• Gücünü donanımından değil cebindekinden almaya kalkanlarda şımarıklık ve ukalalık hep vardır. Ama onlar saygın insanlar nezdinde bunların beş para etmediğini de pekâlâ anlayabildikleri ve fakat insana değer katan erdemli davranışları sergileyebilecek kapasiteye de sahip ol(a)madıkları için varlıklarını hissettirebilmek adına biraz da mecbur kalarak sadece şer üretirler. Kalpleri hakikat ışığıyla aydınlan(a)madığı için kendilerinde olanı bulunmaz hint kumaşı zannederek kibirlenirler. Ellerinden gelmez, ama dillerinden pek gelir. Kolaylaştırmazlar, ama zorlaştırmayı ayrı bir severler. Sözlerinin gücü yoktur, değeri de… Zira ağızlarından çıkan fikir ve ruh dünyalarında olanın dışa vurumudur. Değirmen taşının hep aynı yerde hep aynı şekilde döne döne kendini eritmesi misali zamanın akışı içinde zamanı değil daha ziyade kendilerini eritirler ve tüketirler. Bu sebeple ne geçmişten gelen ne de geleceğe giden bir güzellik görünmez üzerlerinde.
  • Seriyi baştan okumadım çünkü önceki kitapları özetlediği için aynı şeyleri bir 100 sayfa kadar okumanın sıkıcı olduğunu diğer serilerinden öğenmiştim. Kitaplığımda bulunca okumaya başladım. Edebi bir değeri olmadığını düşünenlerdenim ama insanın kafasını dağıtıp pozitif enerji verdiği kesin. Bazen sizi yormayacak, zaten yeterince stresli olan hayatınızdan biraz uzaklaştıracak kitaplara ihtiyaç duyarsınız. Bir oturuşta 300 sayfa okutup zamanın nasıl geçtiğini fark ettirmeyecek kitaplar.. İşte bu tam onlardan. İnsana keyif veriyor. Özellikle Zack ve Rosie beni çok sardı. Devam edebilirim bu seriye. Keyifli okumalar.
  • Kitaptan bahsetmeden önce yazar hakkında bilgi vererek başlayacağım ve incelememi de okuduğum diğer kitaplarıyla kıyaslayarak gerçekleştireceğim. Bu sırada kitapların içeriğinden sözetmem gerekecek ve bununla ilgili de gerekli uyarıyı yapmış olayım.

    Öncelikle Tanpınar (benim şahsi görüşüm) Türk edebiyatı konusunda karşıma çıkan en derinlikli, en büyük eserleri yazan, üstelik de bunu kitaplarını okuduktan sonra hiç şüphesiz korkmadan söyleyeceğim bir yazardır. Zaten o bu usta romanlarla kalmamış, ileride okuyacağım hikayeleri, denemeleri, edebiyat incelemeleri, şiirleri ile de edebiyatımızda her türde tanınmış adamdır. Ne yazık ki unuttuğumuz veya gerekli değeri vermediğimiz bu eserleri yazan Tanpınar gibi edebiyatımızın her dalında uzmanlaşmış kişilere çok nadir rastlarken, son 26 senelik edebiyatımızın da YERLERDE SÜRÜNDÜĞÜNÜ maalesef üzüntüyle görmekteyiz. Postmodernizmin kuşatması altında her türlü gerçeklikten kopmuş, iki kelimeyi yan yana getiremeyen, anlatım bozukluklarıyla dolu metinleri karşımıza edebiyat harikası olarak çıkaran piyasacı güçlerin mahvettiği bu sanat dalı, zamanında Tanpınar gibi ustaları bünyesinde barındırdığı için, onların yüzü suyu hürmetine ayakta durmaktadır! Vedat Türkali, verdiği bir röportajda ''Sanatçı ya iyi olmalıdır, ya çok iyi olmalıdır, ortada kalırsa sanatçı olmaz'' demişti. Oysa şimdi ortanın altında kalan sözde yazarların ustaca kullanılan pazarlama teknikleriyle sanatımızı işgal ettikleri ortadadır. Ama o yazarların ve o kitapların, Tanpınar'ı bilen, okuyan bir kişi nezdinde hiçbir değeri yoktur, bunların hepsinin dolandırıcılık olduğunun farkındadır. Buna da Tanpınar okuyucusunun imtiyazı diyelim. Gerçekten o dönem yaşamış yazarlarımız bizim şu durumumuzu ve düştüğümüz noktayı görselerdi, acaba ne derlerdi? (Kusura bakmayın, Tanpınar okuduktan sonra sağa sola çatmadan olmaz :D) Konuyu fazla dağıtmadan en sevdiğim yazarı daha derinlemesine inceleyelim.

