Yorum

Bahadır isimli okurun asıl gönderisini gör
Bu evde neler olduğunu anlamak zorundaydım artık. Bir dedektif edasıyla etrafı incelemeye başladım. Gözlerimden önce kedi duyularım devreye girmişti bile. Ama dürüst olmak gerekirse, önce şu aç karnımı doyurmam gerekiyordu. Sofranın ne kadar zengin göründüğünü söylemiştim. Sadece yemekler değil, masanın düzeni bile insanın iştahını açıyordu. Gümüş çatal bıçaklar, kristal bardaklar, hâlâ ince ince tüten tabaklar… Karidesler, ıstakozlar, etler… Hepsi sanki birkaç dakika önce hazırlanmış gibiydi. Ama sonra bir şey fark ettim. Bu sıcaklık… insanların ölüm şekliyle hiç uyuşmuyordu. Şöminenin başında donarak ölmüşlerdi. Öyleyse yemekler neden hâlâ sıcaktı? Kulaklarım yavaşça gerildi. İşte tam o anda gözüm masadaki boş sandalyeye ilişti. Orada duran tabağı ilk bakışta fark etmemiştim. Burnumu havaya kaldırdım. Hayır… mümkün değildi. Bu… Benim en sevdiğim kedi mamasıydı.
Yavaşça yürüdüm. Hem de bir kedinin yalnızca avına ya da korkusuna yaklaşırken yürüyebileceği kadar yavaş… Tabağa doğru iyice yaklaştığımda tahmin ettiğim şeyin doğru olduğunu anladım. Evet, buydu. Bu kokuyu ve bu muhteşem görsel şöleni dünyanın neresinde görsem tanırım. Çünkü bazı tatların ruhu vardır. Ve bu koku, yalnızca ruhların mutfağından çıkabilir. Ateşi hiç sönmeyen o tek mutfaktan… Bu yemek kesinlikle o kusursuz tatların doğduğu kadim ve gizemli ocakta pişirilmişti. Mırrr… şu an boğazımdan yükselen mırıltılarımı duymanızı isterdim. Odanın havası bile değişmişti sanki. Ve ben, bir kedinin insan olmak istemeyeceği kadar kusursuz bir hazla baş başaydım. Kokusunu aldığım anda bıyıklarım yine istemsizce titredi. Burnuma yayılan sıcaklık yalnızca açlığımı değil, içimde saklı duran ilkel bir şeyi de uyandırmıştı. Bu… dünyada nadir bulunan türden bir mamaydı. Denizin en derin yerlerinden çıkarılan yağlı beyaz ton balığı… Evet, bu tadı biliyordum. Lif lif ayrılan etlerin üzerindeki parlak yağ tabakası, tütsülenmiş somonun ağır kokusu ve tereyağında çevrilmiş karidesin sıcaklığı birbirine karışıyordu. Günlerce marine edilmişti. Bunu anlayabiliyordum. İçine yalnızca insanların değil, kedilerin bile kolay kolay tadamayacağı otlar, yoğun balık yağları ve birkaç damla kedi nanesi özü karıştırılmış olmalıydı. Çünkü bu koku mideme değil, doğrudan zihnime vuruyordu. Hayatım boyunca buna benzer bir şeyi yalnızca bir kez tatmıştım. Ve o geceden sonra hiçbir yemek bana gerçekten lezzetli gelmemişti. Ama şimdi fark ettiğim başka bir şey daha var. Bu yemeği daha önce yediğimi hatırlıyordum. Fakat nerede? Ne zaman? İşte bunu hatırlamıyorum. Bu mümkün değildi. Çünkü ben hiçbir şeyi unutmazdım. Ama bu balığın kokusu, bir kedinin en keskin hafızasını bile sislerin arasına gömecek kadar güçlüydü.
