Müptedi, bir alıntı ekledi.
23 May 01:51 · Kitabı okuyor

Söz söylemek için zamanın uygun olduğuna kanaat getirmedikçe söyleme. Çünkü o vakit hem kıymetinin hem de sözünün değeri düşer

Gülistan, Şeyh Sadi ŞiraziGülistan, Şeyh Sadi Şirazi

Hem zamanın en içinde hemde dışında yaşamalıyız o kadar çok kendimizi kaptırmamalıyız yaşamak uğruna insanları akışına bırakmak en güzeli. O zaman gerçekten mutlu oluruz gerçek değeri o anlarda görürüz

Canan, bir alıntı ekledi.
17 May 12:08 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Boş" diye düşündüğümüz uzay tamamen boş olamaz çünkü o zaman içindeki çekim ya da elektromanyetik alan gibi bütün alanların tam tamına sıfır olması gerekirdi. Bir alanın değeri ve zamanla değişim hızı bir parçacığın konumu ve hızı gibidir: belirsizlik ilkesinin dediğine göre, bunlardan birisi daha büyük doğrulukla bilindiğinde diğerini bilme doğruluğu azalır. Bu yüzden, boş uzayda alan, kesinlikle sıfır olarak saptanamaz, çünkü o zaman, alanın hem kesin bir değerini (sıfır) hem de kesin bir değişim hızının (bu da sıfır) olması gerekecektir.

Zamanın Kısa Tarihi, Stephen W. HawkingZamanın Kısa Tarihi, Stephen W. Hawking
İbrahim Ağkavak, bir alıntı ekledi.
17 May 05:43 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Phılinte:
Olabilir , ama nedir sizin istediğiniz?
Alceste:
İnsan açık yürekli sözünün eri olsun istiyorum Gönlünden korpmayan tek sözü olmasın istiyorum.
PHILINTE:
Biri gelir sevinçle ve boynunuza atılırsa,
Sizde onu elbet öyle karşılarsınız.
Boşa çıkarmazsınız inceliğini elden geldiğince, Sevgiye Sevgi bağlılığı bağlılık.
ALCESTE:
Olmaz o sizin birçoğu ortalıkta dolaşan İnsanlarınızın o aşağılık tutumları bana gelmez; Beni en çok tiksindiren şey o emret fındık kabuğuna gireyim diyenler,
Her önüne geleni şapır şupur öpenler
O Gönül okşayıcı laf ebeleri o herkesle incelik yarışına çıkanlar
Akılsızla akıllıyı bir tutanlar
Neye yarar bir insanın sizi koltuklaması
Dostluk güven sevgi sözü vermesi,
Ballandıra ballandıra sizi övmesi,
Bunları ilk rastladığı hödüğe de söylemesi?
Olmaz olmaz öyle orta malı değer
Biraz kendini biliyorsa eğer
Hiç kimse istemez o namuzsuz değeri
El alemle bir tutulduktan sonra
En şerefli insan bile ucuz şölenleri kalır
Değerli tutulmak yep tutulmak demektir
Herkese değer vermek değer vermemektir Mademki zamanın çrkeflerine daldınız
Siz inanın dışımızda kaldınız
Değer konusunda hiç ayrım yapmayan
O sınırsız hoşgörü benim harcım değil
Ben ayırt edilmek isterim başkalarından
Kısacası bana göre değil tüm insanları seven.

İnsandan Kaçan, Moliere (Türkiye İş Bankası Yayınları)İnsandan Kaçan, Moliere (Türkiye İş Bankası Yayınları)
Ayhan GÜVEN, bir alıntı ekledi.
16 May 21:15

Sone 116

mutlu birleşmesine hiçbir engel yok bence
gerçekten sevenlerin. sevgi demem sevgiye
bir döneklik yaparsa bir değişme görünce,
başka yola saparsa sevgili saptı diye:
hayır, sevgi besbelli sağlam bir nirengidir,
boraları gözler de sallanmaz, göğüs gerer,
gemilere yön veren yıldızların dengidir,
değeri bilinmeden başı ta göğe erer.
zamanın soytarısı değildir sevgi asla,
gül yüzlüler göçse de orağına düşerek
o değişmez kısacık günlerle haftalarla,
direnir ve kanatlanır mahşerin ucuna dek.

yanılıyorsam bunda ve çıkarsa yanlışım,
ne hiç kimse sevmiştir, ne ben şiir yazmışım.

