelerini toplamaya başladığında 23 yaşına gelmişti.
    Yazdığı kısa hikayeler uzun uğraşları sonucunda The Atlantic Montly, Esquire, Harper’s Bazaar dergilerinde yer aldı ilk olarak. 1933 yılında ilk romanı Los Angeles Yolu’nu bitirse de ilk basılan romanı, çocukluk yıllarından bir kesit sunarak yazdığı, yarı otobiyografik eseri Bahara Kadar Bekle Bandini oldu. Bukowski için Henry Chinaski neyse Fante için de Arturo Bandini oydu artık.



    Bahara Kadar Bekle Bandini, hem Fante’nin çocukluğu hem de o yıllarda Amerika’ya göç eden İtalyanlar hakkında fikir verir bizlere.
    İlk basılan kitabı olduğu için ayrı bir öneme sahip bu kitapta, bir İtalyan göçmeni olan duvar ustası baba, dindar bir anne ve iki kardeşiyle beraber yaşayan Arturo Bandini’nin hikayesini anlatır. Bahara Kadar Bekle Bandini, Los Angeles Yolu, Toza Sor ve Bunker Tepesi Düşleri kitaplarında ana karakter olarak Arturo Bandini’yi görürüz.



    Sıra, Bukowski’nin okuduktan sonra kalbinin tam orta yerine yapışan ve Fante ile tanışmasına aracı olan en önemli eseri Toza Sor’a gelir.
    Fante, 1939’da Toza Sor’u yazmıştır. Ana karakter, umutsuz, kafası karışık, fakir bir yazar olan Arturo Bandini’dir yine. Bir gün gittiği salaş bir barda Camilla isimli Meksikalı bir garson kızı görür ve aşık olur. Platonik bir aşk ile başlayan hikayede, Bandini’nin aşkın derin sularında boğulduğuna tanıklık edersiniz.



    Toza Sor için imkansız bir aşkın romanıdır da denilebilir.
    Satırlarında, sevdiği kadınla nasıl iletişim kuracağını bilemeyen ve aynı zamanda büyük bir tutkuyla sevdiği kadına aşk beslerken, kendi egosuna olan aşkından da vazgeçemeyen bir adam vardır.



    Bukowski, kütüphanede bir şans eseri denk gelir Toza Sor’a ve okudukça artık o da bir Arturo Bandini olur.
    Kitabın yazılmasının üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra bir gün kütüphanede rafların arasında gezinirken eli Toza Sor’a ilişir. Okurken sayfaların arasında kaybolup gittiğini, kısa, sade ve derin cümlelerdeki duygu yükünü hissederken Fante’ye duyacağı hayranlığı ‘’o benim Tanrım’’ diyerek dile getirir. Bukowski, ilk olarak Kadınlar kitabında Fante’den bahsedecek ve daha sonrasında Toza Sor’un ön sözünde ilk okuduğundaki hisleri yer alacaktır.



    Fante yıllar içerisinde Gençliğin Şarabı, Hayat Dolu, Üzümün Kardeşliği, Büyük Açlık kitaplarını yazdı.
    1955 yılında şeker hastalığı baş gösterdiğinde yazarlığının en verimli zamanındaydı. İlerleyen zamanlarda bu hastalık onun sadece gözlerini almakla kalmayıp daha sonrasında da bacaklarının kesilmesine sebep olacaktı.



    Görmeyen gözleri ve olmayan bacakları ise onun son kitabını yazmasına engel değildi.
    Eşi Joyce’un da yardımıyla yazarlığa devam eden Fante, son kitabı Bunker Tepesi Düşleri’ni 1982 yılında tamamladı. Hayat Dolu ve Bunker Tepesi Düşleri’nde Fante’nin yazar oluş sürecinden izler görebilirsiniz.



