• https://odatv.com/...ardi-29091907_m.html

    “Bana bu yazıyı yazdıran kadın hakları mücadelesinin önemli isimlerinden biri olan Nezihe Muhiddin’in hayatını anlatan “Kadın Olmanın Günahı” adlı belgesel filme gelelim. Önce Cumhuriyet neferi bir kadını alıp Cumhuriyet nefretine özne yapan bu filmi iki cümleyle şöyle özetleyeyim: “Cumhuriyet’i kuranlar onca işi gücü bırakıp Nezihe Muhiddin’i yok etmeye çalışmışlar. O arada da nasıl olmuşsa kadınlar haklarını almışlar!”

    Filmde Nezihe Muhiddin’in hayatı anlatılmaya çalışılırken ülkemizdeki kadın hakları süreci de işleniyor. Bence 2016 yılında vizyona giren ve İngiltere'de kadınların oy kullanma haklarını elde etmek için verdiği mücadeleyi anlatan “Suffragette” filminden esinlenilmiş gibi de görünüyor. O filmde İngiliz kadınlarının başına gelenler bile bizim şanslı olduğumuzu ortaya koyar ama nedense çok çileler çekildiği anlatılmak istenmiş herhalde. Bizim filmde de gerçekler olsaydı iyi olurdu tabii. “Suffragette”in sonunda ülkelerin ne zaman kadınlara siyasi haklarını verdiğini yazan akışı da buraya koyuyorum, gerçek orada duruyor.



    Bizim filmde kadın hakları süreci nasıl mı anlatılıyor? Anlatayım:

    *Bir cümleyle “kadınlar seçme seçilme hakkını elde ettiler” deniyor ama nasıl olmuş belli değil. Çünkü filme göre devlet Nezihe Muhiddin’i ezmeye çalışmakla o kadar meşgul ki, ne ara ve nasıl haklar kazanılıyor, öğrenemiyoruz.

    *Filmde Osmanlı döneminde çıkan kadın dergileri, kadın derneklerinden örnekler veriliyor ama Cumhuriyet kurulduktan sonra adeta bu işler bitmiş. Örneğin; “Ana”, “Ev-İş”, “Türk Kadını”,“Kadın Sesi”, “Kadın Gazetesi”, “Kadın Dünyası”, “Hanımeli” gibi gazete ve dergilerin adları yok. “Asri Kadınlar Cemiyeti" ve “Hilal-i Ahmer Hanımlar Merkezi”nin Kurtuluş Savaşı sırasında ordu için her türlü ihtiyaçları toplamak, yaralılara yardım etmek gibi çalışmalarını da öğrenemiyoruz. O nedenle Hilal-i Ahmer’in Cumhuriyet’in ilanından sonra da toplumun ilerlemesi için çalışmalarına devam ettiğini zaten bilemiyoruz.



    *Kadınlar önce Kadınlar Fırkası'nı kuruyorlar, ancak parti olarak kurulma istekleri reddedildi deniyor, doğru. Ancak o sırada henüz ülkede hiçbir parti yok. O nedenle Fırka, Nezihe Muhiddin önderliğinde Türk Kadınlar Birliği olarak yoluna devam ediyor. Bu sürece de kısaca bakalım:

    1923 Haziran’ında evvela “Kadınlar Halk Fırkası” kuruluyor. Kurucuları arasında Nezihe Muhiddin, Nimet Remide, Latife Bekir, Şükufe Nihal gibi isimler yer alıyor. Her ne kadar adı fırka ise de Kadınlar Halk Fırkası’nın ana amacı başlangıçta siyasi nitelik taşımıyor. Öncelikle toplumsallaşma ve eğitimin gerekli olduğu, siyasi hakların er ya da geç kazanılacağı düşünülüyor. Şükufe Nihal açıklamalarında eninde sonunda kendi temsilcilerini Meclis’te göreceklerini düşündüğünü söylüyor. O dönem tüm ulusu kapsayacak tek bir fırka oluşturulması planlanıyor, o da Halk Fırkası. Bu sebeple Kadınlar Halk Fırkası Ankara’nın onayını alamıyor. 7 Şubat 1924 tarihinde, Nezihe Muhiddin öncülüğünde fırka Türk Kadınlar Birliği oluyor. Birliğin amacı, kadınları fikri, içtimai ve siyasi alanda yükseltmek. Türk Kadınlar Birliği, ayrıca “Türk Kadın Yolu” isminde bir dergi çıkarıyor, derginin editörü de Nezihe Muhiddin. Kadınların düşünsel ve sosyal alanlarda yetiştirilmesi, dul, kimsesiz kadınlara yardım edilmesi, fakir çocukların okutulması ve çeşitli konularda konferans verilmesi gibi konularda çalışıyorlar. 1927’de Kadınlar Birliği, tüzüğüne bir madde ekleyerek kadınlara siyasi haklar sağlamayı da amaçları arasına alıyor. Kadınlara ilk siyasal haklarının 3 Nisan 1930 günü Belediyeler Kanunu ile tanınmasından sonra Türk Kadınlar Birliği’nin düzenlediği mitingle bu zafer kutlanıyor. Birlik, kadınlar siyasi haklarını elde ettikten sonra amaçlarına ulaştıkları düşüncesiyle fesih kararı alıyor. (Nisan 1935)

