" Ben ... yım."
Bu şekilde kendini ifade etmede,
* "ben" kelimesi ayrımcılığı ifade eder. Ben ve diğerleri. Ondan sonra bölünmeler başlar. Ben diğerleri ile yarışmaya başlar. Bir bütün olarak ilerlemek değil.
Tek başına ilerlemeye kalkınca insan sinerjinin vereceği güç ve pozitif enerjinin eksikliğini hisseder.
*. "... yım." ifadesi kalıcı olmayı, değişimi reddetmeyi anlatır. Oysa her öğrenilen bilgi ile beyindeki nöronlar arasında yeni bağlantılar oluşur, bazı bağlantılar da zamanla yok olur buna bağlı olarak da kişilik değişir. Bilgi ve kişilik sürekli değişir.
Değişime, gelişmeye açık olmayan insan, aklını kullanıp ilerleyen insanların kölesi gibi kalır. Hep onları arkadan takip eder.

Eda, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okuyor

Güçsüzlüğün Sebepleri
Islâm dünyasının söz ve amel arasında iki arada bir derede bulunmasının bütün hakikati ; fuhşu ile pisliği, adaletsizliği ve pisirikligi ; ihtişamlı fakat içi boş camileriyle ; ülküsüz ve cesaretsiz büyük beyaz sariklariyla , riyakarlikla dolu islamî gösterisiyle ve dini duruşuyla,; bu dinle fakat dinsiz . Kur'an-ı Kerim 'in içinde bulunduğu bu temel karşıtlığın sadece zahiri görünümüdür ve bu Kitaba karşı olan ateşli teslimiyet zamanla onun hayata geçirilmesi gereken ilkelerin mutlak manada yok sayılması hareketiyle birleştirildi .

İslam Deklarasyonu, Aliya İzzetbegoviç (Sayfa 33 - Fide Yayınları)İslam Deklarasyonu, Aliya İzzetbegoviç (Sayfa 33 - Fide Yayınları)
Welat Che, Kırmızı ve Siyah'ı inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

STENDHAL- Kırmızı ve Siyah
Julian fakir bir keresteci nin oğludur.  babası ve kardeşleri tarafından pek sevilmez. Julian İncili iyi bilir dolayısıyla Latinceyi de. Bu nedenle zengin bir aile onu çocuklarına eğitmenlik yapması için yanına alır.  Jülyen bay ve bayan Renali'n çocuklarına eğitmenlik yapar. Julien zamanla Madam renal ile duygusal ilişkileri olur. Madam renal ilk başta Zengin ve Soylu bir aileden olması sebebiyle bu keresteci çocuğuna Bu duygularını yüzünden kendini hakir görür hor görür.  Ancak zamanla Jülyensiz yapamaz bir hale gelecek kadar aşık olur.  Julien de bayan renal i oldukça çok sevmektedir. Zamanla bu durum üzerine bay renal şüphelenmeye başlar.  bunun üzerine Julien Başka bir şehre kilisede eğitim almak üzere gider. Burada da julienin Üstün yetenekleri ve zekası dikkati çeker ve marki adında bir adamın döküman işlemlerini yapmak üzere onun yanına yerleşir. Marki julieni sever zekasını takdir eder. Ancak Julien bu Soylu ailelere karşı pek haz etmemektedir Çünkü Julien bir Napolyon bonapart taraftarı iken bu zengin Soylu aileler muhafazakar Dindar ve kilise Kral taraftarıdır.  Julien her zaman bu fikirlerini gizli tutar ve hiçbir zaman ortaya çıkarmaz Bu da Julienin ikiyüzlülüğünü daima pekiştirmesine sebep olur. Julien bu modern Asil ailelerinin içinde zamanla onlara benzeyecek kadar ilerler ve  adabı muaşeret hususlarını öğrenir. Markinin evinde Jülyen görevini gayet iyi bir şekilde yerine getirmektedir. Bir gün markinin kızı olan mathilde nin dikkatini çeker. Mathilde çevresindeki diğer erkeklerde olan yeteneklerden üstün bir yetenek görür Jülyende. Çünkü Julien fakir ama cesaretli bir insan ve o kadar da Bilgili. Giderek mathilde nin dikkatini çeker Julien.  Kısa zaman sonra Julienin de matilde'ye karşı hisleri olduğu ortaya çıkar.  Julien ve mathilde birer Aşık olurlar. Ancak mathilde bu fakir keresteci çocuğuna kendisi gibi zengin Soylu bir aileden olan bir şahsı yakıştıramıyor ve bu durumu gururunu yediremiyor bu nedenle bir iki defa ayrılıp barışma lar oldu. Bu durum julienin çok zoruna gitti. Bu iki âşık aşklarını ailesinden saklarlar ta ki bir gün mathilde hamile olduğunu anlayana kadar.  Mathilde Julien ile olan ilişkisini babası olan Markiye Açıklar ve markinin kızının  bir düşeş olma hayali yıkılır. Hayal kırıklığına uğrayan marki Julien ile matilde'ye uzak bir yere yaşamaları üzere göndermeyi planlar. Bu arada bir gün Madam renal Markiye Mektup Yazar ve Julien'nin ne kadar insafsız bir insan olduğunu kendisi ile olan ilişkisini açıklar. Marki mathildeye bu  durumu anlatır. Mathilde de Juliene... Julien durumu öğrenince Madam Renalin şehrine gider o an kilisede dua etmekte olan Madam Renalin üzerine kurşunlar yağdırır onu öldürdüğünü zanneder.
Ve orada Jülyen yakalanır hapse atılır. Jülyen Madam renal ve mathilde ile hapiste farklı zamanlarda görüşür. Julien gerçek anlamda Madam Renali sevdiğini ve ona aşık olduğunu anlar. Neticede Julien idam edilir.