Kokusunu biraz daha içime çekmeliyim… Bu tarifsiz yemeğin tadını uzattıkça uzatmalı, lezzetini tüm duyularımla hissetmeliydim. Bunları düşünürken kendimi tabağın etrafında ağır ağır dolaşırken buldum. Kuyruğum istemsizce havaya kalkmıştı. Tam o sırada gözüm evin hanımı gibi görünen kadına takıldı. Yüzündeki ifadeye bakılırsa, gördüğü ya da yaşadığı her neyse ona son sözlerini söyleme fırsatı bile vermemişti. Sanki o son cümle hâlâ dişlerinin arasına sıkışmış dudaklarının ucunda donup kalmıştı. Bu evde neler olmuştu böyle? Herkesin yüzünde birbirine benzeyen aynı ifade vardı. Bu sıradan bir korkuya benzemiyordu. Daha çok… insanın ruhunu tek hamlede susturan bir dehşet gibiydi. Buraya gelirken civarda başka bir ev gördüğümü de hatırlamıyordum. Gerçi dışarıda korkunç bir tipi vardı. Rüzgâr öyle şiddetli esiyordu ki birkaç metre ötesini bile görmek mümkün değildi. Belki başka evler vardı. Belki de yoktu. Ama nedense içimde büyüyen o tuhaf his, bu evin dış dünyadan kopmuş olduğunu söylüyordu. Masanın üzerindeki kusursuz sofranın arasında kendimden emin adımlarla ilerledim. Diğer odalara gitmek istiyordum. Fakat garip bir şekilde, bu yemekten uzaklaşmayı da başaramıyordum. Ama tam o sırada burnuma başka bir koku çarptı. Bir dakika… Bu koku da neydi böyle? Odaya ilk girdiğimde burada olmadığına eminim.
Bu evde en başından beri bariz olan şeyle şimdi yüz yüze geldiğimi hissediyordum. Kedilerin diğer dünyayla olan bağını bilmeyen yoktur. İnsanlar bunu sadece yaşlı kadın masalları sanır. Ama biz biliriz. Her ne kadar onları görüyor olsak da aramızda garip bir anlaşma vardır. Yazılı mı, değil mi bilmiyorum… Ama hiçbirimiz diğerine dokunamayız. Ve konuşamayız. Gerçi küçükken dede kedilerden dinlediğim birkaç korku hikâyesi olmuştu. Tüyleri beyazlamış yaşlı sokak kedileri, ateşi hiç sönmeyen evlerden söz ederdi bazen. İçeri girenlerin bir daha asla eskisi gibi dönemediği evlerden… Iıhhh… Şimdi bunları düşününce tüylerim istemsizce kabardı. En iyisi ben bu yemekten tatmadan önce evi iyice kontrol edeyim. Çünkü şu anda masanın üzerindeki kusursuz sofradan çok daha garip olan bir şey vardı. Bu insanların yemeklerine tek bir çatal bile dokunmamıştı. Onları bu denli korkutan şey neydi? Başımı yavaşça kaldırıp salonu yeniden izledim. Tavandan sarkan eski kristal avize hafifçe sallanıyordu. Duvarlardaki koyu renk ahşap işlemeler, şömineden yükselen turuncu ışığın altında canlıymış gibi kıpırdıyordu sanki. Şöminenin içindeki odunlar hâlâ çıtırdıyordu. Ama nedense oda olması gerektiği kadar sıcak değildi. İşte o an burnuma yeniden o tuhaf koku çarptı. Nereden geliyor bu…
Evet evet… Hayır, hayır… Bu yemeklerin büyülü olduğunu düşünmeye başlamıştım artık. Çünkü bu çılgınlık başka türlü açıklanamazdı. Ama kim kendi yemeğine büyü yapardı ki? Ya da… bunu kim yapmıştı? Bu şatoyu andıran evin içinde yaşayan başka biri mi vardı? Önce bunu öğrenmeliydim. Şu an bir fareyle bile işbirliği yapabilirdim. Hatta bu fazlasıyla işime yarardı. Çünkü fiziksel olarak giremediğim yerlere onlar rahatlıkla sızabilirdi. Farelerin dünyasında gizli geçitler vardır. Bazı kapılar yalnızca onlar için açılır. Böcekler de öyledir. Duvarların arasındaki sırları ilk onlar duyar. Ve benim bilgiye ihtiyacım vardı. Bu evin ne sakladığını öğrenmeliydim. Ben yeraltı dünyasının bu küçük sakinlerini düşünürken, farkında olmadan gümüş çatallardan birini masanın kenarına doğru ittiğimi fark etmemiştim. Çatal bir anda boşluğa kaydı. Refleksle kulaklarımı diktim. Gözlerim yere çevrildi. Metalin ahşap zemine çarpınca çıkaracağı o sert sesi bekliyordum. Ama beklediğim şey olmadı. Çatal yere düştüğünde… Sanki suya batmıştı. O yumuşak, boğuk sesi duydum. Bir anda olduğum yerde donup kaldım. Hayır… bu mümkün değildi. Çünkü ben bu eve ilk girdiğimde zemin kupkuruydu. Burnumu aşağı indirdim. Nem kokusu. Soğuk. Derin. Eski. Ne ara olmuştu bu? Evin içini ne zaman su basmıştı? Bu evde bir şeylerin değiştiğini anlamak neredeyse imkânsızdı. Sanki duvarlar, insan bakmadığında hareket ediyor gibiydi.
Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.