    * Filmde Türk kadınının Milli Mücadele dönemindeki çabalarından ve çalışmalarından hiç söz edilmiyor! Osmanlı'da hiçbir hakkı olmayan kadınlarımızın vatan savunmasında erkeklerle yan yana savaştığı, İstanbul başta olmak üzere Anadolu'da mitingler düzenledikleri, “Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti”ni kurarak Mustafa Kemal önderliğinde kurulan “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” ile işbirliği yaptıklarından, Mustafa Kemal'in bizzat kendilerine teşekkür ederek hürmetlerini gönderdiği telgraflardan da bahsedilmiyor. Mustafa Kemal’in yurt içi gezilerindeki konuşmalarında milleti hazırlamak için kadınların da erkeklerle birlikte toplumun her alanında olmaları gerekliliği üzerine söylediklerini de hiç öğrenemiyoruz. Pardon, zaten Mustafa Kemal’in adı filmde sadece bir kere, o da Mustafa Kemal’in eşi Latife Hanım denmek suretiyle işitiliyor. Devrimi kim yapmış, rejimi kim kurmuş, hakların alınması için kimler neler yapmış öğrenemiyoruz. Filme göre kadın hakları için çalışan bir tek Nezihe Muhiddin var, devlet de onu yok etmekle meşgul, o arada olanlar nasıl oluyor anlayan beri gelsin, mis gibi derin tarih! (Bu bilgiler basit bir internet aramasıyla bile bulunabilir.)

    *Filmde mecliste kadınlara da oy hakkı verilmesine ilişkin yaşanan tartışmalardan bahsediliyor, doğru. Örnek olarak verildiği gibi, Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey kadınların da oy kullanması önerisini getirdiğinde büyük tartışma çıkıyor (3 Nisan 1923) ama filmde dendiği gibi “bütün meclis” kıyamet koparmıyor, öneriyi destekleyenler de var. Bu arada Meclis’te durum böyleyken aynı tarihlerde Atatürk’ün Konya’da kadınlara hitaben yaptığı konuşmada; “Daha selamet, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını çalışmalarımızda beraber götürmek, hayatımızı onunla birlikte yürütmek Türk kadınını ilmi, ahlaki içtimai iktisadi hayatta erkeklerle beraber onun yardımcısı yapmak yoludur,” dediğinden de bahsedilmiyor. Devrim yapıldığının ertesi günü binlerce yıldır süren ataerkil düzenin değişmesi için ancak mucize lazım. Atatürk de büyücü olmadığına ve hala kadınlardan üstün olduğunu inanan erkeklerle birlikte yaşamaya çalıştığımıza göre bu neyin parmak sallaması acaba?

    KİM KİMİ TARİHTEN SİLMİŞ

    *Bu arada filmde kadınların siyasi haklarını kazanmasındaki en büyük çabayı gösterenlerden biri olan Afet İnan'ın adının bir kez bile geçmediğini söylemiş miydim? Zaten hemen hiçbir başka kadından bahsedilmiyor ya. Üstelik Afet İnan sadece Atatürk'ün manevi kızı olduğu için değil kendi gördükleri ve doğru olanın bu olduğu düşüncesiyle bu alanda çalışmaya başlıyor. İnan’ın hayatı boyunca sürdüreceği Türk kadınının hakları adına verdiği mücadeleden, hatta İnan’ın erkek öğrencileriyle aynı hakka sahip olmadan öğretmenliğe devam etmek istemediğini Atatürk’e söylediğinden de bahsedilmiyor. Türkiye’de kadın hakları çalışmalarının mimarlarından, Cumhuriyet kurulduğu günden beri kadınların oy hakkı için çalışan kadının adı filmde geçmiyor…

    *Atatürk’ün bu konuda Çankaya Köşkü’nde devlet adamları, hukuk fakültesi hocaları ve konuya yardımı olabilecek kişilerle tartışmalar yaptırdığı Afet İnan'ı dünyada kadın hakları konusundaki durum ve ilerlemeler üzerine bizzat çalıştırmasını, kanun teklifleri verilmesini desteklemesini de öğrenemiyoruz. Sanırım filmi yapanlar için Atatürk’ün kadın hakları konusunda destekçi olmasının ve bu hakların tanınmasına itiraz etmeyişinin hiçbir önemi yok, onlara göre zaten yapmak zorunda. Çünkü dünyadaki bütün erkek liderler ilk iş kadınlara bu hakları verivermiş, kadınlar hiç çile çekmemiş! Türk kadınının dünyanın pek çok ülkesindeki kadınlara göre çok daha kısa sürede ve daha az canı yanarak elde ettiği haklarına sahip olmasına niye sevinilmiyor, katiyen anlayamıyorum!



