• Ey küçük ahmaklar, hayat bundan ibaret.
    Siz ağzı olduğu halde aklında fukaralıktan çöle ayak basanlar.. suyu tattırırcasına ağzına getiren nefsine kapılanlar.. lol, çok malsınız.
    Ne bekliyorsunuz farklı bir hayat farklı bir ruh kaçtığınız düşüncede yokluk zaten o daha vasat.. siz yaşamıyor olmalısınız. İnsan bu dünyadan aldığı tat ile doyumsuzluğu ele geçirmeye çalışır.
    Siz nötr. Işık bir geliyor iki gidiyor...
  • Aşığın gıdası, ekmeksiz ekmeğe âşık olmaktır. Aşkında doğru olan kişi. Varlığa bağlanmaz. Âşıkların varlıkla işi yoktur... âşıklar, kârı sermayesiz elde ederler. Kanatları yoktur, âlemin etrafında uçarlar... elleri yoktur, topu meydandan kaparlar! Mâna kokusunu duyan o yoksul da eli kesik olduğu halde zembil örerdi ya! Âşıklar, yoklukta çadır kurarlar... onlar, yokluk gibi bir renktedirler, bir tek ruhları vardır onların!
  • eğer mutlak olarak yokluk olsaydı, o takdirde boşluktan kendiliğinden çıkan, diyelim ki hidrojen atomları veya tavşanlar değil de, niçin uzay-zaman olmuş olmalıdır? bir kimse, herhangi tikel bir nesnenin aniden sebepsiz olarak yokluktan var olma olasılığından nasıl bahsedebilir?
  • “Yokluk büyük varlıktır azizim, yeter ki fark edebilesin.”
  • DEMEDİM Mİ?

    Oraya gitme demedim mi sana,
    seni yalnız ben tanırım demedim mi?
    Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben'im?

    Bir gün kızsan bana,
    alsan başını,
    yüz bin yıllık yere gitsen,
    dönüp kavuşacağın yer ben'im demedim mi?

    Demedim mi şu görünene razı olma,
    demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben'im asıl,
    onu süsleyen, bezeyen ben'im demedim mi?

    Ben bir denizim demedim mi sana?
    Sen bir balıksın demedim mi?
    Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın,
    senin duru denizin ben'im demedim mi?

    Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
    Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben'im,
    senin kolun kanadın ben'im demedim mi?

    Demedim mi yolunu vururlar senin,
    demedim mi soğuturlar seni.
    Oysa senin ateşin ben'im,
    sıcaklığın ben'im demedim mi?

    Türlü şeyler derler sana demedim mi?
    Kötü huylar edinirsin demedim mi?
    Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?
    Yani beni kaybedersin demedim mi?

    Söyle, bunları sana hep demedim mi?

