yesils

yesils
Insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri bir ulu ırmak akıyor
Nâzım’la Başlayan Sohbet, Labirentte Bitmeyen Yüzleşme
Puan vermedi·808 syf.··
2026 15. kitabı
Bir romanın okunmasını neler zorlaştırır? Örneğin Rus edebiyatındaki gibi karakter sayısının fazla ve aralarındaki bağın oldukça karmaşık olması, karakterlerin ön ad, soy ad ve lakapların iç içe kullanılması… Romanın geçtiği yerlerdeki mahalle, sokak, şehir isimlerinin size yabancı gelmesi, o yörenin kültürüne, politikasına dair fazla fikrinizin olmaması… Ya da farklı zaman ve mekânlarda geçen diyalogların sanki tek bir konuşma anındaymış gibi iç içe geçirilmiş, kesintisiz ve çapraz şekilde verilmesi, geçmişteki olaylarla harmanlanarak sunulması, olay örgüsünün doğrusal bir çizgide anlatılmaması… Veya farklı karakterlerin farklı zaman dilimlerinde yaşadıklarının, okura hissettirilmeden yapılan geçişlerle aktarılması, hikâyede tek bir anlatıcının olmaması, polifonik bir anlatımın tercih edilmesi, karakterlerin iç dünyaları, anıları ve düşüncelerinin yoğun bir iç monolog tekniğiyle verilmesi de olabilir. Peki bu romanda okumayı zorlaştıran nedenlerden hangisi var? Maşallah, hepsi de var. Çetrefil aşuresi mübarek. Mario Vargas Llosa’nın başyapıtı kabul edilen eser, hafızanızı labirente sokacak karmaşık yapısıyla öne çıkıyor. Yazar belki de 1950’ler Peru’sunun çürüyen düzenini, yozlaşmış atmosferini ve bireylerin bu atmosfer içindeki yalnızlığını/çaresizliğini yansıtmak için bu teknikleri bir arada kullanmış. Romanın başlarında, üniversiteli gençlerin birbirlerine Nâzım Hikmet’ten şiirler okuduğu bir bölüm var. Bu topraklardan binlerce kilometre uzaktaki gençlerin Nâzım okumasının yalnızca edebî bir tercih olmadığını düşünüyorum. Bu okumalar, Peru’daki dönemin baskıcı düzenine karşı entelektüel bir başkaldırının işareti olarak sunulurken, aynı zamanda romanın boğucu siyasal atmosferinde edebiyatın insanlara nefes alma ve direnme alanı açtığını da hissettiriyor. Yaklaşık
Katedral'de SohbetMario Vargas Llosa · Can Yayınları · 2022156 okunma
Reklam
Toplumsal Bir Otopsinin Romanı
9/10
·480 syf.··
2026 13. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 01 Mayıs 2026 09:19
Ben Deli miyim?, ilk olarak Son Telgraf gazetesinde tefrika edilmiş, 1925 yılında ise kitap hâlinde yayımlanmıştır. Roman henüz tefrika aşamasındayken esere "âdâb-ı umûmiyeye muhalif neşriyat" gerekçesiyle dava açılır. Beraat eden yazar, savunmasında kahramanın akıl sağlığı yerinde olmadığı için tuhaf davranışlarda bulunduğunu, kendisinin ise roman sanatının tabiatına uygun olarak gerçekleri tüm yönleriyle anlattığını belirterek şu sözleri söyler: "Herhangi bir sanat eseri bir çöplüğü, bir leşi de tasvir etse, gerçeğe uygunluğu var ise saftır, temizdir." Yazar, başına gelebilecekleri tahmin ettiğinden olsa gerek, siyasi taşlamalarını daha çok deli olduğunu düşündüğümüz Şadan karakteri üzerinden nakletmiş; dönemin toplumundaki ilkel, saldırgan, denetimsiz, haz ilkesiyle hareket eden, cinsel dürtülerinin esiri olmuş insanların kepazeliklerini ise Nuri karakteri üzerinden okuyucuya vermiştir. "Karnım tokken ben de namuslu idim" sözü, romandaki ahlak anlayışının ne kadar kırılgan ve çıkar temelli olduğunu çarpıcı biçimde özetler. Yazar, şu sorulara okuyucunun kendi cevabını bulmasını ister: Delilik, alt benliğin kontrolü ele geçirmesi midir; yoksa kalabalıkların içinde bireyin erimesi mi? Roman, Şadan ve yakın arkadaşı Nuri'nin başından geçenleri anlatır. Revan Hanım'a âşık olan Nuri, Şadan'la birlikte onu kocasından ayırmak için plan yapar. Bu süreçte Şadan da Revan Hanım'a âşık olur; Nuri'yi aradan çıkararak Revan Hanım'la evlenir, ardından Nuri'yi öldürüp kuyuya atar. Şadan, romanın sonunda işlediği cinayetin etkisinden kurtulamayarak akıl sağlığını tamamıyla yitirir ve intihar eder. Şadan'ın kendisine sorduğu "Ben deli miyim?" sorusu; onun yalnızca aynadaki yansımasıyla kavga etmesi veya sokakta tanımadığı insanlara el şakası yapması gibi tuhaf davranışlarına işaret
Ben Deli Miyim?Hüseyin Rahmi Gürpınar · İthaki Yayınları · 20211,023 okunma
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi tarih?
