Mecburiyet.
Kitapta anlatılmak istenen bir kişinin ülkesi için savaşa katılma zorunluluğunu hissetmesi ve savaşta insanların sayılardan ibaret değersiz et parçası olarak sanki hayatlarının hiçbir anlamı olamayan tüm yaşanmışlıkların hiçe sayıldığı öldürmek için yaratılmış ellerindeki silahlar gibi kodlanmış makineler olarak görülmesi hakkındadır. Kendisini , karısını Paula ,köpeğini, evini ve işinin kendisi için anlamını ülkesine olan mecburiyetinin sarhoşluğundan gözünün ne kadar önünde olsa da unutur. Baş erkek karakterimiz: Ressam Ferdinand savaşa alınmamak için İsviçre'ye kaçmıştır. Her şey savaşa davet olan emir postasının gelişini beklemeyle geçirilen tedirginlik dolu güzel günlerin yaşanılması ile başlar. (spoiler) Posta gelir ve Ferdinand kendini gitmek zorunda hisseder. Karısının yakarışlarına kulaklarını tıkamış halde olarak ısrarla gider.(spoiler) Çünkü William Shakespeare'nin de dediği gibi hiç kimse duymak istemeyen biri kadar sağır olamaz.
"""""""""""""""""""""""""""""
Gerçekten de tüm bu savaşların mantığı nedir? Dahayı istemek ne işe yarar? Elindekilerin değerini görmeyi istemediğin sürece. Çünkü eline ne geçerse geçsin bundan tatmin olmamaya başlanır.
İnsanlığı batıracak olan dünya gemisinin parçalarından kendimize tekne inşaat etmeye çalışmamız değil mi?
Herkes kendisine baksa ve insanlara zarar vermeden yaşasa her şey ne güzel olurdu. Sadece zarar vermesinler , kimse kimseye karışmasın yeterli mutlu etsinler demiyorum. Tamam anlıyorum bencil küçük canlılarız ama bu kadarı da fazla değil mi? Sırf buna neden olan insanlar olduğundan dolayı çoğu zaman insan olmaktan tiksiniyorum.
""""""""""""""""""""""""""""""
Klasik Zweig kitabıydı. Tek oturuşta bitirdim. Yoğun duygu ve stres içeriyordu.