• "Bu dünyada benlik satan ahmâktır"
    Zaralı Halil (Söyler)
  • "İtikâtın tam tut yolunu tanı"
    Zaralı Halil (Söyler)
  • Fırsat elde iken sarmadık yari
    Beni öldürmeli dövmeli değil
    Hasan Ali Toptaş
    Sayfa 129 - Everest Yayınları
  • 248 syf.
    ·3 günde·8/10
    “Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuyla babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi, gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü.” (32)

    2013 yılında yayımlandıktan hemen sonra, Toptaş’ın “Heba” adlı romanını okumuştum ve kitap hakkında Aydınlık Gazetesi Kitap Eki’nde yayımlanan bir eleştiri yazmıştım. Her ne kadar romanı çok beğenmiş olsam da, kitaptaki sözcük tercihleriyle ilgili sıkıntılarım nedeniyle romanı epey eleştirmiştim. Aydınlık Gazetesi eski tüfek yazarları bir iki hafta boyunca, ya beni yermişler ya da fikren –çok küçük bir kısmı- beni desteklemişlerdi. Hatta kitap yüzünden, devam etmeyi çok sevdiğim bir kitap kulübünden ayrılmak zorunda kalmıştım. Bazı üyeler -sanki bu eleştiriyi kitaba değil de Toptaş’ın şahsına yapmışım, ayrıca kendisinin de bu savunmaya ihtiyacı varmış gibi- benim fikirlerime katılmadığı gibi kıyasıya da yargılamışlardı beni. İlginçtir, ben Toptaş’ın kişiliğini ya da biçemini değil yalnızca romanında bana yabancı gelen birkaç sözcüğü eleştirmiştim. Neyse…

    Elimizdeki bu romanı da yine bir başyapıt! “Heba” romanında olduğu gibi bu romanda da yine muammalar var. Toptaş da aynen Fransız büyük öykücü Guy de Maupassant gibi, hikâyelerinde “enigmatik” yani hafif efsunlu ve muamma durumları romanlarına serpiştirmekten çok hoşlanıyor. Mauppassant bu işin en büyük ustalarından biriydi. Toptaş da bu kulübe katılmış gibi görünüyor…

    Hikâyemiz aslında bir aile dramı, bir yol hikâyesi, bir ses, aslında bir sürü sesten oluşan bir dram. Ankara Eryamanlar’da bir sitede oturan çekirdek bir aile; başkahramanımız yazar bir baba, sevgili eşi Seher ve dünya tatlısı küçük kızı Ayperi. Yazarın babası olan Aziz Beyin, Denizli’den bir gün kalkıp Ankara’ya protez bacak yaptırmak adına gelmesiyle başlar öykümüz. Aziz Bey, ununu eleyip eleğini de duvarına asmış eski bir şoför ve çiftçidir. İhtiyar, seksenli yaşlarının hemen başındadır, Denizli’de sevgili karısı ve tekmil tayfa akrabasıyla hala aynı kasabada yaşayan mazbut bir âdemdir. Akraba dediysem, hemen tüm soy sop aynı sokakta yan yana evlerde yaşıyorlar…

    Yazarın bir adı yok, kendisi aynı zamanda romanın anlatıcı kişisi. Erkek kardeşi Nihat var, bir de çok küçükken ölen erkek kardeşi Suat. Babasının sağlığı bozulmaya başladığında, yazarımız arabasıyla, evi ve kendisinin de doğup büyüdüğü, babasının yaşadığı kasaba arasında mekik dokumaya başlar. Kahramanımız Ankara-Denizli ve Denizli-Ankara arasında tek başına yolculuk yaparken radyosundan dinlediği türkülerle –aslında Toptaş- bize adeta bir müzik ziyafeti çekiyor. Aklıma düştü, Toptaş ile yaşıt olan İngiliz yazar Nick Hornby’nin “Ölümüne Sadakat” isimli romanını okuyanlar iyi bilir (“Hi-Fi” adıyla filme de çekilmiştir), o kitabın içinde nefis bir müzikoloji yatar. O kitabı da okurken, metinde adı geçen tüm parçaları Youtube’den bulup tek tek dinlediğimi hatırlıyorum. Aynı şekilde “Kuşlar Yasına Gider” romanı da bir Türkü Evi gibi. Toptaş’ın kaleme aldığı hemen her türküyü romanı bitirdikten sonra dinledim. Bu türkücüler arasında kimler yok (71, 90, 117, 127…): Seyit Çevik (Avluda bağlıdır yiğidin atı…), İnce Halil (İtikadın tam tut…), Hacı Taşan, Zaralı Halil Söyler (Fırsat elde iken sarmadık yâri / Beni öldürmeli dövmeli değil…), Bekçi Bakır (Buradan bir atlı geçti / Yarama bastı geçti…), Erkan Oğur, Kazancı Bedih, Neşet Ertaş (Cahildim dünyanın rengine kandım…), Talip Özkan (Havada turna sesi gelir kanadı kırma…) ve birçokları daha…

    “Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.” (194)