10/10
·192 syf.··
Beğendi
·
2026 11. kitabı
Kitabın anlattığı yıllardaki Osmanlı Devleti’nin durumunu kısaca özetlemenin, hatırat tarzında yazılan bu eseri daha anlaşılır kılacağını düşünüyorum. 1913’te gerçekleşen Babıali Baskını ile İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetimi tamamen ele geçirdi. Bu tarihten sonra, cemiyet içerisinde yetişen Talat Paşa İçişleri Nazırı ve daha sonra sadrazam, Enver Paşa Harbiye Nazırı, Cemal Paşa ise Bahriye Nazırı oldu. Devletin en kritik kararlarını bu üçlü belirlemeye başladı. Enver Paşa, Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na girmesinde en etkili isimdi. Almanya ile ittifakı savundu. Sarıkamış Harekâtı’nı yönetti; ancak bu harekât büyük bir askerî felaketle sonuçlandı. Bu olay, Osmanlı ordusunun ciddi şekilde zayıflamasına yol açtı. Talat Paşa devletin iç yönetiminden sorumluydu ve savaş sürecinde alınan radikal kararların merkezindeydi. Cemal Paşa ise Suriye ve Filistin cephelerinden sorumluydu. Şam merkezli bir yönetim kurdu. Arap isyanlarına karşı sert politikalar izledi. Bu durum, Arap coğrafyasında Osmanlı’ya karşı direnişi artırdı. Bu üçlünün politikaları birkaç önemli sonuç doğurdu: Yanlış askerî stratejiler, özellikle Sarıkamış gibi ağır kayıplar; Almanya’ya aşırı bağımlılık; iç politikada sert uygulamalar ve toplumsal gerilimlerin artması; Arap topraklarında kontrol kaybı ve Arap İsyanı… Sonuçta Osmanlı Devleti, Mondros Ateşkes Antlaşması ile savaştan çekildi ve fiilen dağılma sürecine girdi. Yaşananlardan dolayı Falih Rıfkı’nın bu dönemin liderlerine bir inancının olmadığı görülür. Osmanlı’nın düştüğü bu durum, idealist bir aydın olarak taşıdığı inancı da azaltmıştır. Liderler ve Osmanlı’nın hali üzerinden eski düzenin neden yok olmak zorunda olduğunun altını çizer. Aslında geçmişi hatırlatarak unutturmak ister. Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in kuruluşu gibi iki döneme
ZeytindağıFalih Rıfkı Atay · Pozitif Yayınları · 201114,7bin okunma
Yakarak Arınan Usta
8/10
·520 syf.··
2026 10. kitabı
Usta ve Margarita, Mihail Bulgakov tarafından 1920’ler–1930’lar arasında, Joseph Stalin döneminde yazılmıştır. Bu yıllar, Sovyetler Birliği’nde son derece baskıcı ve merkeziyetçi bir yönetim anlayışının hâkim olduğu bir döneme karşılık gelir. Stalin’in liderliğiyle birlikte karar alma süreçleri tamamen merkezileşmiş, muhalefete ise hiçbir şekilde izin verilmemiştir. Edebiyat ve sanat, devlet ideolojisine hizmet etmek zorunda bırakılmış; “sosyalist gerçekçilik” dışında kalan eserler ya yasaklanmış ya da ağır sansüre uğramıştır. Bu ortamda Bulgakov gibi yazarlar eserlerini yayımlatmakta büyük zorluk yaşamış, nitekim roman da yazarın ölümünden sonra basılabilmiştir. Özellikle 1930’larda yaşanan Büyük Temizlik sürecinde binlerce insan “rejim düşmanı” suçlamasıyla tutuklanmış, sürgüne gönderilmiş veya idam edilmiştir. Devletin dini kurumlar üzerindeki baskısı da artmış; kiliseler