    *Tabii ki dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Meclis’te konunun ele alınmasına karar verdiğinden, 1934 yılında İsmet İnönü ve 191 arkadaşının verdikleri bir anayasa değişikliği teklifi ile kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındığından da hiç ama hiç bahsedilme gereği duyulmuyor.

    *Bunlara yer verilmediği gibi bir de yanlış hatırlamıyorsam; Nezihe Muhiddin'in feministliği “ulus devletçi milliyetçiliğe evrildi” denilerek kahraman seçtikleri kadına eleştiride de bulunuluyor. Feminist olmak vatansever olmamak demek mi acaba, anlamak zor.

    Filmde ısrarla Nezihe Muhiddin tarihten silindi hatta yok edildi deniliyor da, acaba kim kimi tarihten siliyor?

    Cumhuriyet devrimlerine derin ve temiz bir nefes alınarak bakılabilirse; hiçbir devrimin tepeden inme, “tez yapıla" şeklinde yapılmadığı, aylarca konunun uzmanlarıyla diğer ülkelerdeki örnekleri araştırılarak, halkı ve meclisi hazırlamanın esas sayıldığı görülür. Eğer istenirse tabii! Kadın haklarındaki süreç de aynı hazırlık aşamalarını geçirmiştir, aksini söylemek gerçeği çarpıtmaktan başka bir şey değil.

    Tanzimat, Meşrutiyet devirlerinde kadın hakları konusunda değişiklikler istenmiş, kadınların çabaları görülmüştür, doğru. Ama bu isteklerin hayata geçemediği bir gerçek. Çünkü saltanata dayalı ve laik olmayan bir sistemde kadının yeri belliydi. Atatürk’ün farkını bu bile anlatmaya yeter ama neyse yetmeyenler için anlatmaya devam edelim. Filme göre Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki somut değişikliklere rağmen, Osmanlı dönemi adeta daha önemli. Sanki Cumhuriyet ile Osmanlı dönemindeki müthiş ilerlemelere dur denmiş? Cumhuriyet kurulduktan sonra hilafetin kaldırılması, öğretimin birleştirilmesi (1924) ile laik bir devlet anlayışının hayata geçirilmesi, sonrasında yapılacak değişiklikler için olmazsa olmazdı. Kadınların sosyal ve siyasal haklarını elde etmeleri de aşamalı bir şekilde gerçekleşti. “Devrim Yasaları” denilen yasalarla bunu açıklayabiliriz:

    *1924’de Tevhid-i Tedrisat kanunu kabul edilir. Atatürk her zaman bilime inandığı için eğitimin öneminin de farkındaydı.

    *1925'teki Şapka ve Kılık Kıyafet Devrimi, özellikle kadınlar için önemli. “Çağdaş Türkiye İdeali”ne uygun olarak kılık kıyafette gerçekleştirilen bu devrim, kadınların özgürleşmesi adına çok önemli bir adım. Ve en önemlisi; hiçbir baskı olmadan kadınlar tarafından derhal benimsendi.

    *Kadın hakları konusundaki çalışmaların en önemlilerinden biri olan Medeni Kanun ise, 4 Nisan 1926’da (aslında çalışmalarına 1924’te başlansa da hazırlıklarla kabulü 1926’yı buldu) kabul edildi. Cumhuriyet ilan edildikten 3 yıl sonra yürürlüğe giren Medeni Kanun nasıl bu kadar önemsiz olabiliyor? Filmde bu konu hakkında da tek bir bilgi yok, çok ilginç! Oysa Medeni Kanun ile Türk kadını birçok temel hakkını elde etmiş oldu, en önemlisi ikinci derecede olmaktan kurtularak erkeklerle eşit vatandaş olarak sayıldı. Tek kadınla evli olmak zorunluluğu, evlenme yaşı, resmi nikah zorunluluğu, miras ve mülkiyet haklarıyla Türk kadını şahsiyetine sahip oldu. Bunlar mı kadınları ezmek?

    Ardından sıra planlandığı gibi kadınların siyasi haklarına sahip olmasına geldi. 3 Nisan 1930 Belediyeler Kanunu, 26 Ekim 1933’de Köy Kanunu, 5 Aralık 1934’te de Milletvekili seçimi kanunlarıyla seçme ve seçilme hakları Türk kadınlarına tanındı. Öte yandan Belçika 1944, Fransa 1945, İtalya 1946, Çin 1947, Hindistan 1950, İsviçre 1971 yıllarında bu hakları kadınlara tanıdı. Dünyadaki pek çok ülkedeki kadınların hakları için canları pahasına verdiği savaşla söke söke aldıkları hakların yanında, bizim haklarımızı almak konusunda daha şanslı oluşumuzun neresi anlaşılmıyor? Belli ki bu filmi yapanlarca Atatürk’ün kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olmalarını istediği bilinmiyor; bilgilendirelim:

    *Atatürk’ün 1918’de Karlsbad’dayken tuttuğu notlarından kadınlar için sosyal yaşamdaki inkılapları gerçekleştirmeyi daha o tarihlerde düşündüğü görülebilir. Kitap her yerde satılıyor.

