• "Geniş dediğimiz dünya bazen insan için sanabileceğinizden çok daha fazla darlaşır ve zaman çarkı çoğu kez hiç istemeyeceğimiz bir şekilde döner."
  • Kitabın ana teması, yeni bir hikaye değildi benim için. Sırf bu nedenden keyif almayacağımı düşünmüştüm. Ama yanılmışım. Aynı konu, daha farklı bir biçimde işleniyor. Daha önce Ken Grimwood'un Zaman Çarkı kitabında olan temanın bir benzeri. Kısaca bahsetmek gerekirse, baş karakterimiz yüz yıllardır yaşamakta olan bir adam. Ama ölümsüz değil. Hikaye bu fikir üzerinde ilerliyor. Yüz yıllarca yaşamanın nasıl bir his olduğunu öğreniyoruz kitapta. Herkes yaşlanıp, bir bir ölürken, zamana meydan okumanın. Neredeyse ölümsüz olmanın insanı nasıl yalnızlaştırdığını, bir noktada insanlardan uzaklaştırmak zorunda kaldığını okuyorsunuz bu satırlarda. Sevmeye izin yok, aşık olmaya da. Zira sevdiğiniz herkes, bir gün gözlerinizin önünde ölüyor. Siz ise 439 yaşınızda, hala 41 yaşınızda görünebiliyorsunuz. Konuyu işleyiş biçimi açısından bu kitap beğenimi kazandı. Ayrıca hikayenin işlenişi de ayrı bir tat verdi diyebilirim.

    Spoiler vermeden kısaca hikaye ve konudan bahsedelim. Tom Hazard 41 yaşında bir tarih öğretmenidir. Ama aslında bu, yeni seçtiği yaşantısında, çevresindekilerin bildiği kimliğidir. Tom aslında 439 yaşındadır. Erken yaşlanma hastalığı progeria'yı da tanımlamış Dr. Jonathan Hutchinson tarafından verildiği adıyla anageria adından bir sorundan mustariptir. Bu rahatsızlık, sıradan insanlara kıyasla çok daha geç yaşlanmaya neden olmaktadır. Neredeyse her 15 yılda 1 yaş. Üstelik Tom bu duruma sahip tek kişi de değildir. Sıradan insanları mayıs sineği, kendileri gibi olanları ise albatros, kısaca alba olarak adlandıran, Hendrich adında bir adamın kurduğu Albatros Cemiyeti'ne üyedir Tom. Bu cemiyetin görevi ise kendileri gibi olan insanları bulmak ve toplumdan korumaktır. Tom'un 1600'lü yıllarda evden kaçan kızı Marion da albatroslardan biridir ve Tom hayatı boyunca her yerde kızını aramıştır ve aramaya da devam etmektedir. Tom'un eski eşi Rose ve aradığı kızı Marion, cemiyet ve Hendrich ve çalıştığı okul ve iş arkadaşı Camille ile olan ilişkilere dair, geçmiş ve günümüz arasındaki gelgitlerle geçen bir hikaye bu.

    Not: Domingo Yayınevi'nin pek çok kitabını okumuşumdur bu zamana kadar. Kendilerinde en çok takdir ettiğim noktalardan biri, kitaplarında yazım hataları olmayışıydı. Ama bu kitapta iki tane yazım yanlışı gördüm. Bu beni üzdü. Senden hiç beklemezdim Domingo.
  • Değiştiremeyeceğimiz şeyler için kendimizi kahretmeyelim.
  • Tarihin çarkı gittikçe daha hızlı dönüyor. Çocuklarımız her şeyi kendileri anlayıp öğrenmek,kendi akıllarıyla yapmak, bizim işlerimizi üstlenmek zorunda kalacaklar. Oysa düşünmek,her zaman acı veren ağır bir iştir. Onun için onların hayatı bizimkine göre daha zor olacaktır.
  • Ben ayrılıkların şairi, 
    Yalnızların ozanıyım. 
    Sen, sen masallar okurken daha, 
    Ben acıların yazarıyım.

    Haklısın, aramızda dağlar, denizler var, 
    Haklısın, aramızda uçurumlar. 
    Senin sevdaların, üç günlük masal, 
    Benim sevdalarım, Allah'ına kadar.