    Tanpınar'ın eserlerinde ortak temalar hiç kuşkusuz yıkılan hayaller, kavuşamayan aşıklar, karakterlerin ve dönemin huzursuzluğudur. Daha çok da dönemin huzursuzluğu, yabancılaşma. Çünkü o bence bir ''kesit yazarı''dır. Bunu neye göre söylüyorum? Huzur, SAE, Sahnenin Dışındakiler kitaplarına dayanarak edindiğim izlenimlere göre. Kesit yazarı dememin sebebi ise, mutlaka karakterler üzerinden belirli zaman kesitlerini ele alarak elde ettiği bu parçaları birbiriyle kıyaslamasıdır. Bunu bize sanki bir veya birkaç karakterin olayıymış gibi anlatırken, halbuki arka planda dönemi anlatmakta, bu zaman dilimlerini kıyaslamaktadır. Bundan dolayı anlattığı karakterlerden biz sanki onların duyguları ön plandaymış zannederiz. Halbuki dönem anlatılmaktadır. Örneğin Huzur'daki Mümtaz, kendi geçmişiyle ve o geçmişin yarattığı ıstıraplarla kavrulurken, bu Mümtaz'ın sorunu değil, o dönemde yaşayan Türk aydınının bunalımıdır. Benzer şekilde SAE'de de, Hayri İrdal'ın peşine takıldığı Halit Ayarcı'nın maceracı fikirleriyle ani yükseliş ve düşüşü, kendi talihi ya da hatıraları değil, cumhuriyetten önce ve sonra toplumumuzun aldığı durumdur. İnsanların şahsi hayatları(anı, hatırat biçiminde) üzerinden topluma mesaj göndermesinin, Sahnenin Dışındakiler kitabını okuduktan sonra Tanpınar'ın romanlarının tipik özelliği olduğuna iyice emin oldum.

    Benzer bir durumu aynı şekilde esas konumuz olan Sahnenin Dışındakiler'de de gördüm. Cemal Bey'in anıları vesilesiyle işgalden önce ve sonra İstanbul'u anlatan nefis bir eserdir. Böylelikle Tanpınar'ın sadece yazar olduğuna değil, aynı zamanda mükemmel bir sosyolog, psikolog olduğuna da hükmettim. Onun gerçekliği dolaylı yoldan aktarması da bende ayrı bir tat bıraktı. Cemal'in işgalden önce İstanbul'da geçen çocukluk yılları, bulunduğu mahallede ve tüm İstanbul'da toplumun dışarıya kapalı vaziyetini, adeta sıkışmışlığını anlatır. Aynı zamanda şehrin mimarisine kadar yansıyan siyasi hadiselerin merkezi olan İstanbul, sahnenin içidir. Ortaya çıkan her siyasi hadise, ilk önce İstanbul'da vuku bulur, sonra Anadolu'yu etkiler. Hadiselerle çalkalanan İstanbul'da Osmanlı'nın diktatörlük havası esmekte, muhalif yazarlar(Ekrem Bey gibi) tevkif edilmekte veya sürülmektedir. Fakat Cemal'in İstanbul'dan babasının tayini hasebiyle 6 senelik ayrılması, birinci zaman kesitini sona erdirir. Dönüşünde ise Cemal, büyük bir sürprizle karşı karşıyadır. İstanbul işgal edilmiş, gene benzer bir diktatörlük havası esmekte ise de, eski İstanbul'dan eser kalmamıştır. Çünkü artık İstanbul sahnenin dışıdır. Bu sefer hadiseler Anadolu'da gerçekleşmekte, İstanbul'u ise etkilemektedir. Çünkü artık esas milli mücadele Anadolu'da olup, İstanbul ise seyirci kalmaktadır. Bu dönüşümde İstanbul Hükümetinin hainliğinin, menfaat peşinde koşan devlet adamlarının ve savaş zenginlerinin(İbrahim Bey gibi) payı çok büyüktür. Seyirci kalmaktadır dedim ama kitapta böyle denilmesine karşın İstanbul halkının büyük çoğunluğunu yiyip bitiren sefalet ve yoksulluk içinde nasıl teşkilatlanarak Anadolu'daki mücadeleye destek verdiğini de göz ardı etmemek lazım gelir. Nitekim Cemal de gelir gelmez, etrafını milli mücadele şuuruyla yanıp tutuşan tanıdıklarının sardığını görür ve o da bu uğurda mücadeleye katılır. Büyük bir kısmını çocukluk yıllarından bildiği bu tanıdıklar, sanki o zamanlarda bu anı bekliyormuş gibi her biri kendi köşesinde iken, şimdi ortaya çıkmış ve mücadeleye atılmışlardır. Ancak Cemal Bey'in uğraştığı sadece bu meseleler olmaz. Cemal Bey aynı zamanda çocukluk aşkı Sabiha'ya da özlem duymaktadır. Sevmeden evlenmiş olduğu Muhtar ve kendi ailesinin düştüğü durum, Sabiha'yı bu 6 senede perişan etmiştir. Cemal'le buluşurlar, eski zamanın özlemini ve ferdi sıkıntılarını dile getirirler. Ancak bu aşk yine de nihayete ermez(Nasır Paşa'nın öldürülmesi ve Sabiha'nın ortadan kaybolması, Muhtar'ın Sabiha üzerindeki baskısı bunda büyük etken olur), tıpkı Huzur'daki Mümtaz'la Nuran'ın aşkı gibi... Toplumsal meseleler artık Cemal'in kafasını daha çok meşgul etmekte, onu Sabiha'dan uzaklaştırmaktadır. Mümtaz'la Nuran'ın ilişkisini sona erdiren de Suat'ın ölümü olayı gibi gözükse de, bence yine benzer şekilde toplumsal meseleler, bunalımlardır. Bundan yola çıkarak Tanpınar romanlarında aşk unsurunun sadece bir motif olduğunu, onun arkasında gene toplumsal ilişkilerin bulunduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca gerek Huzur'da, gerek Sahnenin Dışındakiler'de ''Mahur beste'' ile eski musikiye ait bazı unsurların da motif olarak araya serpiştirildiğini de görmekteyiz. Böylece gene bir ferdi bunalımın başlangıcında kitap sona erer. Yine Tanpınar romanlarında görülen bu kötü sonlar da onun romancılığının tipik özelliğidir.