Ayşe Y., Tatar Çölü'ü inceledi.
 9 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

(İnceleme yeniden yazılmıştır.)
DROGO’YA,
Tatar Çölü’nü yeniden okurken adım adım yaşadığın her ana şahitlik ettim... Sen yaşadığın kenti, anneni, arkadaşlarını ve tüm sevdiklerini “bir eylül sabahı” terk ederken yanındaydım. "Yıllardan beri hep bu anı, gerçek yaşamının başlayacağı bu günü” beklemiştin, sezmiştim bunu. Başlangıçlar her daim heyecan verir insana, heybende güneşli günlerin beklentileri, yeni dostlukların hevesleri, dolu dolu yaşanacak bir hayatın heyecanları vardı, halinden bildim… Gerçi sana hayat veren yazar “terk etmek” fiilini bilinçli mi seçti acaba?” diye bir an tereddüt geçirmedim değil. Sonra senin gidişin için sonbaharın seçilmesi, sonbaharın da ayrılığı, hüznü filan çağrıştırması da kafama takıldı, ama ben yine de umutlarına yoldaşlık etmeyi seçtim, başka türlüsü olamazdı zaten, sen öyle hayat ve heyecan doluydun ki benim başka türlü düşünmeye hakkım yoktu.
Sonra yolculuk başladı, senin kafanın içinden geçenleri duyabiliyordum yazar sayesinde.:) Yolun başında yakın olarak gördüğümüz Bastiani Kalesi’nin aslında zannettiğin kadar yakın olmadığını fark ettiğinde gözlerinde ilk hayal kırıklığını gördüm, ama önemsemedim. "Olsun, uzak olsun, ne çıkar, yollar aşılmak için değil midir?" dedim kendi kendime, sen de öyle düşünüyordun. Sonra Yüzbaşı Ortiz’le karşılaştık. Pek iç açıcı bir sohbet yaptığınızı söyleyemem. Senin heyecanlı hallerine karşın onun donuk bir yüz ifadesi vardı ve sana da pek yardımcı olmadı aslında. Sen Ortiz’e sordun: " Kalede insanın canı sıkılmıyor mu, yüzbaşım?” Ortiz’in kayıtsızca “İnsan alışıyor.” diye cevap vermesi zihninde ilk soru işaretlerinin oluşmasına neden oldu ama heyecandan bunu da çok önemsemedin.
Kaleye ulaştığında hiçbir şey hayal ettiğin gibi değildi, bunu biliyorum. Geri dönmek, bazılarının yaptığı gibi oradan ayrılmak için bir süre mücadele ettin, ama sonra yavaş yavaş alışkanlığın tatlı rehaveti tüm bedenini sardı. Alışkanlıkların Bastiani Kalesi’ni senin için aşamadığın bir hapishaneye dönüştürdü. Kanına işleyen alışkanlıklar ve monoton hayatın kendince ritmi zamanla kanına işledi. Öyle ki “kale”nden biraz uzaklaştığında onu arar, özler hale geldin.