    Elma şekeri mi sandın aşkı, 
    Ne şiirin şiir, ne şarkın şarkı.
    Hele bir kırılsın, feleğin çarkı,
    İşte ben o zaman görürüm seni.

    AHMET SELÇUK İLHAN
  • "Sokaklara dökülmeden önce gerçekleri doğru düzgün tespit edin."
  • İlim ilim bilmektir
    İlim kendin bilmektir
    Sen kendin bilmezsin
    Ya nice okumaktır.
    x-sonsuz

    Amin Maalouf'un işbu kitabı yazması bizler için büyük bir şans. Müslüman bir coğrafyada (!) doğan katolik bir Arap'tır kendisi. Tabii bu kavrama istinaden hali haraptır da. Lübnan'da başladığı hayatına Fransa'da devam etmiştir. Kimlik bunalımlarını ya da çıkarımlarını yaparken de genellikle bu tecrübeden faydalanmıştır. Kitabın başlarında ise şunu demektedir Maalouf: ''Hristiyan olmak ve anadilimin İslamın kutsal dili olan Arapça olması, benim kimliğimi oluşturan temel çelişkilerden biridir'' Biyografisini okuduğumda karşıma şöyle bir ibare çıktı: ''Tarihsel bir kurguyla bütünlemiş romanlarında Umberto Eco ve Orhan Pamuk gibi ünlü yazarlarla benzer şekilde, ilginç tarihi olayları filozofik ve fantastik bir bakış açısıyla, masal tadında işlemiştir.'' Evet! Buna İskender Pala'yı da ekleyebiliriz sanırım. Hatta liste uzar da gider. Neyse dilimiz döndüğünce inceleyelim bizi öldürmekle tehdit eden kimliklerimizi.

    Who Am I? Ya da Türkçe sormak gerekirse ben kimim?

    Hayallerim, isteklerim, arzularım, değerlerim vs nedir? Günümüz dünyasında bunların pek bir değeri yok. Daha çok hangi dine ya da dile mensup olduğunla ilgilenen toplumlar bütününün içindeyiz. Bu mensupluk bizi altsoy sıfatı ile belli bir grubun içine sürükler.

    Amin Maalouf Lübnan'da doğmuş birisi. Bir çok örnekte Lübnan'ın sosyo kültürel özelliklerini bize aktarıyor. Ancak anlatırken fark ediyorum aynı coğrafyadan olmanın verdiği benzerlik midir nedir aynı biziz demeden edemiyorum. Biz ne miyiz? Kendinden olanlar ile kendinden olmayanların birbirine çatık kaşlarla ya da düşmancıl gözlerle baktığı bir topluluğuz. Herhangi birisi hakkında çok tanımadan ya da üzerinden çok da fazla vakit geçmeden yargılarımızı savurabilenleriz. İlk amaç hangi grubun üyesi olduğuyla alakalıdır. Eğer kendinden değilse ikincil bir amaca yer yoktur zaten. Çünkü üzücüdür ki kendinden değildir ve doğruların trenini kaçırmıştır. Küçümseler, dudak bükmeler, omuz silkmeler kol gezer bedeninde. İşte bizim coğrafyamızda kimlik, diğer dünyalı dostlarımızın bulunduğu coğrafyalara nazaran başka bir mana taşır. Bu coğrafyanın çarkı kan ile dönmekte. Kendinden olanları yüceltmek (!) kendinden olmayanları ise bazen herhangi bir silah kullanmadan yok etmek. İşte tüm mesele bu: Ya bizimlesin ya da topraklasın!

    Dünya üzerinde 211 ülke, bir çok din, bir çok dil ve birçokta akım mevcut. Bu akımların çoğu insanları amaçlar, hedefler döngüsünde gruplaştırır. Bu gruplara katılım ne kadar çok olursa hedefler de o kadar büyür. Ve her grup kendi içinde mutlak bir zehirlenmeye uğrayacaktır. Bu zehirlenmenin sonucunda grup içindeki üyeler kendilerini istemedikleri bir savaşın neferi olarak bulabilirler. Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum diyen bir insanı eskiden dışlardım. Bunu çok absürt bulurdum hatta. Şimdi ise her şey çok farklı. Aydınlandım mı? Ya da ne değiştirdi düşüncemi? Bu soruların tam anlamda bir cevabı yok benim için. Maalouf'un da dediği gibi ''Bilinçlenme gibi çok belirsiz bir olguya bir tarih koymak kolay değildir.'' Daha doğrusu insanın kendine bile itiraf edemediği durumlar var. Bunu söylerken bile bir itiraf içinde olmak huzur verdi mesela.