    Tanpınar'ın bu eserini okurken çok defa Halide Edip'in Ateşten Gömlek kitabıyla benzerlik kurdum. Aynı zamanda SAE'de işlediği yabancılaşma temasıyla da bana daha önce Abdülhak Şinasi'nin Fahim Bey ve Biz eserini hatırlatmıştı (tabi o biraz daha Tanpınar karşısında zayıf kalıyor).

    Esas konusunu Sahnenin Dışındakiler olarak belirlediğim, ama Tanpınar'ın diğer eserlerinden ve yazarlığından da bahsettiğim, ayrıca günümüz edebiyatına da bu vesileyle çatma fırsatı elde ettiğim incelemenin sonuna geldik. İncelemeyi bitirirken detaylı bir okuyucunun, özellikle Türk edebiyatı konusunda yüzeysel kalmayacak eserler okuyanların dikkatinden kaçmayan bir yazar olduğunu düşünüyorum Tanpınar'ın. Ama okuma alışkanlığını yeni edinenlerin, ya da Tanpınar'ın uzun karışık cümlelerine, eski diline alışık olmayanların daha başka eserlere yönelmeleri gerekiyor. Zira Tanpınar romanını ancak Tanpınar okuyacak adam okumalıdır.
  • "Hayat çok daha ani. Zamanın kısıtlı olduğunda her anın değeri artıyor.."
  • 40’lı yıllarda cereyan eden Nazi zulmü, Yahudi olan Anne Frank ve ailesinin de tasfiyesini gerektirir. 1942 yılında Hollanda’ya yerleşen aile, iki yıl boyunca gizli bölme kampında dehşetin ve korkunun doruklara ulaştığı bir zamanda, savaşın yüzlerine güleceği tek haberi beklerler: Irkçılığın, vahşetin, ölümlerin, diktatörlüğün, nazizmin son gününü.