William SHAKESPEARE

Soneler, William ShakespeareSoneler, William Shakespeare
Fzehrakturk, bir alıntı ekledi.
15 May 03:01 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Sone-116
Bence engel tanımaz gerçek bir aşkla
Sevmiş olanlar. Aşk demem aşka
Değişik durumlarda değişip duruyorsa,
Ya da meyil duyuyorsa bırakmaya ilk fırsatta.
Aşk dediğin fırtınaya bakar ve titremez asla;
Ah, hayır! Her daim duracak bir işarettir,
Bir yıldızdır, dönenen teknelere rehberdir,
Boyu posu ölçülse de bilinmez değeri nedir.
Zamanın oyuncağı olmaz; gül dudaklı
Ve yanaklı aşkı götürebilir sallasa zaman orağını;
Değişmez aşk kısa da sürse saatler ve haftalar,
Aşk dediğin kıyamete dek yaşar.
Eğer yanlışım varsa ve bu bana kanıtlanırsa,
Demek hiç yazmamışım, kimse sevmemiş asla.

Soneler, William ShakespeareSoneler, William Shakespeare
Dogan Özdag, Beyaz Gemi'yi inceledi.
 12 May 21:06 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Zamanın öldüremediği tek şey olan çocukluğun bu kitapla beraber sonsuza kadar yaşayacağına inanıyorum. Çocukluk; yaşamın özüdür, dünyanın hangi bölgesinde olursak olalım bu evrensel değeri yaşayalım, yaşatalım ve çocuklara güzel örnek olalım. Çocukluktan yetişme olan biz yetişkinlere düşen en büyük görev budur. (Çocukluk üzerine bir yorum)

Bukowski/ pamuk makaralarıyla oynayan küçük bir çocuğun elleri
Düş kurmakla geçti ömrüm. Hayatımın anlamı buydu, evet, yalnızca buydu. Sahnemin dışındaki hiçbir şeye dönüp bakmadım. Hayatımda ki en büyük üzüntüler, gönlüme bakan pencereyi açıp oradaki bitip tükenmez kaynaşmayı seyrederek kendimi unutmamla eriyip gitti.


   Baştan beri sadece hayalci olmayı istedim. Yaşamaktan bahsedenleri yarım kulak dinledim. Olduğum yerde olmayana, asla olmadığım şeye ait oldum hep. Ne kadar değersiz olursa olsun, ben olmamak kaydıyla her şeyi şiirsel buldum. Ben, bir tek hiçlik’i sevdim. Düşünü bile kuramayacaklarımı arzuladım sadece. Hayat akıp gittiğini hissettirmeksizin, bana şöyle bir değip geçsin istedim.  Aşktan tek dileğim, uzak bir düş olarak kalmasıydı. Tamamen gerçek dışı olan gönlümdeki manzaralarda bile hep uzaklar cazip geldi, gittikçe silinerek neredeyse ufka dek uzanan su kemerlerinde, manzaranın geri kalanında olmayan bir düş dinginliği vardı; işte bu dinginliğin hatırına sevdim onları.


   Kendime bir düş dünyası kurma saplantısı hiç terk etmedi beni, öldüğüm güne kadar da sürecek. Çekmecelerimin dibine rengarenk makaralar ya da-içlerinde bazen çekmeceye sığmayacak kadar büyük bir atın ya da filin de olduğu- satranç taşları dizmiyorum artık, ama özlüyorum.. bugün düş evrenime, kışın şöminenin köşesinde ısınırcasına, iç dünyamda yaşayan capcanlı yaratıkları diziyorum keyfimce. İçimin derinlerinde yığınla dostum var benim, her biri kendine has, gerçek, sınırları gayet iyi çizilmiş ve hep yarım kalmış bir varlığa sahip.


   Kimi zorluklarla boğuşur bunların, kimi kendi köşesinde, renkli bohem hayatlar sürer. Ticari temsilci olanlar da var içlerinde, daha başkaları kendi köylerinde, kasabalarında yaşar; şehre inerler bazen; bir gün tesadüfen karşıma çıkarlar ve kanım kaynayarak, coşkuyla bağrıma basarım onları. Ve bütün bunları düşlerken, elimi kolumu sallayarak, yüksek sesle konuşarak odamda bir aşağı bir yukarı yürürken- derin bir sevinç dolar içime, tamama eririm, neşeyle zıplarım, gözlerim parlar, kollarımı kocaman açarım kucaklamak için dostlarımı ve elle tutulur, engin bir mutluluk duyarım.