    ~Mevlana
  • Cioran hakkında bir inceleme de ben yazmak istiyordum ta ki Gendaş Yayınları'ndaki Kenan Sarıalioğlu'nun ön sözünü okuyana kadar. Sanırım bu ön sözden sonra yazamam dedim. Buraya bırakıyorum ön sözü.
    PARİS ÇÖLÜNDE BİR MÜNZEVİ
    Cioran yüzyılın başlarında Romanya'da, yeni doğan çocukların gözyaşlarıyla karşılandığı, yaratılıştan Şeytan'ın sorumlu tutulduğu Thraclar ve Bogomiller arasında dünyaya geldi. Oldukça mutlu geçen çocukluk yıllarını, uykusuz gecelerinde "sayıkladığı" binlerce aforizmalarla ödeyecektir, Paris'te, Odeon Sokağı'nda… Gece Cioran için, uykusuz geçen gece demekti ve bir uykusuzun her gün çarmıha gerilmesi, İsa'nın bir kerecik çarmıha gerilmesinden çok daha beterdi. Cioran, Bergson üzerine bir tez yapmak için gittiği Paris'te, gönüllü olarak sürgündedir. "Bilinçsizlik bir vatan, bilinç bir sürgün" diyerek yerleştiği Odeon Sokağı'ndaki ünlü kırma tavanlı dairesindedir. Rumence yazdığı son yapıt olan "İndreptar Patimus" (Mağlupların Kitabı)'ndan sonra dilini de terk eder ve Fransızca yazmaya başlar. Kardeşi Aurel' e yazdığı mektupta, dil değiştirmekle tüm varoluşundan vazgeçmiş olduğunu yazar. Bergson'dan da vazgeçmiştir ve artık o "kuşkunun Aristokratı"dır. Her sistemi bir put sayar, köleleştirici, ruhu köreltici bir zorba gibi görür. Aristo, Aquinalı Thomas ve Hegel, düşünce tarihinin en büyük zorbalarıdır. Mistiklere ilgi duyar, her zaman "biraz" Budist olduğunu da söyler, "biraz Budist olmak" mümkünse tabii... Avilalı Theresa, Bouddha, Eyüp, Sankara, Nietzsche, Chamfort ve tüm öteki "lanetliler" onun en "yakın" dostlarıdır. Mistiklerin Tanrı'yla insandan insan konuşur gibi konuşmaları Cioran'ı derinden etkilemiştir. Yaşadığı çelişkiler, onu herhangi bir öğretiye bağlanmaktan alıkoyar. Uykusuzluğun ve "umutsuzluğun doruklarında" gezinirken şöyle mırıldanır: "Tanrı vardır, yoksa bile!"
    *
    *
    *
    Çelişik düşünceler yaşadığını kendisi söyleyen biri hakkında, bir "ana fikir ' e" indirgenebilen bir yazı yazılabilir mi? Felsefede "sistem" bir yazıdaki "anafikir" ise, bu sistem-dışı filozofla ilgili yazının anafikri ne olabilir? Hegel sistemine düşman, bir başka sistem-dışı filozof Danimarkalı Kierkegaard'ın tüm düşüncesinin ve hayatının özünü oluşturan, mezar taşının alnındaki "O, bir bireydi" cümlesi, sanırım Cioran için de en uygun anlatımdır. Öyle bir birey ki, "başkalarından on bin yıl önce ya da sonra yaşamayı, insanlığın başlangıcına ya da sonuna ait olma duygusu"nu içselleştiren, "insan çağının şafağında ilahların kahkahasını" duyan modern bir hilkat garibi, insandan kaçan bir insan güzelidir! "Kendi içinde Tanrı kadar çıplak ve zavallı" olmaktır dileği. Ne ölüme doğru koşmakta ne de ölümden kaçmaktadır. Kaçtığı doğum felaketidir. O, doğarken yitirmiştir her şeyi! Doğmuş olmak sakıncalıdır. "Yaşamak, savaşı kaybetmektir!" Ve "yanlış duyum yoktur" Cioran'a göre: B ir yaşantının, bir duyumun yanlış olabileceğini ileri sürmek için, hayatın ya da hakikatin dayandığı hangi "real" temeli gösterebilirsiniz? "Duyumların yanlış" demek, "sen bu düşü yanlış gördün" demekle aynı şey değil midir? Hayat ve dünya karşısında "nesnel" "nesnel" bir tavır, hayatı yaşayamamaktır, başkasını da "bir eşya, bir ceset gibi ele almaktır ve kendine de ölü gömücü gözüyle bakmaktır". Oysa hayat, bizi ölü gömücü olarak değil, gömülen ölüler olarak taşımaktadır!

