Hakiki kitap satılmaz; satıldığıyla değil sayıldığıyla övülür. Kitap dediğin elden ele geçer.
Çok satan şeylerden hayır gelse, dünyayı fırıncılar yönetirdi, öyle ya!
Çünkü insan, neşeli bir pikniğin dönüşünde mahallede yangın görmeyi sever; bir yandan evsiz kalan komşuları paylaşmaya uğraşırken içten içe başına gelmediğine sevinir öbür yandan. Kendi başına gelmeyen felaket ne güzeldir.
"Şimdilerde o günleri ananlar hep 'Sarıyaz' diyorlar adına. Haziranın gevreyen toprak üstünde buram buram tüttüğü son demlerinde, topu topu on iki günlük bir zamandı oysa. Ama bütün bir mevsim, yıllar boyu hatırlanacak kadar yüklü geçmişti. Tarihe 'Sarıyaz' diye düşüldü o günler."
Babaannem sabahları çardaktaki divanda oturup saçlarını açar, ağarık kınalı beliklerini cözüp taradıktan sonra yeniden bir güzel örer, sonra da elinde biriken solgun yumağı alıp kuzinesinin içinde yakardı. Ev, saç kokardı. "Atsana bahçeye kız anne," demisti bir gün annem, "Leş gibi kokuttun evin içini." "Olur mu be kızım," dedi babaannem, "yukarı atsan ağaçlaratakılır, kuşlar aldanır da alır yuva yapar, aşağı atsan karıncaların ayağına dolanır, yazık günah!"