   Hayır, hiçbir hüzün var olmamış şeylerin hüznü kadar işlemez insanın içine. Gerçek zamanda yaşanmış geçmişimi düşünürken, yol kenarına atılmış çocukluğumun cesedine ağlarken hissettiklerim…Bu bile düşlerimdeki mütevazı yaratıkların gerçek olmadığını düşününce bastıran acıya, ağlarken kapıldığım heyecana yetişemez; hatta figüranlara, sahte varlığımla düşlerimde yürürken bir köşe başında ya da hayalimde bin kez inip çıktığım o dar sokaklardan birinde, bir kapı önünde, tesadüfen, bir kerecik gözümün iliştiği insanlara bile içim yanar.


   Bu yaratıklara can vermenin, ayağa kaldırmanın imkansızlığının verdiği üzüntü, düş dostlarımın, bilincimdeki yerlerinden bağımsız olarak, gerçekten var olabileceklerini bir uzama ait olmadıklarını düşününce, işte en çok o zaman Tanrı’ya karşı hınca dönüşür, kurmaca hayatımda neler yaşamışızdır o dostlarımla, hayali kafelerde ne renkli sohbetler etmişizdir.


   Benim dışımda, zerrece var olmamış, ne biçim ölü bir geçmiştir bu içimde taşıdığım. Yalnızca gönlümde gerçek olmuş, küçük köy evinin bahçesindeki çiçekler. O düş çiftlikle sebze bahçeleri, çam ormanları. Düşsel yazlıklar,  hiçbir yerde var olmamış kırlarda gezmeler. Yol kıyılarında ağaçlar, patikalar, çakıl taşları, gelip geçen köylüler….Baştan beri birer birer düştü hepsi, belleğime kazınmış bunca şey sahte bir acı doğuruyor- ben ise, saatlerimi düşlere verdikten sonra, onları düşlediğimi hatırlamakla da saatler geçiriyorum; ve gerçek, melankolik bir üzüntü duyuyorum, gerçek bir geçmişe ağlıyorum ve ciddiyetle, tabutta yatan ölü bir gerçek hayatı seyrediyorum.


Tamamen iç dünyama ait olmayan hayatlar ve  manzaralar da var. Karşısında saatler geçirdiğim, sanat değeri düşük tabloların ya da bazı renkli taş baskıların gerçeğin ötesine geçtiği bile oldu gözümde. Böyle durumlarda daha farklı, daha hüzünlü, daha yakıcı olurdu hislerim. Gördüğüm yerler gerçek olsun ya da olmasın, oralarda bulunamadığıma yanardım. Hiç olmazsa, küçücükken uyuduğum odada asılı duran o küçük gravürde, mehtabın altında uzanan ormanın kıyısına fazladan bir figür olarak çizselermiş beni. Nehir kıyısındaki o ormanda, ölümsüz ay ışığının altında durduğumu, gözlerden uzakta, bir söğüdün eğik dallarının altından kayığıyla süzülen  adama baktığımı düşleyebilseydim. O an, doludizgin düşlere kapılmamak acı verirdi. Çektiğim özlemin yüzü başka olur, umutsuzluğum ellerini başka türlü uzatırdı. Beni işkencelerle kıvrandıran imkansızlığın altında yatan sıkıntı ise farklıydı. Demek hiç birinin ne Tanrı katında bir anlamı vardı, ne de arzularımızın mantığına uygun bir şekilde gerçekleşme olasılığı- bilmediğim bir yerde- üzüntülerimi ve düşlerimi yöneten mekanizmayla aynı özden, dikey bir zamanın içinde. Demek benim için bile yoktu, hiçbir yerde yoktu düşlerimdeki cennet. Düşlediğim dostlarıma, yarattığım sokaklara asla kavuşamayacaktım demek, kendime verdiğim o köy evinde, sabahları o kargaşanın içinde, horozların ve tavukların gıdıklamaları arasında uyanamayacaktım… üstelik her şeyin Tanrı’nın eliyle kusursuzca ayarlanmış, hepsinin var olması için mükemmel bir düzenin kurulmuş olmasına, onlara sahip olabileceğim bir şekle sokulmuş olmalarına rağmen- oysa kendi düşlerim, bu eksiksiz düzene ve şekle ancak, bu zavallı gerçekleri barındıran içimdeki uzamın var olmayan bir boyutunda ulaşabilirdi.