    *
    *
    *
    Cioran'ı anlamıyorum! Onu anlamam ne mümkün, ne de gerekli… Düşümde gördüğüm benekli bir yılanı nasıl okşadığımı, ya da kar ortasında kızarmış bir nar ağacını nasıl gördüğümü anlayamıyorsam! Anlamak, kavramlarla ya da kavrama varmakla mümkün mü? Tüm yaptığımız, sürüngenler gibi toprağa (hayata) yapışmak ve onu koklamaktan ibaret olmasın! Aşk, evet aşk! Schopenhauer'in dediği gibi doğa'nın bize bir "oyun"u ise, bizler de bu ölümcül oyunda Hayyam'ın piyonları gibi karanlık bir sandığa atılmaya mahkum isek, ne kalır geriye bizden? Kalır; sözlerimiz, şiirlerimiz, yapıtlarımız, yani "koltuk değneklerimiz" kalır. Yaşadıklarımız değil de yaşamak istediklerimiz, yaşayamadıklarımız kalır geriye. Paradoks bu, değil mi? Olsun, hem hakikat hem paradoks olan yaşamdan geriye kalanlar, "yaşamış olduğumuz"un izleri, hatta kanıtları olabilirler, ama "yaşam"ın tek gereksinmediği şey de "gerekçe"ler, kanıtlar değil midir? Bir söz vardır halk arasında: "Kağıt parçası kadar hükmümüz yok! " Doğrudur, çünkü o kağıt parçasını üreten, yaratan hayatın kendisi, üreticiliğini de, yaratıcılığını da "ölümcül" oluşuna borçlu değil mi? Yaratıcı, çünkü ölümcül! Yaşamdan geriye kalanlar var, fakat geriye yaşam kalmıyor!
    *
    *
    *
    Cioran'ın Tanrı'sı, "mutlak" bir varlık değildir, ama yine de büyük harfle yazılır: Olmadığı halde var olan bir Tanrı'dır o! Böylesine imkansız bir gerilimin varoluşudur Tanrı... İnsanın çaresizliğidir, sürüp giden mutsuzluğuna başka anlamlar, farklı nitelikler yükleyerek yaşattığı, yücelttiği acıların toplamıdır. Morg ve Piramitler arasında bir fark yoktur. Dahası bu "farksızlık" Varlık ve Yokluk için de söz konusudur. Can çekişen birinin ya da bir ayyaşın kulağına fısıldayabilecek küçük bir "hakikatimiz" olabilseydi, başka hiçbir kitap yazmaya değmezdi... Hakikat ya da hayat, bir peygamberin kıvılcım ve gizem saçan sözlerinden daha çok, yorgun bur savaşçının gözlerinden okunur!
    *
    *
    *
    Yapıtlarını anadilinin dışında, başka bir dille üreten yazarlar çoktur. Ve kuşkusuz her birinin türlü nedenleri vardır kendilerince, Peki Cioran, anadili Rumence'yi terkedip Fransızca'ya niçin "sığınmış"tır? Sadece Fransızca'ya değil, tüm modern" münzevi"lerin "çöl"üne, Paris'e de? Daha çok okunmak, tanımak isteği mi? Sanmıyorum. Onun kaygısı "social" olmaktan öte "existential" bir kaygıydı. Onun sorunsalı şu ya bu hayat, şu ülke değil hayatın, dünyanın kendisiydi. Saçmalık ve yabancılaşma idi. İşte bu saçmalık ve yabancılık da en "anlamlı" biçimde ancak bir Yabancı Dil 'de kurgulanabilirdi! Anadilde "yalnızım "yalnızım ve yabancıyım!" derken bile insan, kendi soluğu ile ısındığını bilir, hiç değilse anadili ona "yabancı" davranmaz. Sanırım Cioran yabancı dili, yabancılığı için, "yersiz yurtsuzluğu" için seçmiştir. Trajedinin bile bir mantığı vardır, ama hayatın yoktur, çünkü saçmadır Cioran için. B öyle bir saçmalıkta acının anlamı olmadığı gibi, avunma olanağı da, gereği de yoktur. Çünkü özgürlük de yoktur. Eğer özgürlük, en yalın anlamıyla "kendine bağlılık" ise, bu saçma dünyada, insanın kendine bağlılığının olanağı da, anlamı da kalmaz. Gerçek özgürlük, insanın doğmadan önceki yaşamındadır, doğarken her şeyi ile birlikte özgürlüğü de yitmiştir onun. Ne suç ne günah ilgilendirmez onu. İşte bunun için, "Tanrı ya da insanlardan gelecek hiçbir sitem Cioran'ı yaralayamaz, onun vicdanı hiç doğmamış gibi rahattır!" Evet, böyle der Cioran... Ama kardeşi Aurel, l948'de Romanya'da antikomünist bir komplo iddiasıyla tutuklanıp yedi yıl hapse mahkum olurken, o kendini sorumlu tutacaktır: Ona yazdığı mektuplardan dolayı... "Her şey"i "hiçbir şey" olarak algılayan çağımızın bu "uykusuz" adamı, "ölümün, içinde geviş getirip hayatı sindirdiğini" hissederek yaşadı. Hayatı da umursadı, ölümü de... En iyisinin, hiç kimsenin elinde olmayan "hiç doğmamak" olduğunu düşünüyor ve aptal bir gülümsemeye takılıp kalacağını da bile bile varoluşuna bir anlam arıyordu. Uzun gezilerinin birinde, Normandiya kırlarında rastladığı bir cenaze töreninde ayaküstü sohbet ettiği bir köylü, ona hayatın da, her şeyin de anlamını iki sözcükle anlatıvermişti: "Evet bayım, bu kadar... Hepsi bu... "
    Kenan Sarıalioğlu
    12 Ekim 1997
    Eski Cezaevi