Bir keresinde "odanda hüzünlü ve yitmiş bir biçimde, bir lambanın ışığında yatağının kenarında otururken" görmüştüm seni. "Gerçek yalnızlığın" ne olduğunu o zaman anladım. “Çirkin olmayan, tamamen lambri kaplı bir oda, geniş bir yatak, bir masa, pek rahat olmayan bir divan, bir dolap”tan ibaret odanda kendi dünyana gömülmüş bir şekilde yaşamaya çalışıyordun. Seni “bekleyen yaşamı düşünüyor, kendini bu dünyaya, bu dağlara, bu yalnızlığa yabancı hissediyordun” sanki. "Annene mektup yazmaya başladın sonra, birden kendini çocukluğundaki gibi hissettin. Yapayalnız bir fenerin ışığında, artık kimsenin seni görmediği bir anda, tanımadığın bir kalenin ortasında, evinden uzakta, bildik ve güzel şeylerin hepsinden uzakta, en azından yüreğini tamamen açabilmenin bir teselli olacağını" düşünüyordun. Olmadı, yazmak da, "saatleri unutacak kadar okumak" da, dostların da, kasabadaki küçük eğlenceler de teselli olmadı yalnızlığına. Geri dönmek de mümkün olmadı, kabullendin ve “Bastiani Kale”nin duvarlarını aşamadın, kendine yabancılaştın, hüzün, yalnızlık ve melankoli seni esir aldı. Gidenler vardı oysa, sen kalmayı seçtin. Seçim senin seçimindi. Ben yanında sessiz sedasız seni izlerken, tüm hayal kırıklıklarına teker teker şahitlik ederken, senden çok şey öğrendim. Yazarına ve sana çok teşekkür ediyorum...

Benim senden öğrendiklerime gelince: Ömrümüz aslında hep bir şeyleri beklemekle geçiyor, taa çocukluk yıllarımızdan itibaren mutlulukları beklemeye şartlandırılıyoruz adeta. Ânı fark etmek, ânın tadını çıkarmak yerine hep belirsiz olan bir şeyleri bekliyoruz ve mutluluğun o beklenilen şey gerçekleştiğinde yaşanılacağına inanıyor, bu şekilde kendimizi teselli ediyoruz. Oysaki zamanımız sınırlı ve geçen her saniye aleyhimize işliyor, hayat kaçıyor, yaşanmadan, yaşanamadan, bekleyerek geçip gidiyor. Yazar romanda metaforik bir anlatımı tercih ediyor. İnsanın hayatta heyecanını yitirmesiyle birlikte sıradanlaşan, monotonlaşan, birbirinin aynı haline gelen günlerinin onu nasıl yavaş yavaş tükettiğini, ruhunu nasıl boşalttığını anlatıyor bize. İnsana, insanlığa bir uyarı yapıyor aslında. Monotonluk bir zehir gibi girer insanın kanına. İnsan, rahatlığa, alışkanlığa esir düştüğünde bu durum onun içine kapanıp kaldığı bir kaleye dönüşür adeta. Aslında bu kalenin surlarını aşmak başlangıçta kolay gibi görünür, ama zaman geçtikçe insan daha da gömülür kendi kalesine ve sonunda içinden çıkamaz hale gelir.
Buzzati, insan ruhunu iyi tanıyan bir yazar ve romanıyla bizleri alışkanlık tuzağına düsmememiz konusunda nazik bir şekilde uyarıyor. Etrafımızda bizi bundan alıkoyan onca engel varken hayatın anlamını keşfedip kendimizi aşmak, beklemek yerine faaliyete geçip şartları değiştirmek hiç kolay değil. Ama her şeye rağmen harekete geçmek ve makus talihimizi yenmek "bizim elimizde" yeter ki bu farkındalıkla yaşamayı öğrenelim. Anahtarlar içimizde...

