Hayatı boyunca bir defa da olsa köy tecrübesi yaşamış bir çocuğun sanırım en büyük kâbusu, kendi ağırlığından çok daha fazla, içinde yün olduğu iddia edilse de o yaşlarda “beton” olarak
algılanan atlas yorganlarda uyumaktır. (Tabii bir de bunun ekürisi vardır: 2 metre uzunluğunda, gene taştan yapılmış yastık.)
Soğuk kış gecelerinde ya da yaz aylarında “buranın gecesi serin olur” diyerek üste örtülen bu yorganların içine girildiğinde naftalin kokulu buz gibi bir hava sizi karşılar. Yorgandan verim alabilmek için önce sizin onu ısıtmanız gerekmektedir. Aa, unuttum, aslında yatağa girmeden önce nasıl yatacağınıza dair plan yapmalısınız, zira içine girdikten sonra manevra kabiliyetsizliğiniz deli gömleğinde bile yoktur. Sanki bir mafya beni kaçırmış ve işkence aleti olarak da bu yorganları kullanıyor zannederdim. Bu yorgan mafyasının üyeleri de babaanne, anneanne, anne, hala, teyze gibi en yakınındakiler... Sabah olduğunda
ise sıcaklığından mı, korunaklığından mı, güven duygusundan mı, üstünüzdeki ağırlığın altında ezilmiş olmanızdan mı yoksa mükemmel bir uyku ziyafeti çektiğinizden mı bilinmez, bir türlü çıkmak istenilmez o yataktan. Bir anlamda Stockholm Sendromu. Çok sonradan anladım “Yattım Allah taş gibi, kaldır beni kuş gibi” çocuk duasının bu tecrübeyi yaşamış olanlar tarafından çıkarıldığını...
Ve yıllar sonra Mitolojiye merak saldığımda fark ettim ki, Zeus tarafından omuzlarında gökkubeyi taşıma
cezası verilen Atlas’ın çocukları da atlas yorganı taşımakla cezalandırıldı. Yani aslında hepimiz Atlas’ın çocuklarıyız..