    Bir roman düşünün, okurken ağlamadan duramıyorsunuz. Bu konuda çok ciddiyim, kendiniz kaptırıp salya sümük ağlamanız çok olası bence. İşte o kadar iyi bir hikâye ve yerli yerinde bir kurgu var romanın bünyesinde. Muammalara gelirsek: Yazar genelde Ankara’dan Denizli’ye, Çardak’ta Maymun Dağının eteklerine kadar kendisini takip eden sütkırı bir atın, ağzından köpükler çıkararak kişnemeleri arasında babasının evine doğru yol alır. At, onun hiçbir zaman önüne geçmez, hep arkasından onu kovalar ve hiçlikten çıktığı gibi yine birdenbire hiçliğe gider. Atın gerçek olup olmadığı tam bir muammadır. Yine yazar, kasabadayken bazı bazı, mezarlık ve ceviz ağacının yakınlarında beyaz gömlekli küçük bir çocuk görür ki bunu annesine anlatmamış olmasına rağmen, çocuğu annesi de rüyasında görmüştür…

    Bu gerçekten çok iyi romanı neden ÇİRKİN KİTAP bölümünde yazdın diyenleriniz için romanla ilgili bir sıkıntımı dile getirmeliyim. “Heba” romanında da Toptaş, benim eleştirime neden olan bir şekilde, metindeki anlamlarını hiç bilmediğim yüz, iki yüz arası sözcük kullanmıştı. Bu sözcükler yalnızca Türkiye Türkçesi Ağızlar Sözlüğünde karşılıklarını bulabileceğiniz türden, bölgesel, ayrıca çok iyi tahmin edebileceğiniz gibi Toptaş’ın da doğum yeri olan Denizli’de Çal ilçesi ve civarlarında konuşulan türden sözcükler. Bu romanda biraz daha az sayıdalar. Ama yine de benim gözüme battıkları için bunların tamamına yakınını sizlerle paylaşmak istedim. Tüm bu sözcüklerin karşılıklarını Türkiye Türkçesi Ağızlar Sözlüğünde bulabilirsiniz (http://tdk.org.tr): Doluktu (21), yayan yapıldak çıkıp gelmek (29), gıcım gıcım gıcılayan zalim poyrazlar (32), omça (47), pürçekli (48), sağda solda hembembe sekiyor (58), mısmıl bir şey (60), kandak (63), gazele karışıp gitmek (65), sakurdanmış (67), çovaşlıkta yarenlik eder gibi (70), dalöğle (79), girdi geldi kapıdan (92), mıhsıçtı (105), ayan olmak (108), yedmek (115), pıtrak (125), göynümek (153), bahçedeki karıklar (158), ulanmak (161), devrisi (165), neferne (165), henge bakmaya gelmek (167), bungun ses ulam ulam geliyor (176), kaba kuşluk (176), nacak (196), dulda / kebe / deşdivan / zamanın behrinde (197), duguk (206), kelter (214), bürgü (219), karcıkmış bir sesle (214), sokurdanmak (225), yepmek (239), hıyallamak (247), sekerat anı (247). Ayrıca, belki yanlış anlamış olabilirim, ancak 172. sayfada bir dizgi hatası var: “…dil yarımı gibi…” (iki defa tekrarlanmış). Dizgi demişken, Everest’i tebrik ederim, harika bir edisyonu neredeyse sıfır hata ile basmışlar kitabı (bendeki kitap Ocak 2017, 18. Baskısı).

    Başkahramanımız yazar, Afyonkarahisar ilinin Emirdağ ilçesine bağlı bir belde olan Gömü’ye yaklaştığında, arabasını beşinci vitesten önce dörde, sonra üçe düşürür, usul usul geçer oradan. Neden mi? Romanı okuyunca anlayacaksınız sebebini…

    Son Söz

    Anadolu topraklarında son altı bin yıldır doğan tüm kavimlerin, bizlerin, Türkiyelilerin çok iyi bildiği bir deyiş vardır: “İnsanın anası ölünce yüreği, babası ölünce burnunun direği sızlar!” Hepinizin büyüklerine, Yüce Tengri’den, uzun ve sağlıklı birer ömür geçirmelerini dilerim.

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha Demirel, 31 Ocak 2017.
  • https://youtu.be/zCBl1ZpCOfs

    Zaralı Halil Söyler-Karadır Kaşların Eğmeli Değil 🌹
  • 248 syf.
    ·19 günde·Beğendi·10/10
    Kitap, gençliğinde uzun yol şöförü olan babasının yaşlılık ve hastalık dönemi nedeniyle, Denizli ile Ankara arasında mekik dokuyan yazarın dilinden anlatılmış. Babasıyla çocukluktan beri süregelen sınırlı ilişkisi, cefakar ve vefakar annesi, komşuları, akrabaları, bir kaç doğa üstü açıklanamayan olay sade bir dille anlatılmış. Kendinizden ve çevrenizden birçok şey bulabileceğiniz bu kitabı, bir haftasonunda keyifle okuyabilirsiniz. Yağ gibi akıp gidecektir. Bu yolculuklarda adı geçen halk ozanlarını ve türküleri dinlemenizi tavsiye ederim. Özellikle Zaralı Halil'den Ey Hamamcı türküsünü...
  • "Zaralı Halil, 'Fırsat elde iken sarmadık yari/ Beni öldürmeli dövmeli değil' derken vitesi beşe atıp birazcık hızlandım."