    Meşum ortamlarda korkuyu iliklerinde hisseden insanların kaçış yolunun sadece ölümden geçtiğine inanabiliriz. İkinci Dünya Savaşı arşivleri bunun apaçık göstergesi olmakla birlikte dönemi konu alan filmler ve belgeseller de bunun apaçık örneği niteliğinde. Korkunun insana neler yaptırabileceğinin sınırsızlığını düşünmek mümkündür. Sarsıcı bir depremde korkudan kıpırdamakta güçlük çekenlerden, bir köpeğin kovalamasıyla can havliyle birkaç saniyeliğine bolt’luğa soyunanlardan tutarak, zorunluluğun veyahut ‘olmazsa olmaz’ın getirdiği şeyleri hayat pahası olarak bellemişizdir çoğu zaman. Acelenin kısa süreliğine getirdiği enerji patlamaları hayatın güzel anlarına nüksettiği zaman bir şeyin gerçek değerini daha iyi kavrayabileceğimizi düşünüyorum. Oyalanmanın çok kez meşgale edinildiği, tembelliğin ve vakit öldürmenin zirve olduğu şu günlerde bir şeylere ciddiyetle sarılıp, sahtelikten ve kitleden uzak, yalnızca kendisi olmayı şiar edinmiş birilerinin var olduğunu bilmek bile yeter geliyor insana… Gündemin önümüze sunduğu ve hepimizin takip etmek zorunda hissettiği, aptalca gündem dizinlerinin dayattırdığı günleri yaşadıkça, hayatın çarçabuk aktığını, 5 günün birkaç saat, 1 günü bilmem kaç dakika olarak yaşanılmasının o korkunç gerçeğine varınca, şehrin kalabalık gümbürtüsünden, nefes almak yerine her gün bir miktar ömür bırakılan bir yerden uzaklaşma ihtiyacı hiç olmadığı kadar önemli bir ihtiyaç haline gelmiş oluyor, yalnızca biraz nefes alabilmek için…

    Sarsıcı etkilerin en büyüğünün savaş olduğu kuşkusuz… Kayıpların insan ruhunda açtığı yaralar, psikolojik felce uğrayan bireylerin intiharları, ekonomik bunalımlar, açlık, ölüm makinelerden daha değersiz hale gelen insanlar, işsizlik ve en önemlisi düşünmeyi ve sorgulamayı YASAKLAYAN sistemler… 21. Yüzyılda doğmaktan memnun musunuz diye bir anket yapılsa, büyük çoğunluk olumsuz yanıt verirdi belki de bu soruya. Yaşadığı çağdan hiçbir zaman memnun olmayan insanoğlunun 30 yıl sonra ‘o eski günler’den özlemle söz ederek bugünleri gösterdiği zaman, alışılagelen bu yakınmanın tüm zamanlara ait olduğunu şaşırarak belleriz. Dünya savaşlarını, seferberlikleri, işgalleri, ölü bedenleri, zamanın getirisi olan fakirliği ve cehaleti, bir yabancının kendi toprağındaki işgalini yaşamayı kaldıramayacak olanların yaşadığı bu çağ, kendi dertlerini yaratan insanların, onların tercihi olmadan sürüklenen savaşları; milyonların ölü bedenleri görülüyorsa ve bugünlerden dem vuruluyorsa tozpembeliğin içinde yuvarlanmayı söylememizle haksızlık etmiş olmayız. Güzel hayat. Ta ki savaş çığırtkanları tarafından hazırlanan yeni bir felakete kadar…

    İnsan, kendi amacının kölesi olduğu anları hissettiğinde, bunu dile getirme, cümlelere dökme ihtiyacı hisseder. Bu cümleler hiçbir yere götürmeyen, denetimden uzak, kısa kısa, iddiasız ve saçma olsa bile. Anne’ın, -eğer hayali değilse- kendi defterine yazdıkları da bu düşüncenin ürünü. İkinci Dünya Savaşı’nın sembollerinden olan, ya da daha doğrusu sembolü haline getirilen Anne Frank, günlüklerini gizli bölme odasında tutarak, içindeki gizi, hüznü ve çığlığı, 13 yaşında bir çocuktan beklenilmeyecek cümle ve kelime zenginliğiyle; babası, annesi ve kardeşine duyduğu nefret ile, aile içinde geçen diyalogları da günlüğüne geçirecektir.