Şu yazdığım kağıttan başımı kaldırıyorum… Vakit henüz erken. Daha yeni öğle olmuş, günlerden Pazar. Yaşamanın verdiği mutsuzluk, bilinçli olma hastalığı bedenimin tüm zerrelerine işliyor, beni bunaltıyor. Huzursuz ruhlar için adacıklar, herkesin keşfedemeyeceği, düşlerine hapsolmuş ruhlara özel, kocamış ağaçlarla çevrili yollar olsa.. Ne zor iş, yaşamaya, az da olsa kıpırdanmaya mecbur olduğumu bilmek, hayatta benim dışımda, benim kadar gerçek başka insanların olduğu gerçeğinin üzerime gelmesine ses çıkaramamak. Mecburen oturmuş, ruhum muhtaç diye, bunca şeyi yazıyorum- ve bunu bile yalnızca düşlemekle, kelimelere, bilince başvurmadan, silikleşmiş, ezgili yeni bir ben yaratarak ifade etmekle yetinemiyorum, oysa içimdekileri gerçekten dillendirdiğimi hissedebilsem gözlerim dolardı, kendi benliğimin yamaçlarından usulca, büyülü bir ırmak gibi akardım, bilinçdışına, Tanrı dışında hiçbir anlamı olmayan uzaklara doğru.

Aziz Erdoğan, Kazan Töreni'yi inceledi.
28 Nis 00:03 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

İnceleme accık spoiler içerebilir.

Merhaba 1K Ailesi. Bir incelemeyle daha karşınızdayız. Ve usta yazar Aziz Nesin'i okuduk bu günlerde. Nereden baksanız 10 yıldan fazla süredir Aziz Nesin okumadım. En son ilkokulda okumuştum. Ben de Çocuktum adlı kitabıydı. Hiç unutmam, okurken ne de çok gülmüştüm. Aradan geçen bunca yıl daha hevesle okumama sebep oldu aslında. Daha bi merak ettim. Acaba küçükken okuduğum kitap gibi mi hâlâ dedim. Bakalım öyle mi? Hadi incelemeye başlayalım.

Kitabımız bir öykü kitabı. 24 adet birbirinden güzel, sağlam öyküler. Nasıl sağlam olmasın ki, kalem sağlam bi kere! 24 öyküyü tek tek anlatmayalım ama 4- 5 öyküyü şöyle üstten bi anlatalım. Kalan 19'unu da okuyanlar görsün. :)


İlk öykü, Kazan Töreni. Kazanın töreni mi olurmuş dediğinizi duyar gibiyim. Ben de öyle dedim ilk. Kazanın töreni mi olur? Olurmuş. Adaşım burda diyor ki, ülkemizde eften püften şeylerin bile törenleri yapılıyor. En önemli konular, detaylar göz ardı edilirken; en küçük şeyler için tören düzenleniyor diyor bize. Bu öyküde bir kazanın açılışı var. Ama kim takar kazanı. Herkes törene gidip bir şeyler yemek derdinde. Kazan mazan bahane! Gerçekten de öyle değil mi? Nesin burda insanımızın törene gitmeyen, gitse bile çıkarları uğruna gittiğini anlatıyor. Ne de güzel anlatıyor.