    Bir bahar ayında dünyaya gelen Fante, yine bir bahar ayında 8 Mayıs 1983’te hayatını kaybetti.
    Ölümünden bir süre önce, geç de olsa Tanrısıyla tanışma imkanına kavuşan Charles Bukowski de son günlerinde ölüme hızla yaklaşan Fante’nin yanında olmuştu. Bukowski, Tanrısına bir borç olarak görüp, ölümünün ardından kitaplarının basılmasına da öncülük etti. 1933 Berbat Bir Yıldı ve Roma’nın Batısı, Fante öldükten sonra yayımlandı.
  • Ilk defa incelemeyi ne yönde yapacağımı bilemiyorum @_@
    Yazmak istediğimi biliyorum
    ama :D

    Önce bir Bukowski'nin kulağını çınlatalım.
    Asıl adı Heinrich Karl Bukowski. Bunun yanısıra Henry Chinaski ve Hank ismini de kitaplarında kullanıyor.

    Ekmek Arası gençlik yıllarından, anne - babasıyla olan ilişkilerinden, lise yıllarından bahsettiği kült kitaplarından biri. Okuduğum iki kitabına kıyasen
    (Kadınlar ve Sıradan Delilik Öyküleri) bu kitabında daha az küfür ve cinsellik vardı. Buko'nun diline alıştım. Eskisi gibi kullandığı küfürler ve cinsel betimlemeleri beni rahatsız etmiyor. Bazı noktalarda insanların tabularını kıramadığını bildiğimden bazı şeylerden bahsetmiyeceğim. Eğer sinirlerim kuvvetlenirse okuyacağım diğer kitaplarının incelemelerinde bu noktalardan bahsedeceğim :D

    Buko'nun üzerinden toplumsal bir soruna değineceğim.
    Bana mı kaldı? Hadi ama boşuna mı kitap okuyorsun! Şaka yapıyorum tabii :DD

    "BEN AYDIN BİR KİŞİYİM, CAHİL HERİF ! SEN NE ANLARSIN ! "
    ( Oğuz Atay'a ait. )
    Sinirim bozuldu :D Neyse...

    Bukowski insanlardan uzak durmuş, kendini onlardan bir deyişle soyutlamıştır. Bunda küçük yaşlarda eksik kalan anne şevkati ve hissedemediği baba yakınlığının etkisi olduğunu düşünüyorum.
    Fîlankes'in deyişle Libidocu amca (filankess sen kahrolma ya :DD)
    Freud der ki:

    "ÇOCUKLUK İZLENİMLERİMİZİN HAFIZAMIZDA YER ALMAMASINA O KADAR ALIŞKINIZ Kİ, BU İZLENİMLERİN ARDINDA SAKLI OLAN SORUNU TESPİT EDEMİYORUZ. "


    Hep diyorum ya, 'yazar olan insanlar bir duyguyu çok baskın yaşar' diye. Bukowski'de de 'aile' kavramının eksikliği var. Bu da onda olağan olarak 'yalnızlık' duygusunu getirmiş. Edebiyatının temelinde de yatan temel duygu yalnızlık ve yalnızlıktan doğan öfke.


    " DIŞARDAN GAMSIZ BİR PEZEVENK GİBİ GÖRÜNÜP İÇERDEN DUYGUSAL BİRİ OLMAK BENİ MAHFETTİ."

    Bunu diyen Bukowski mi emin değilim ama onu anlatan bir cümle olduğunu düşünüyorum. Umursamaz değil aslında. Sadece öfkeli. Kitaplarda çok fazla biradan bahsediyor. Dünyayı biraz daha yaşanılır kıldığını söylüyor.
    Ee bir yere kadar Buko! Her zaman sarhoş dolaşılmaz ve en kötüsü ayıldığında her şeyin daha da felaket bir hale gelmiş olması. Çözüm değil yani.

    " HER NE KADAR İNSANLAR ÜZERİNE YAZSAM BİLE İNSANLARDAN NE KADAR UZAKSAM O KADAR KADAR İYİ HİSSEDİYORUM KENDİMİ. "

    Bukowski okumak istiyorum diyenler bence bu kitabından başlasın.

