İslam’ın varlığı, Ortaçağ Avrupası için merkezi bir problem olarak görülmekle birlikte hayatın her alanını da kuşatıcı bir etki göstermiştir. Pratik bir problem olarak ele alındığında bu konu Haçlı Seferleri, ticari mübadele gibi durumlar arasındaki eylem ve ayrımı gerektirirken teolojik bir problem olarak ele alındığında ise İslam’ın gizemine dair bir takım soruları ( Dünyanın sonunun geldiğinin bir işareti mi? İnsan ya da şeytan işi mi? Saygıyla ele alınmaya layık bir düşünme sistemi mi?) kapsar. Bu seçenekler arasında karar vermenin zorluğu, İslam kapsamında değerlendirilen olguların bilinmemesi ve bu yöndeki ön yargılı yaklaşımlar linguistik ve edebi yaklaşımlar bilinmeden çözülemeyecek tarihi bir problemin doğuşuna yol açmıştır.
Yazar, erken dönem bakımından İslam ve Hıristiyanlık karşılaştırması yaparken iki kültürün görünümü olarak Papa Gelbert (Ⅱ. Sylvester) ve İbn-i Sina’yı öne çıkarmıştır. Yazar, her ikisini de tutkulu, entelektüel meraka sahip insanlar olarak ele almakla birlikte onların ahlaki ve pratik idealler bakımından çağdaşlarına bir üstünlüğü olmadığını da belirtmiştir. Gelbert ve İbn-i Sina benzerliklerinin bununla sınırlı tutulduğu eserde sonrasında Gelbert’in bilgi birikiminin, bir bakıma Roma’dan kalan Grek bilimine ait mantık, aritmetik, müzik, geometri ve astronomi el kitaplarıyla zayıf kalmış yapısını vurgular. Bununla birlikte ise Gelbert’in çalışmalarının silik kaldığını açıklıkla ifade eder. Sonrasında ise mevcut yetersizliğin coğrafya ile ilişkili bir yapısı olduğunu da vurgulayarak İbn-i Sina’nın henüz on altı yaşındayken Grek tıp kütüphanesi, Hint aritmetiği ve İslam hukuku çalıştığına değinmektedir. Bununla birlikte ise yazar ilerleyen dönemlerde (özellikle Gelbert sonrası dönem vurgusu hakimdir) İbn-i Sina’nın entelektüel birikiminin