Not: Yazıda yer yer kitaptan alıntıları kullandım, bu alıntıları tırnak içinde verdim. Akışı bozmamak adina sayfa numaralarını belirtmedim, ancak yaptığım tüm alıntılar sayfamda mevcuttur.



BU KİTAP HAKKINDA YAZDIĞIM DİĞER İNCELEMEMİ ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA BLOGUMDAN OKUMAK ISTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...-uzerine-dusunceler/

Müzdelife Kurt, bir alıntı ekledi.
10 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

...Ne gayem ne düşüncem vardı. Zekam bütün kuvvetini, içinde bulunduğu ana sarf ediyordu. Yerinde bir cevap, keskin bir nükte bütün hakikatlere bedeldi. Böyle günübirlik bir fikir hayatının tabii bir neticesi olarak tezatlara, manasızlıklara, hatta edepsizliklere düşüyordum. İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç birşey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Hicbirsey üzerinde düşünmeye hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz...

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali (Sayfa 250)İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali (Sayfa 250)
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kar Topu: Küçük sorunlarla baş etmeyi erteleyerek onların zamanla devasa problemlere dönüştürme eylemi.

Kendini İmha Etmenin Kolay Yolları, Bill Little (Sayfa 29)Kendini İmha Etmenin Kolay Yolları, Bill Little (Sayfa 29)
Ulaş Can, bir alıntı ekledi.
13 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Fazla kalemi ve silgiyi bile sevdiklerimizden,
Kalemtıraşla çöp başına gitmeyi bile sevdiklerimizle olsun isterdik,
Ta ilkokulda bile...

Kim demiş insan dünyaya boş bir yaprak olarak geliyor?
Her bir şeyimiz tamam geliyoruz da;
Sevmeyi bile bir güzel bilerek,
Kendimizi düşünmekten zaman içinde,
Diğerlerini unutuyoruz.

Kim demiş yaşadıkça doluyoruz?
Ağırlıkları atıyoruz sadece!
Ve zamanla her şey ağırlıktan sayılmaya başlıyor...
Nitekim en sonunda,
Her türden kahrımızı çeken bedenimiz bile.

Rüya Ağacı, Ulaş Can (Sayfa 188)Rüya Ağacı, Ulaş Can (Sayfa 188)
Ayşe Tentik, Ben Bir Gürgen Dalıyım'ı inceledi.
17 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Böyle bir güzellik nasıl anlatılır, bilemiyorum ama insana insan bir gürgen ağacı üzerinden ancak bu kadar güzel anlatılabilir onu biliyorum. Neden bu kadar geç okumaya başladım ki Hasan Ali Toptaş'ı diye kendime kızmaktan alamıyorum kendimi..
Kitap aslında bir fabl ve biz bir gürgen ağacının hayatını, hayallerini, dik duruşunu, zamanla hayallerinin yok oluşunu ve sonunda ben yalnızca bir gürgen dalıyım Beşparmak Dağlarında diyecek kadar acı çekişini okuyoruz. Hasan Ali Toptaş topluma, insana ve hayata dair eleştirilerini öyle güzel yerleştirmiş ki hikayenin içine okumaya doyamıyor insan. Günümüz dünyasına, vahşetine, savaşına, acımasızlığına baktıkça insan 'Ben bir gürgen dalıyım, Beşparmak Dağlarında' diyesi geliyor insanın kuru bir dal olabilmeyi istiyor her şeyden çok..