    *1 Mart 1922’deki TBMM’nin açılışında kadınların da eğitimden geçerek yetişmelerinin öneminden bahsetmesi aslında Atatürk’ün kadınlara verdiği önemin dışa yansımasıdır. (Afet İnan, 1982)

    *Atatürk 1923 yılının ocak ayında İzmit’te gazetecilerle yaptığı görüşmede ise seçim sistemi hakkındaki görüşlerini açık ve net bir biçimde ortaya şöyle koyuyor: Gazetecilerden Ahmet Emin Bey'in “Halide Edip Hanımefendi’yi mebus görecek miyiz?” şeklindeki sorusuna,“Bu hususta kanunda bir açıklık yoktur. Mamafih şimdiye kadar elli bin erkek nüfusa bir mebus çıkmıyor mu idi? Şimdi genel olarak elli binde bir mebus dersek, o zaman bu erkeklerle beraber kadınlarda da söz konusu olur. Kadınlara bu seçim hakkı verilmiş olur.”

    Bu konuda ne düşündüğünü Cumhuriyet kurulmadan söylemiş, başka örnek lazımsa daha çok, yine veririz. Bu arada 1933'te Almanya’da Hitler iktidara geldi. Kadınları 3K denilen (çocuk, kilise, mutfak) sloganıyla sınırladı. Kadını yok eden, ezen devlet diyenler bilmem bu uygulamaya ne derler?

    Daha yazılabilecek, verilebilecek sayısız örnek var ama herhalde bu kadarı da gerçeği ortaya koyuyordur. Filmde yer almayan bu bilgileri bilmemeyi başaranlar nasıl ve ne şekilde yetiştiler bilemiyorum ama dünya tarihinde kadın hakları süreçleri ile Türkiye’deki süreci karşılaştırsalar her şey kabak gibi ortada. “Ama tabii yukarıdaki bilgilerle bakıldığında; yoksa filmdeki gibi yeni bir tarih yaratılırsa tersi sanılabilir” diyeceğim ama hayır, Türk kadınının yaşamı, başarıları da ortada, olmuyor. (Meraklısına “İlham Veren Cumhuriyet Kahramanları-Öncü Kadınlar” adlı kitabımı okumalarını öneririm. Cumhuriyet Türk kadınını nasıl yok etmiş(!) görebilirler.)

    ÇARPITARAK ANLATTIĞINIZ HİKAYELERLE YOBAZLARA GÜÇ VERİYORSUNUZ

    Yine ne kadar şanslı olduğumuza şu bile yeterli bir örnek: İslam dinine mensup olan Suudi Arabistan’da 2015 yılına kadar kadınların böyle bir hakkı yoktu. Bugün kadın gülemez, araçla bilmem kaç kilometre gidemez, çalışması günahtır diyen yobazların sesi yükseliyor. Bu çarpıtarak anlattığınız hikayeler ile ancak ve ancak onlara güç veriyorsunuz, farkında mısınız? Sadece laik bir devlet kurduğu için Atatürk’e saygı duyulacakken bu eleştiriler kötü niyetli değilse eğer fütursuz bir şımarıklıktır. Bilemiyorum bu durum sizi niye bu kadar öfkelendiriyor ama gerçek bu. Ayrıca Nezihi Muhiddin’i kendinize kahraman seçmişsiniz ama hiç olmamış. Vurduğunuz yer yanlış çünkü o kadın tam bir Cumhuriyet neferi. Lütfetmişsiniz de bu sevgisine dair cümlelerinden belgeselde kullanmışsınız.



    Bana sorarsanız Nezihe Hanım bu belgeseli görse, elinde terlik sizi kovalardı. Kadının Cumhuriyet ile derdi yok, Kurtuluş Savaşı’nı görmüş, kadının sesinin günah sayıldığı Anadolu’da susmanın acısını yaşamış. Bugün konforlu hayatların içinden sahiden kadın olmanın acısını çekmiş kadınları kendi buhranlarınıza alet etmeseniz ne güzel olur. Başka bir nefret konusu bulsanız da artık bizi yormasanız. Kadının yeri evidir diyen zihniyetin karşısında, kadınları yaşatan bir rejime açtığınız bu savaş hiç sağlıklı görülmüyor. Batı, kendi çıkarları gereği bu çarpık gerçeklerinizi alkışlıyor olabilir ama inanın başka bir ülkede yaşamayı seçseniz pamuklara sarılmazsınız.

    Özetle bu filmdeki gibi düşünen hanımefendiler, sizi kadın olarak anlamanın kenarına bile gelemediğim gibi, rica ediyorum kadından bunca nefret eden adamların ortasında ölmemeye çalışırken, bizi bir de kendinizle meşgul etmeyin. Hoş, herhalde arzunuz bu ama mecburen meşgul oluyorsak da bunun sebebi sizin çok ötenizde belirteyim. Kadının varoluşuyla ilgili sayısız sorunumuz var, gelin onlarla birlikte mücadele edelim. Yok illa Atatürk’e düşmanlık edeceğiz diyorsanız da, bizim de burada olduğumuzu bilin istedim.”