    Buram buram umutsuzluk kokan bir havada, hayat dolu olabilmenin ağırlığı zordur elbet, kenara itilmenin psikolojik getirisini aşıp bir şeylere sevgiyle yaklaşabilmek insanın kendine kabul ettirmesi en zor şeylerden biridir dünyada, sanıyorum ki. Yüreği yaşından büyük olan Anne’ın yetişkin edasındaki cümleleri, Küçük Prensvari etkisi ile gerçeğin içine çeken niteliği olduğu kuşkusuz… Küçük bir çocuğun dudaklarından dökülen kimi sözlerin saf doğruluğu çok kez söylenir. at gözlüğünü ve ön yargılarını aşan birinin 13 yaşındaki bir çocuktan bile öğrenebilecek bir şeyleri muhakkak vardır. İçten pazarlıksız olabilmeyi, saf sevgiyi mercek altına almak için bir çocuğu gözlemlemekten daha doğru bir şey olmazdı sanırım…

    “Edebiyat alanındaki denemelerinizin sizi ileriye götüreceği, kendinizi ve dünyayı daha iyi tanımanıza katkı yapacağı, yaşantı gücünüzü artıracağı, bilincinizi bileyip keskinleştireceği duygusunu içinizde taşıdığınız süre, izlediğiniz yolda sürdürün yürümenizi. Sonunda bir yazar olur musunuz bilemem ama, bunun sizi seçkin, uyanık, gözleri ışıl ışıl parıldayan biri yapacağını söyleyebilirim.” H. Hesse

    Kelime zenginliğinin şişirilmesi ve Yahudi ırkı üzerine yazılmış birkaç metin, bunları bir çocuk yazamaz artık! dedirtti ve kitabı bitirdiğimde bir düşünce uyandırdı:
    Metinlerin yeniden yazılmış olabileceği.



    Bunu söylemenin net bir kanıtı olamaz fakat abartılan bazı cümleleri es geçmeyen herkes bu durumu fark edebilir. “ki”li, “ama”lı üslup olduğu gibi geçerken, olayları trajikleştirme, Yahudiler hakkında yazarın boyunu aşan birtakım cümleler oldukça yapay, yeniden ele alınmış bir kitabı okuduğum şüphesini uyandırdı. “Kim bilir belki de dünya, insanlığın iyiliğin ne demek olduğunu dinimizden öğrenecek; onun içindir ki şimdi sıkıntılara katlanmasını bilmeliyiz. Hiçbir zaman Hollandalı ya da sırf İngiliz, yani belirli bir memleketin temsilcileri olamayız, biz ne olursa olsun Yahudi kalacağız, öyle de kalmak istiyoruz.” sf. 217- gibi orijinal metin olduğuna kendimi ikna edemediğim birçok cümleyle karşılaştım kitapta. Yahudilerin hikayesinin bir çocuk üzerinden ölümsüzleştirmek isteyen görünmez bir elin icat etmiş olabileceği gibi bir şey bu.

    Defterin bir kısmının tükenmez kalemle yazıldığı ortaya çıkar fakat tükenmez kalemin piyasaya çıkışı savaştan 6 yıl sonradır. Daha etkileyici kılabilmek, bestseller olup okunabilmesi için parçaların eklenmesi uygun görülen; bir ırkın acındırılmasında ve bir ülkenin kuruluşuna giden kilometre taşının propaganda aracı olabilmişse bir kitap, benim için değeri sadece çöptür.
  • Kitap inceleme yazısı

    Kitap adı: Zamanın sınavından geçmek
    Yazarı. : Atasoy Müftüoğlu
    Yayıncı. : Mana Yayınları
    Baskısı. : 3.Baskı/mart 2014/209 Sayfa

