Yemekten sonra Helena, evin verandasında oturup denize doğru dalgın dalgın bakarken derin bir nefes aldı. Sonra da Rumca bir şarkı söylemeye başladı. İzzet sonuna kadar dinlediği bu güzel ama acıklı şarkının sözlerini anlamasa da hikâyesini merak ederek sordu:
“Bu şarkı oldukça acıklı bir hikâyeye benziyor.”
Helena’nın gözleri geçmişe dalmış gibiydi. Sessizliği bozarak konuşmaya başladı:
“Size Girit’in eski zamanlarından bir hikâye anlatmak istiyorum. Bu hikâye, her duyduğumda içimi acıtır. Bu şarkı da onlara yazılmıştır...”
İzzet merakla ona döndü. “Neymiş o, kimmiş onlar? Anlat, Helena!”
Helena, dudaklarında acı bir gülümsemeyle devam etti:
“Yıllar önce, burada bir köyde yaşayan güzel bir Rum kızı vardı. Adı Eleni’ydi. Köyün en güzel kızıydı. Gözleri masmavi, saçları altın sarısı... İnsanların yüreğine dokunan bir gülüşü vardı. Bir gün, köyün yakınındaki bir tarlada çalışan Mehmet adında bir gençle karşılaştı. Mehmet, burada Müslüman bir aileden geliyordu. O da oldukça yakışıklıydı ve babası Osmanlı idaresinde memurdu.”
“Eleni ve Mehmet mi?” diye sordu İzzet, şaşkınlıkla. “Kulağa bir masal, bir efsane gibi geliyor.”
Helena hüzünle başını salladı. “Keşke masal ya da efsane olsaydı. İlk karşılaşmalarında birbirlerine âşık oldular. Her gün gizlice buluştular. Deniz kenarında yürüyüşler yaptılar, yıldızların altında birbirlerine sözler verdiler. Ama aşkları hem Eleni’nin ailesi hem de Mehmet’in ailesi tarafından öğrenildiğinde işler değişti. Aileler bu aşkı kesin bir şekilde reddettiler. Din farkı, kültür farkı… Bu farklar onların birlikte olmalarını imkânsız kılmıştı.”
İzzet derin bir iç çekti. “Yazık... Peki ne yaptılar?”
Helena gözyaşlarını saklamaya çalışarak devam etti:
“Eleni ve Mehmet her şeye rağmen birlikte kaçmayı planladılar. Eleni’nin ailesi onu