    Özlem Özdemir
  • "... mutluluğun ufak şeylerde olduğunu öğrendim. Gemilerin yol alması için bir kase su bile yeter ve eğer gerçekten inanırsanız kağıttan kuşlar bile uçabilir.” 🐦

    Aşkın Dile İhtiyacı Yoktur (Barfi!) filminden... 🖤
  • Büyük Diktatör- Charlie Chaplin

    https://youtu.be/4vRV8NU5xzY


    Üzgünüm!
    Ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu, benim işim değil. Kimseye hükmetmek ya da boyun eğdirmek istemiyorum.
    Elimden gelirse, herkese yardım etmek isterim: Yahudi olan, olmayan, zenci veya beyaz… Hepimiz karşımızdakine yardım etmek isteriz; insanların doğası budur. Biz birbirimizin mutluluğu için yaşamayı isteriz, kötülüğü için değil. Birbirimizden nefret etmek, birbirimizi aşağılamak istemeyiz.
    Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketli. Hayatın bize çizdiği yol, özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir ama biz onu yitirdik. Hırs ruhumuzu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi kaz adımlarıyla sefalete ve kana sürekledi. Hızımızı arttırdık ve bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı, zekamızı ise katı ve acımasız yaptı.
    Çok fazla düşünüyor ama çok az hissediyoruz. Makineleşmeye değil, insanlığa muhtacız aslında. Zekaya değil, iyilik ve anlayışa… Bu değerler olmadan hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz. Uçaklar ve radyo denen icat bizi birbirimize yakınlaştırdı. Bu buluşların varoluş nedeni, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmak, evrensel kardeşliği inşa etmek ve birleşmemizi sağlamak. Şu anda bile sesim dünyadaki milyonlarca insana, acı çeken kadınlara, erkeklere ve çocuklara, suçsuz insanları hapse atıp işkence eden bir sistemin kurbanlarına bu sayede ulaşabiliyor.
    Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: “Umutsuzluğa kapılmayın.” Üstümüze çöken bela; vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucu.
    İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecek, diktatörler ölecek. Ve halktan aldıkları güç, yine halkın eline geçecek. Son insan ölene kadar özgürlük.
    Askerler!!! Kendinizi vahşilere teslim etmeyin. Sizleri hakir gören ve esir edenlere, hayatlarınızı yönetmeye çalışanlara, size ne yapmanız, ne düşünmeniz, ne hissetmeniz gerektiğini emredenlere, hepinizi hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin. Bu doğa dışı adamlara, bu makine kafalı, makine kalpli adamlara boyun eğmeyin.
    Sizler birer makine değilsiniz! Sizler hayvan da değilsiniz! İnsansınız. Kalbiniz insanlık sevgisiyle dolup taşıyor. Nefret etmeyin! Yalnızca sevilmeyenler nefret eder… Sevilmeyenler ve doğaya aykırı olanlar.
    Askerler! Kölelik adına savaşmayın, özgürlük için savaşın! St. Luke İncil’inin 17. bölümünde şunlar yazılıdır: “Cennet insanların içindedir. Tek bir insanın ya da belirli bir zümrenin değil, tüm insanların içinde, sizin içinizdedir.”
    Siz insanlar güce sahipsiniz. Makineleri yapacak güce, mutluluğu yaratacak güce… Bu hayatı özgür ve güzel kılacak güce sahipsiniz. Hayatı olağanüstü bir maceraya çevirecek olan da yine sizlersiniz. Öyleyse, demokrasi adına haydi sahip olduğumuz bu gücü kullanalım. Birleşelim! Yeni bir dünya için savaşalım, insanca bir dünya için… Herkese çalışma şansı verecek, gençlere gelecek, yaşlılara güvenlik sağlyacak bir dünya için savaşalım…
    Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiç bir zaman tutmayacaklar! Diktatörler sadece kendilerini özgürleştirir, insanlarıysa esarete mahkum ederler.
    Haydi şimdi bu sözleri tutmak için savaşalım. Dünyayı özgürleştirmek için savaşalım. Uluslar arasındaki sınırlar olmadan yaşayabilmek, kendimizi hırstan nefretten ve hoşgörüsüzlükten arındırmak için… Sağduyulu bir dünya için… Bilimin ve gelişmenin bütün insanlığa mutluluk getireceği bir dünya için savaşalım.
    Charlie Chaplin, Büyük Diktatör filminden
  • 309 syf.
    “Dinle neyden” diyen Mevlana hazretleri öze dönüşün çığlığını neyin kamışa duyduğu hasretten anlatır bizlere. Neyin yakıcı sesi onun duasıdır, âh’ıdır. Eşref-i mahluk olan insan da elbet bir arayış içerisindedir. Şah damarından yakın olan ve her daim özlem duyduğu o yüce hissin peşinde koşar durur. Kal-u Bela. Her yerde (deniz, sema, toprak…) , her kişide (anne-baba, yazar, filozof, şeyh…) , her demde (uyku, sohbet, seyahat…) , her nabızda (hüzün, şefkat, hiddet…) o yüce hissin peşi sıra takılır gider. Bilir yahut bilmez ama farkında olmasa dahi elbet bir yol üstünde ilerler. Ne mutlu ki bu yolu bilen ve bu ulviliği arayanlara! İşte Enver Gülşen bu arayışı genelde sanat hususi olarak sinema üzerinden yapan bir büyüğümüz. Sırat-ı müstakim üzerinde daimi kalma çabası içerisindeki bir hakikatsever.

