Yavaşça yürüdüm. Hem de bir kedinin yalnızca avına ya da korkusuna yaklaşırken yürüyebileceği kadar yavaş…
Tabağa doğru iyice yaklaştığımda tahmin ettiğim şeyin doğru olduğunu anladım. Evet, buydu.
Bu kokuyu ve bu muhteşem görsel şöleni dünyanın neresinde görsem tanırım. Çünkü bazı tatların ruhu vardır. Ve bu koku, yalnızca ruhların mutfağından çıkabilir. Ateşi hiç sönmeyen o tek mutfaktan…
Bu yemek kesinlikle o kusursuz tatların doğduğu kadim ve gizemli ocakta pişirilmişti.
Mırrr… şu an boğazımdan yükselen mırıltılarımı duymanızı isterdim. Odanın havası bile değişmişti sanki. Ve ben, bir kedinin insan olmak istemeyeceği kadar kusursuz bir hazla baş başaydım.
Kokusunu aldığım anda bıyıklarım yine istemsizce titredi. Burnuma yayılan sıcaklık yalnızca açlığımı değil, içimde saklı duran ilkel bir şeyi de uyandırmıştı.
Bu… dünyada nadir bulunan türden bir mamaydı.
Denizin en derin yerlerinden çıkarılan yağlı beyaz ton balığı… Evet, bu tadı biliyordum. Lif lif ayrılan etlerin üzerindeki parlak yağ tabakası, tütsülenmiş somonun ağır kokusu ve tereyağında çevrilmiş karidesin sıcaklığı birbirine karışıyordu.
Günlerce marine edilmişti. Bunu anlayabiliyordum. İçine yalnızca insanların değil, kedilerin bile kolay kolay tadamayacağı otlar, yoğun balık yağları ve birkaç damla kedi nanesi özü karıştırılmış olmalıydı. Çünkü bu koku mideme değil, doğrudan zihnime vuruyordu.
Hayatım boyunca buna benzer bir şeyi yalnızca bir kez tatmıştım. Ve o geceden sonra hiçbir yemek bana gerçekten lezzetli gelmemişti.
Ama şimdi fark ettiğim başka bir şey daha var.
Bu yemeği daha önce yediğimi hatırlıyordum. Fakat nerede? Ne zaman?
İşte bunu hatırlamıyorum.
Bu mümkün değildi. Çünkü ben hiçbir şeyi unutmazdım. Ama bu balığın kokusu, bir kedinin en keskin hafızasını bile sislerin arasına gömecek kadar güçlüydü.