Sen her şeye faydacılık açısından baktığın için sana boş geliyor olabilir. Ama insan hayatta bazı şeyleri de faydasız olduğunu bile bile yapmaktan keyif alır" diyorum.
Osmanlı tarihi boyunca Firuze gibi kaç kadın vardı acaba? Şair ya da yazar olabilecekken olamayan, ömür boyu yazabilecekken hiç yazamayan... Eserlerini bir sır gibi kendine saklayan. Kabiliyetleri kümeslerde, çekmecelerde, sandıklarda, kilerlerde saklanan ve gene oralarda çürüyen, heba olan... Seneler, onseneler sonra torunlarına masal anlatırken, "biliyor musun ben de bir zamanlar şiir yazardım, roman yazardım, hikâye yazardım" diye sırrını açan...
Bu kadın benim "ötekim". Kendini oğullarına ve yuvasına ve plastik komandolara adamış, bu uğurda şişmanlamış, vaktinden evvel yaşlanmış, genç kızlığıyla vedalaşmadan anne olmuş, içinde ukte kalan arzular, hırslar yüzünden muhtemelen sirkeleşmiş, şimdi de en büyük korkusu kocasını elinden kaptırmak ya da fasulyenin altını yakmak olan, konservelenmiş hayaller ve evcimen krizler dışında bir şey üretmez olmuş "öteki kadın" bu. Benim antitezim.
Peyami Safa olsaydı şuracıkta, otursaydı aramızda, ayak ayak üstüne atar ve derdi ki: "O kadın rahmiyle üretiyor, sen ise beyninle. Doğrusu onun yoludur, yanlış olan sensin..."
8. İlla da evlilik/yuva metaforuyla konuşmak gerekiyorsa, diyebilirim ki "edebiyat benim kocam, kitaplarım da çocuklarım. Bu durumda evlenip çocuk yapmaya kalkmam ancak edebiyatı boşayarak ya da onun üstüne kuma getirerek olur."
2. Nasıl oluyor da tüm geleneksel toplumlarda, evlenmeyip de kendini ibadetine ya da mesleğine adayan insanlar herkesten saygı gördüğü halde, günümüz toplumunda "evde kalmak" acınası bir durum sayılmakta?
3. Ve nasıl oluyor da evlilik bir kadın ile bir erkek gerektirdiği halde, "evde kalmak" tabiri sadece kadınlar için kullanılıyor?