    Sanat, insana istediğini değil, ihtiyaç duyduğu verir, diye başlıyor kitabın ilk bölümüne Enver Gülşen. Daha ilk cümleden mezkur arayışı ve onun mutlak yaveri mevkiinde olan şevki okuyucuya hissettiren bir giriş. Duraksadığın bir an için kitaptan kafanı kaldırıp etrafa baktığında mevcut olanın olduğundan farklı görünmesine sebep olacak bir giriş. O an için aklıma düşenlerse kendime bakmamı sağladı. İstek sınırsızdır, ihtiyaç idareli. İstek karamsardır, ihtiyaç hedef odaklı. İstek hadsiz hevestir, ihtiyaç huduttur. İstek nefsîdir, ihtiyaç ruhî. İşte insan!

    Sinemanın Hakikati, çemberin dışından merkezine doğru bir yolculuk benim için. Kabuğunu sanatın oluşturduğu meyvenin çekirdeğine sinema, roman ve felsefeyle ilerleyen bir seyahat. Evet, roman ve felsefe de bu seyahatte yoldaşımız. Başta “romanın everesti” sıfatıyla nitelediği Dostoyevski olmak üzere, Kafka ve Gide gibi yazarlar ve onların görece en önemli eserleri masaya yatırılıyor. Her bölümü kendine ait bir üslupla ele alıyor Gülşen. Karakter analizleri yapıp onların romandaki öneminden bahsediyor; ve en mühim nokta olaraksa bunların sinemaya nasıl aktarıldığı yahut aktarılması gerektiğini belirtiyor. Özellikle Suç ve Ceza bölümü vurucu pasajlarla dolu. Raskolnikov’u düştüğü kuyudan çıkma çabası içerisinde görmek çok farklı bir tatta. Elbette sadece romanlar ve bunlar üzerinden mütalaaya sunulan sayfalardan oluşmuyor eser. Sinemadan çıkıp sinemaya dönen arayışlardan mütevellit kısımlar da en az diğerleri kadar muazzam. Bu arayışlar tahmin edileceği üzre teknik bilgilerle örülü olmaktan ziyade, hakikat arayışının getirdiği hoş bir havayla ifa ediliyor. Metropolis ve Qatsi Üçlemesi bunlar arasında sayılabilir.

    Sinemayı kâl değil, hal sanatı olarak görüyor Gülşen; ve sinemanın diğer sanatlardan en büyük farkının bu olduğunu söylüyor. Bunun en temel sebebiniyse arayışın çekirdeğinde bulunan irfânî nefes oluşturuyor. Kitap boyunca esen tasavvuf rüzgarlarıysa bu irfanın dışavurumu. 2004 yapımı Strings filminden yola çıkarak modern insanın çaresizliğini anlattığı “İpleri Kesmek” adlı bölümse bu irfanı okuyucuya en çok hissettiren bölüm olsa gerek. Kısaca burada anlatmağa çalışayım.

    “Başlangıçta insan, iplerle yukarıya bağlıydı. Bilgi, varlık ve saadet bu iplerin varlığı ile vücut buluyordu. Bir zaman sonra bu ipler insanlara ağır gelmeye başladı. Çünkü insanın yürüyüşüne engel oluyordu. İnsanlar, onlardan kurtulmak istedi. Lakin onları kesmeye korktular ve ortaya cellatlar çıktı. Beden uzuvlarındaki, baş üzerindeki ipleri kesen cellatlar kalp üzerindeki incecik ipi kesemediler; onu yok sayıp fark edilmez bir renge boyadılar. Özgürce hareket etmeye başlayan insanoğlu belli bir vakit sonra bir şey fark etti; yeryüzü bir bataklıktı aslında. Engel olduğu vehmedilen ipler aslında birer koruyucuydu. Özgürlük sanılan durumsa bir vahamet.”