Bir diğer öykümüz Kedi Neden Kaçtı? Başlarken dedim ki kendime Aziz Baba kediyi bile öykü yapmış. Ama ne yapmış! Bir adam yanından hızla geçen bir kedi görüyor. Ve kedinin neden evden kaçtığını bir flashback gibi geriye dönüp anlatıyor bize. Bir müsteşar var. Morali bozuk. Nasıl rahatlayacağını düşünüp duruyor. Adamlarını çağırıyor. Deyim yerindeyse hatalarını arıyor bir bir. Rahatlayacak ya güya, azarlaması lazım tabi. Adamların hiçbir açığı yok ama kendisi bir açık yaratıp adamları fırcalamayı iyi biliyor. Müsteşarımız rahatladıktan sonra çıkıyor işten. Dönüşte tramvaya biniyor. Tramvayda bir biletçiyle karşılaşıyor. Ama tramvay ağzına kadar dolu. Parayı inerken veririm diye üsteliyor ama biletçi şimdi vereceksin diye diretiyor. Küçük bir gerginlikten sonra biletçi morali bozuk bir şekilde eve dönüyor. Onu gülerek karşılayan karısına "utanmıyor musun kocana gülmeye?" deyip basıyor dayağı. Bunları gören kedi de kaçıyor evden. Nerden nereye de mi? Müsteşarın morali bozuk olmasa ne yanındaki çalışanlar fırça yiyecek, ne biletçi ile tartışacak, ne biletçinin karısı dayak yiyecek ne de kedi evden gidecek. Işte bizim insanımız! Zaten Aziz Baba hikayenin içindeki şu cümlelere özetliyor her şeyi:

"Her ne olursa olsun insanlar rahatlamak zorundadır" ve "Her şeyin, her işin bir nedeni vardır."


Geçelim 3. öykümüze. Hem Çal Hem Oyna!
Bir adam elinde megafon bas bas bağırır. Tiyatroya gelin diye. Ama millet gitmez çünkü Milli Cemaat Partisi'nin lideri konuşma yapacaktır. Uygun yer bulamayınca konuşmayı lokantada yapar. Kısa bir konuşmadan sonra cemaat döner ve "Birazdan benim ses kayıtlarımın olduğu plakları dinleyeceksiniz" der. Plaklar takılır. 1 2 plak iyi birkaç vaatle, güzel sözle iyi gitse de ardından oynak parçalar girer. Yaşlısından gencine herkes halaya tutuşur. Parti lideri plağı değiştirtse de kimse dinlemez onu. İlle o plak. Herkes halaya kaldığı yerden devam eder. Halay sonunda lider "görüyorsunuz sırf biz iktidar olmayalım diye plaklara oyun havaları eklemişler. Böyle demokrasi olmaz" der. Ama gelin görün ki halkın çoğu o partiye oy verir ve ekler:

"Düğün dernek canım, bir çengisi eğsükdü."

Gelelim 4. öykümüze. "Verem Olmak Lazım." Bu öyküde yeni evli bir adam önlerindeki kış için kömür almak ister. Daha önce almamıştır. Tanıdıklarına sorar nasıl alırım diye. Herkes kömür alamazsın diyip durur. Sinirlenir. Nasıl alamam diye. Gider muhtara. Ben yeni taşındım buraya, yeni evlendim kömür almam lazım. Kömür almak için şöyle şöyle belgeler getirmen lazim diyor muhtar. Daha sonra bir memurun yanına gidip soruyor. Yalnız memur kömürün sadece romatizma hastalarına verileceğini söylüyor. Adam kaynanasının romatizma raporunu getiriyor. Ama memur diyor ki artık romatizmalı değil veremli hastalara kömür veriyoruz der. Sinirlenen adam "verem olsak bile derler ki ölümlere kömür veriyoruz. Ölüyü yıkamak için suyu kaynatmaya veriyoruz diyecekler" diyip kömür almıyor. Bu öyküde bir şeyden faydalanmak için binbir cefa çektiğimizi ama yine de ona ulaşamadığımızı, ulaşmamızı istemediklerini, bizi oyaladıklarını görüyoruz.


Veee son öykümüz. "Zamanın Değeri". Abidin diye bir adam, Karaköy'e gidecek vapuru kaçırmaması lazım. 37 dk var. Nasil acele ediyor görmeniz lazım. Ama şans bu ya acelesi var diye onu durdurmayan kalmıyor. En sonunda bi de yanlış vapura binmez mi? Koşup ter içinde kaldığına mı yansın, yediği küfürlere mi ?

Zaten hep öyle olmaz mı? Ne zaman acele işimiz çıksa hep birileri engel olur.

Velhasıl kelam Aziz Baba bizi, bizim insanımızın özelliklerini yeri gelmiş alayla, yeri gelmiş güldürüyle anlatmış bizlere. Ne de güzel anlatmış. Okuyun, okutun..!