Dün gece sabaha kadar sis vardı limanda. Bir düdük durmadan öttü. Başımı yastıklara gömdüm, yorganın içine soktum. Fakat o boğuk ses, her şeyi deldi. Kulağımda çınladı sabaha kadar.
Eskiden, buhranlı gecelerimin sabahında, güneşin doğuşu beni sakinleştirirdi. Şimdi sıkıntı veriyor: yeni bir güne başlamanın sıkıntısını.
Basma perdenin arasından giren ışınlar, yaşanacak uzun bir günü gözüme sokuyor.
Öğleden sonra dayım geldi. Aptalın biridir. Onunla hiç yoktan bir tartışmaya girdim. Konuşmanın yarısında ateşimin yükseldiğini hissettim; derece koydum; otuz sekiz dört. Hemen içeri gidip yattım. Annem endişelendi. Aptal dayım da telaşlandı, acele gitti. Beter olsun.
Nedir bu insanların benimle alıp veremediği? Hastalıkta bile bir ayrıcalık tanımıyorlar bana.
Daireden, işe gitmem için hiç baskı yapmıyorlar. Müdür, keyfine baksın, diyormuş. Bir bakıma keyfime bakıyorum sayılır. Hastalığımdan başka bir düşünceyle yormuyorum kendimi; hastalığım da önemli olmadığına göre…
Yıllardır günlük tutmayı hayal ederdim. Şimdi vaktim var: bir şey düşünemiyorum. Yazdıklarımı okudum: aptalca sözler etmişim. Kendimi kötülemeye söz vermişim: onu da yapamıyorum.
İnsan Kafka’yı okuyamazsa… bitiktir işi. Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. Ben, kurşunkalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.
Bütün günüm tedirgin bir beklemeyle geçiyor: gelecek mi, gelmeyecek mi? Ne gelecek? Bilmiyorum. Adını koyamadığım bir şeyden korkuyorum. Soyut bir korku içimi dolduruyor. Bu korkuyla uyanıyorum ve bekliyorum. Belki korkularım sayılamayacak kadar çok. Ateşimin düşmemesinden korkmam bunlardan biri.
Tutunamayanlar (s.597-598), Oğuz Atay