    Enver Gülşen’in sinemayı bir hal sanatı olarak gördüğünü belirtmiştim. Bundan ötürü kendisi arayışın bir yaşam haline geldiği bizim geleneğimizin (özellikle tasavvuf) sinemaya açılan en güzel yol olduğunu belirterek, aşkınlık ve arınma hissiyatını layıkıyla aktarılabileceğine inanıyor. Bunda Türk ve dünya sineması için bir ruh olarak gördüğü Semih Kaplanoğlu’nun Süt-Bal-Yumurta üçlemesinin katkısı çok büyük. Burası az da olsa Andrei Tarkovsky’den bahsetmenin tam yeri. Az diyorum zira kitapta onun kendisinden, sanat görüşünden ve eserlerinden epeyce bahsediliyor. Yazar için sinema ondan öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılıyor. Her filminin ayrı birer başyapıt olduğunu söylüyor ve onu bir hakikat arayıcısı, bir İz Sürücü, hatta bir derviş olarak niteliyor. Tüm bunlara rağmen bizde mevcut bulunan irfânî nefes sayesinde Tarkovsky’nin filmlerinde haykırdığı arayışı yakalayabileceğimize ve hatta aşabileceğimize inanıyor. Kitabı okuyunca kendisine hak vermemek elde değil. Sonuçta kitabın bir yanında “Sanat, eğer Allah’ın bilinmesi için bir gayrete hitap etmiyorsa, boş bir uğraştır” diyen Gülşen; diğer yanında “Tanrısız bir sanata inanmıyorum diyen” Tarkovsky bulunuyor.

    Velhasıl, İbn Arabî ve Tarkovsky’yi, Mevlâna ve Deleuze’ü, Dostoyevski ve Kaplanoğlu’nu, Gide ve Bauman’ı, İzutsu ve İbn Sinâ’yı ve çok daha fazlasını aynı yol üzerinde bir hedef uğruna ilerlerken görmek hemen herkesi heyecanlandırır kanısındayım. Bu isimlerden de anlaşılacaktır ki kitabı okuyan her kim olursa olsun kendine katkı sağlayacak bir şeyler bulabilir. Sinema izleyicisi yahut edebiyat sevdalısı değilseniz bile sadece fikir harmanında yuvarlanmak ve en önemlisi bir şeyler hissetmek için bile okunmalı. Tabii bunlarla iç içeyseniz çok daha fazlasını yaşayacaksınızdır.

    Burada bir parantez de Yusuf Kaplan’a açmak gerekir. “Yazmak, kor gibi bir ateşi içimizden çabucak atmak iştiyakı” diyen Enver Gülşen’i bu kitapları (Birinci kitap Sinemanın Hakikati, ikinci kitap Hakikatin Sineması. Kitapların isim babası da Yusuf Kaplan’ın ta kendisidir.) çıkarmasına yol açan Kaplan’a teşekkür etmek bir borçtur. Ek olarak, prologda Enver Gülşen'in Mantıku’t-Tayr ve Stalker paralel okumasını içeren kesitler takdire şayan bir iş. Her İz Sürücü’nün derinden etkileyeceğine inanıyorum. Ayakta alkışlanası, tekrar tekrar okunası.

    Sözün özü, sinemaya, edebiyata, şiire ve tümüyle sanata farklı bakmamı sağlayan, daha doğrusu sahih bir bakış açısı edinmemi sağlayan bu eser benim fikriyatımda temel taşı mahiyetinde bir yer edindi. Ne vakit kitaptan bir konu açılacak olursa ve ben bundan bahsetmezsem eksik bir konuşma olur benim için. Herkese tekrar ve tekrar tavsiye ederim.
  • 126 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ama şimdi bir daha yapmam dediğim şeyi neden yapıyorum ki?

    Klasiklerin okunma süresi uzun olmamalı ancak ben dört haftada yazılan Genç W. Acıları’nı on günde okudum neden tabi ki kpss yüzünden.

    Şimdi bu kitap hakkında bayağı uzun yazı yazacağım, ne zamandır okumak istediğim kitaplardan birisiydi, ilginç lüzumlu- lüzumsuz bilgiler de vereceğim ve birkaç kitaba da göndermelerde bulunacağım.

    Öncelikle ben bir kitaba başlamadan önce tabiri caizse huyunu suyunu araştırırım, öncelikle yorumlara bakarım, ardından kitabın önsözü, arka kapağı dâhil her yerini okurum sonra yazarın hayatını ve anlattığı konularda tarihsel ve coğrafi bilgi varsa onları araştırırım ve en önemlisi de filmini izlerim.

    Kitapların filmi ya da kitap olmayanların filmi, sinema hakkında birkaç kelime yazmam gerekli. Her ne kadar kitap okusak da filmlerden, tiyatrodan, beyaz perdeden uzakta olan bir sanat, edebiyat ve kültür anlayışını kesinlikle kabul etmiyorum. Hani bir söz var ya çok kitap mı okuyan her şeyi bilir yoksa çok gezen mi diye bunun yanına üçüncü sorulacak soru da çok film izleyen de demek gerekli ki üçü birden eksik olmaması her şeyi olmasa da birçok şeyi bileceğimizden eminim.