    NOT:
    Eski incelemelerde 'okuduğunuz için teşekkür ediyorum' derdim ama artık demeyeceğim. Çünkü okumanız sizin menfaatinize. Yani doğruları konuşalım değil mi :))) Hadi ben berbat bir inceleme yaptım diyelim, berbat demek doğru değil sanki. Doğru ne demek ki¿ Neyse...
    ( -ki yapmadım hiç. Yaptım mı yoksa :D ) ondan bile 'kötü inceleme nasıl olur' un örneğini görmüş oluyorsunuz. Ee madem öyle niye vaktini ve emeğini veriyorsun derseniz de: Yazı yazmayı bir çok şeyden daha çok seviyorum. Içimdeki yazı yazma ihtiyacının bir kısmını bu şekilde karşılıyorum. Ve olur da birileri çıkar bakış açımı genişleten yorumlar yapar, sohbet ederiz, bilgi aktarımı olur falan diye burada paylaşıyorum. Kısacası beğeni umrumda değil :D
    Gerçekten değil :D
    Bunu yaptığım incelemeleri report yapmadığımdan da anlayabilirsiniz. Eğer bir gün yaparsam yer yanmış demektir :D
    Ya da çoğu incelemde ya yazarla ya da kendimle konuşuyorum. Okuyanları pek dahil etmiyorum. Çünkü insanlar... Neyse...
    " insanlar,insanlar canım insanlar?! " diyeyim :D
    Bu yazdıklarımı da buraya kadar okuyanlar görecek.
    Yine yeni yeniden okuduğunuz için teşekkür ediyorum.
    ( ciddi değilim tabi :D)
    Hahaha ha
  • Filozoflar için asıl sorun daha anlaşılır bir dille yazmak. Bunu yapabildikleri ölçüde düşünceleri aydınlanır ve ilginçleşir. Sırrı, yalınlık.
  • "Meslek olarak yazarlığı önerir misiniz?" diye sordu genç öğrencilerden biri.

    "Komik olmaya mı çalışıyorsun?" diye sordum ona.

    "Hayır, hayır. Ciddiyim. Meslek olarak yazarlığı önerir misiniz?"

    "Yazmak seni seçer, sen yazmayı seçmezsin."
  • “Ayrılıkları düşündüm, ne kadar zor olduklarını, ama bir kadından ayrılmadan başka bir kadınla ilişkiye giremiyordun. Kadınları gerçekten tanımak, içlerine nüfuz etmek için onların tadına bakmak gerekiyordu. Erkeği kafamda tasarlayabiliyordum, çünkü ben de erkektim; ama kadınları yeterince tanımadığım için onlar hakkında yazamıyordum. Bu yüzden onları elimden geldiğince araştırıyor, içlerinde insanı şeyler keşfediyordum. Yazma faslı unutulmalıydı. Yaşanan tamamlanmadan hakkında yazmak yazıyı yaşananın gölgesinde bırakmak demektir. Yazma faslı işin tortusuydu sadece. Bir erkeğin kendini hissedebileceği kadar sahici hissetmesi için bir kadın tanıması gerekmiyordu, ama birkaç tane tanımanın da zararı yoktu. Böylece ilişki bittiğinde kendini gerçekten yalnız ve delirmek üzere hissetmenin ne olduğunu öğreniyor, sonun geldiğinde neyle yüzleşeceğine dair fikir sahibi oluyordun.”
  • "Erkeleri zaten tanıyordum biliyordum;ama kadınları tanımıyordum ve onları tanımam için onlara yakın olmam gerekirdi" yakın birşey söylemişti.Buko'yu bilen kadınlar ona aşık oldular ,erkekler ise "ama nasıl olr" derler
    Hayatı kadın sigara alkol ve sabaha doğru daktilo başında şiirler yazmak.
  • Yazmak uçmaktır benim için. Ateşler yakmaktır. Yazmak, ölümü sol cebimden çıkarıp duvara atıp tutmaktır.