    Son kitap siparişim, küçük-büyük hacimli 27 adet kitaptı. 9.kitabı okuyorum ve ilk bu kitaba inceleme yazma ihtiyacı hissettim.
    Önereceğim ilk kitap bu olmadığı gibi, tek kitap da bu olmayacak. Yeni eser ve yazarlar tanıdıkça öneri listem gelişleyecek ve güncellenecek.
    Yazarın öngörüsü, objektifiği, toplumsal tavrı ve sağduyusu; yüzde yüz samimiyet ve dürüstlük mesajları içerdiğini gözlemledim.
    Cümle kurgumuz ve ifade sanatlarımız çok örtüşüyor. Her tespitini, birebir aynen kabullenmek zorunluluğumuz yok. O zaman bireysel tercih ve iradeler kısırlaştırılmış olurdu. Kaldı ki kitaplar, statik ve son noktası, belli bir tarihte konulmuş görüşler içeriyor.
    Kitabın 1.baskısı 9 yıl önce yapılmış.
    Bugünkü deneyim ve tarihsel birikimiyle tekrar baksa tespitlerine, belki bazılarını güncelleme ihtiyacı hissedecektir yazar.
    Müslümanca bir inanış, anlayış ve toplum özlemi ile yola çıkanların; yanılgılarını, çelişki ve hezeyanlarını öyle bir yalın ifadeyle gözler önüne sermiş ki, "ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi" duygusu ile okumaya devam ediyorsunuz.
    Yazarın kimliğini yıllardır bilsem de, ilk kitabını bu kadar geç okuduğum için mahcubiyetimi ifade etmeliyim. Kimbilir nice kaleminden sevgi, yüreğinden aşk dağıtan yazarları daha tanıma imkanımız olamadı.
    Takdir edersiniz ki; iki gözümüz var ve günde en fazla 12 saat yazıyla/kitapla birlikte olabiliyoruz.
    Yazar toplumsal özeleştiri ile; "soru sorma, sorgulama, düşünme, alternatif üretme" beceri ve isteğimizin nasıl ortadan kaldırıldığını irdeliyor. Sebep- sonuç ilişkileri ile, çıkış yollarını da öneriler şeklinde aktarıyor.
    Her okuyan, muhakkak yarasına sürebilecek bir merhem bulacaktır eserde.
    İnanç hassasiyeti/tercihi olmayan bir birey bile okusa, toplumun büyük bir kesimi için yapılan sosyolojik tahlillerle, bilgi dağarcığını genişletecektir.
    Sorunlar/hastalıklar çokca ve çeşit çeşit.
    Yani çok çeşitli başağrısı türleri var. Sonuçta baş ağırsa da ağrıya sebep olan etkenler değişebiliyor. Yüksek tansiyon da öyle.
    Doktor her başı ağırana aynı tedaviyi uygulamıyor, aynı ilacı önermiyor.
    Yüksek tansiyon hastaları da öyle. Psikolojik tedavi görenler de. Toplumsal, sosyal sorunlar da tıbbi hastalıklarla çok benzeşiyor. Aynı dertten muzdarip iki kişinin çözüm reçetesi farklı olabilir. Çünkü bilinç düzeyi, hayat algısı, beklentisi, eğitimi, psikolojik ve fizyolojik durumu farklı olabilir.
    Bu ihtimalleri de göz önünde bulundurarak, sabırla alternatif arayışları sürdürebilmeli.
    27 kitaptan belki de en fazla 5 adedi öncelikli listeme girebilecek. Bana düşen hepsini sabırla okumak. Çünkü hiç ummadığım bir anda ve bir sayfadaki cümle, benim için hazine değeri taşıyabiliyor.
    Sonuç olarak şunu ifade etmeliyim:
    Medeniyet öngörüsüne tam katılmayabilirsiniz fakat evrensel ve toplumsal, huzur ve barış için bu içten yürek feryadına da kulak vermeye ihtiyacımız var.
    24.08.2018
    Ali Rıza Malkoç
    #armozdeyis
  • Dorian Gray'in Portresi bence çok hızlı okuyup bitirilebilecek bir kitap değil zira her sayfası aforizmalarla dolu ve son derece felsefi bir roman.
    Olağanüstü etkileyici bir gencin -Dorian Gray- portresini yapan ressam, bu gence tapınma ölçüsünde bağlanır, hatta bu gencin sanatında yeni ufuklar açtığını söyleyerek onu aşırı yüceltir ve bu kusursuz portreyi bu gence hediye eder.
    Ressam etik değerleri olan biridir. Öte yandan ressamın yakın dostu Lord Henry ki hedonist bir bakış açısı olan, sadece şimdide yaşayan ve estetiği en büyük ahlak olarak gören bir kişidir, genci etkisi altına alarak ondaki kötücül duyguların tetiklenmesini sağlar.
    Dorian ise güzelliğinin kaybolmaması için adeta şeytanla bir anlaşma yapar ve portresi, geçirdiği ruhsal değişimler ve zamanın etkileri ile değişirken, kendisi bir vampir gibi genç kalır ve bir vampir gibi hayatın zevklerini emerken her türlü değeri ayaklar altına alır.
    Fikrimce, insanın etik kalabilmesi için bir öz denetiminin olması gerektiğini muhteşem biçimde anlatan bir kitap. Tabii nasıl anlamayı isterse insan o yönden de değerlendirebilir. Lakin bir başyapıt.