kapatılmış, din adamları cezalandırılmıştır. Bu bağlamda romanda şeytan figürü Woland’ın Moskova’ya gelişi, aslında toplumdaki ahlaki ve ruhsal boşluğa yönelik ironik bir göndermedir. Bulgakov’un bu baskıcı rejimi doğrudan eleştirmesi mümkün olmadığından, roman güçlü bir sembolik anlatımla kurgulanmıştır. Ölümlerin “kafa kopması” şeklinde tasvir edilmesi de bu sembolizmin önemli bir parçasıdır. Kafanın kopması, aklın ve mantığın bedenden ayrılması anlamına gelir. Romandaki birçok karakter aşırı rasyonel, materyalist ve ruhsuz bir bakış açısına sahiptir. Bu tür ölümler, “aklın tek başına yeterli olmadığı” düşüncesini yansıtır. Özellikle Berlioz’un ölümü, Tanrı’ya ve metafiziğe inanmayan bir zihnin trajik sonu olarak okunabilir. Aynı zamanda “baş” otoriteyi temsil ettiğinden, kafanın kopması sahte otoritelerin ve yozlaşmış sistemin yıkılışına dair sembolik bir eleştiri niteliği taşır. Romandaki
Usta ve MargaritaMihail Bulgakov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202510,1bin okunma
Varoluşsal Yalnızlık
8/10
·416 syf.··
2026 7. kitabı
Kitabın kapağını farklı ve ilginç bulduğum için incelemeye kapak tasarımından başlamak istedim. Kapakta kullanılan gri, mavi ve beyaz tonları, eserin adına uygun şekilde “soğuk” ve “mesafeli” bir atmosfer oluşturur. Bu renkler okuyucuda yalnızlık, içe dönüklük ve melankoli duygularını çağrıştırır. Yazarın adı ve eser başlığının yer aldığı iki dairenin birleşimi bir gözlüğü andırmakta; bu da romanın temel unsurlarından olan gözlem, bakış açısı ve insanın iç dünyasına yönelişi simgelemektedir. Kapakta yer alan kuş figürleri ise genellikle özgürlüğü temsil etse de burada dağınık ve karanlık siluetleriyle daha çok kopuşu ve zihinsel karmaşayı çağrıştırır. Romanda güçlü bir çatışma yapısı, zıtlık dikkat çeker. Samim’in temsil ettiği idealizm, spiritüalizm ve toplumsal duyarlılık; Besim’in temsil ettiği nihilist ve daha yüzeysel yaşam anlayışıyla karşı karşıya gelir. Bunun yanı sıra Samim ile birey olma yolunda kısırlaşan Meral arasındaki ilişkide, Meral’in şahsında ortaya çıkan hedonizm ve egoizm ile Samim’in idealist değerleri arasında bir gerilim söz konusudur. Samim’in Necile ve Feriha ile yaşadığı çatışmalar da bu değerler dünyasının farklı yansımalarını gösterir. Ayrıca Samim’in kurduğu ütopya olan Simeranya ile gerçek dünya arasındaki uçurum, onun içsel sorgulamalarını derinleştirir. Kendi savunduğu ahlaki değerlerle yaşadığı ilişkilerdeki çelişkiler ise karakterin trajik yönünü güçlendirir. Romanın başlarında ortaya çıkan ve sonralarında ortadan kaybolan bir "aç adam" olayı var. Bu vaka kitabın yazıldığı yıllarda ülkemizin en büyük düşmanı kabul edilen komünizm eleştirisi, yazarın bilinen komünizm karşıtlığının yansımasıdır. Komünist olursanız ekmeğe muhtaç, aç, biilaç gezersiniz, yasadışı olur, polis tarafından aranirsiniz mesajıni verir. Bunun yanında,"evinize
YalnızızPeyami Safa · Ötüken Neşriyat · 202527,2bin okunma
Reklam