    Bu yıl okuduğum kitaplar içimde şu cümleyi sesli olarak tekrarlıyor: ''Ben her şeyi öğrenebilecek, elde edebilecek biriyim ancak ben hiçbir şeyi bilmeyen, kimsesiz bir hiçim.'' Bu cümle aslında kitapların içinde yer alan olguların ben de oluşan tezahürü. Cahit Zarifoğlu'nun ''hiçlik'' vurgusu, Hasan Ali Toptaş'ın ''bilmiyorum''u, Fernando Pessoa'nın ''Hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız'' demesi. Peyami Safa'nın ''olmak'' dramı işbu kitapta beni tekrar karşıladı.

    İnsanoğlu, iyi düşünülmüş ve iyi tanımlanmış kategorilere ayrılmıştır: politik görüşler, dini görüşler, cinsel yönelim, ten rengi, ... zaman zaman, dünyanın herhangi bir bölgesinde, herhangi bir zamanda bu kategorilerden biri aniden önem kazanıyor. Hazır olan formlar, seçimler ve kontenjan sınırı varmışçasına kendimizi hızlı bir şekilde bir grubun, güruhun içine atmak.

    Amin Maalouf'un bu makalesi aslında, karmaşık kimlik temasını ele alır ve doğru soruları doğrudan ortaya koyar: doğru olanın üzerinde sonsuza dek tartışmaktan ziyade, en mantıklısı, bir çok konuda mutlaka farklı görüşlerin olmasıdır. İlk adım, diğer yaşam tarzlarına bakmak ve mantığı kavramaktır. Başka bir kişinin kültürününün, düşüncelerinin, yaşayışının büyük bir bölümünü keşfetmek için, tereddütlü bir çeyrek adım bile bazen yeterlidir.

    Eğer sorular doğru bir şekilde sorulursa ancak cevaplar umarız. Bazı umutlar benim için tamamen ütopyacı görünüyor: Dünya nüfusunun üç ya da dört dilliliğe dönüşme ihtimali çok zayıftır. Çünkü çoğu azınlık kültürlerinin ve dillerinin sonsuza kadar yaşayacağı umuduna sahip değildir. Aynı şekilde, eğer birisi beni sokakta tekmeleme hakkına sahip olduğunu düşünüyorsa, yaşam tarzlarına çok saygılı olsa bile, birlikte yaşamamız kuşkusuz imkansız olacaktır. Ötekini terketmek için yaşama hakkını bırakmak, her şeyden önce, her fikirde olduğu gibi, sıklıkla tartışılan bir fikirdir. Uygulanabilirliği iseee çoook zorr.

    Kitabı Ankara kitap buluşmasında belirlemiştik. Kimin seçtiğini hatırlamamakla birlikte seçen arkadaşa teşekkür ediyorum. Muhtemelen uzun bir süre okumazdım bu eseri. Kitap başlı başına bir incelemeden oluşuyor. İncelemeyi incelemiş gibi oldum biraz. Ancak elimde ancak bu kadarı geldi. Sıcağı sıcağına yazsam daha çok şey çıkabilirdi. Muhakkak okuyun arkadaşlar ''kimlik'' konusu bireyselliği aşıp evrensel bir mesele halini almıştır. Bu karmaşayı Lübnan'da doğup kendini Fransız hisseden Katolik bir Arap'tan dinlerseniz daha iyi anlarsınız diye düşünüyorum. Türk olup, Almanya'da Türk, Türkiye'de ise Almancı sıfatı alanlar bu kimlik karmaşasını derinden yaşayan insanlardır en basitinden. Keyifli okumalar.

    Dipnot: Haa bu arada demeden edemem Maalouf'un soyu Türk'lere dayanıyormuş :)