    Genellikle kitapların akılda daha iyi kalması için onları okuduktan sonra çekilmiş dizi ya da filmleri de izlemek gerekli sonuçta göze ve kulağa aynı anda hitap edilenler daha akılda kalıcı oluyor.
    Anca bazı kitaplar var ki mutlaka kitaptan önce filmi izlenmesi gerekli; mesela “Yabana Doğru” kitabı okunmadan mutlaka filmi izlenmeli. Aynı şekilde “Genç Werther’in Acıları” nı okumadan da izlenecek film; “Goethe’nin İlk Aşkı” filmidir. Bu film izlenmedikçe kitap hem sıkıcı oluyor hem de ‘ne anlatıyor bu’ diye düşünceler başlıyor hele de benim gibi işler güçler,derslerden dolayı 2 3 günde bitirmeyecekseniz kitabı.

    Biraz “Goethe’nin İlk Aşkı” filminden bahsedeyim. Bu filmde Goethe, ilk aşkı olan ve kitapta da adı geçen Lotte’yi ve onunla nişanlanmış Albert’i anlatıyor. “Genç Werther’in Acıları”nı nasıl yazdığını, hukuk öğrenimini, edebiyatla ilişkisini anlatıyor. Gerçekle film arasındaki farkları ise ; edebiyat tarihçilerine göre ilk aşkı tabi ki Lotte değil 10 yaşlarından da bir kıza aşık oluyor sonraki yaşlarda gene başka kıza malum çapkın galiba bu Goethe :) tabi bence orta yol olan gençlik bilişsel zamanında aşık olduğu ilk kız Lotte. Filmde Lotte karşılıklı hem de bayağı karşılıklı sevgi besliyor Goethe’ye, ancak gene edebiyat tarihçilerine göre Lotte gerçekte hiç yüz vermiyor. Bunun gibi şeyler..

    Ardından bu kitabı okuyan iki yüz bin kişi galiba intihar etmiş. İntihar edenlerin cebinden bu kitap çıkmış. Böylece bu kitap bir süre yasaklar listesinde tutulmuş. Ardından Goethe, kitabın sonuna bu adam gibi olmayın notunu düşmüş.

    İntihar konusunu da inceleyecek olursak, aylar önce okuduğum Stefan Zweig’in “Bir Çöküşün Öyküsü”nü incelemiştim ve orda yüceltme diye bir konudan bahsetmiştim.
    Yüceltme Frued’in savunma mekanizmalarından birisi. Mesela sizin içinizde savaşçılık var kavga var bu kavgayı toplumun dışlamayacağı şekilde farklı yönde kullanmak istiyorsunuz ve boksör oluyorsunuz. Buna Yüceltme diyoruz. Zweig’in romanı intiharla bitmişti. Demek ki içinde bir intihar isteği var ve bunu yazıya geçiriyor. Ancak maalesef nasıl bir psikolojik bozukluk var ise egonun savunma mekanizmasından biri olan yüceltme fayda etmez ve Zweig intihar eder. Aynı şekilde Goethe’de de olduğunu düşünüyorum. Ki kendisi dahi bu kitabı yazarken kaç kere hançerini karnına saplamaya çalıştığını söyler. Ancak egonun savunma mekanizması Goethe’de işe yaramış. Neyse ki yaramış sonraki önemli eseri olan Faust’u yazmaya başlamış. Ayrıca Goethe burada kendi adını yerine takma olarak Werther adını kullanıyor. Filmde evli bir kadına âşık olan arkadaşının durumunu, Werther’in sondaki durumuyla birleştirerek anlatıyor.

    Bu arada psikolojide de vardır, sıkıntılarınız varsa bunları kâğıda yazıp yırtın atın diye böylece karşı tepki yöntemiyle sıkıntılar azalacaktır. Tabi şunu söylemeden geçmeyeceğim; hepimiz burada alıntı paylaşırken, yazarken, bir şeyler karalarken kendimizi buluruz o yazılarda. Bu kitapta da söylediği sözler Goethe’nin bizzat hayatının alıntıları olduğunu düşünüyorum. Ve kitapta da öyle bir coşkulu anlatım var ki okudukça heyecan basıyor insanda, hayatta okudukça heyecan basan bir bu Genç W. Acıları’nı tanıdım bir de “Uçurtma Avcısı” kitabını.

    Son sayfaları da aslında tam “Ölü Ozanlar Derneği”nde hani öğrenciler gidip ozanlardan şiirler söylüyor ya işte tam o şiirler yerine bu yazılar olsa oldukça güzel olurdu.

    En son değineceğim konu ise, Goethe biraz olayları geliştiriyor, hayal kuruyor, yeniden betimliyor kişileri ve olayları –Leyla ile Mecnun dizisindeki son sahnedeki gibi, Mecnun odada hayal kuruyor ya- kurguluyor böyle olursa böyle olur gibi günlük tarzında yazılmış klasiklerin başyapıtlarından biri haline gelen eserini bize sunuyor. Bu eseri bir kere değil de iki üç kez okunabilir, Napolyon bile yedi kez okuduysa neden biz de okumayalım ki :)