• "En iyi olan her zaman 'Zavallı Şövalye' dir."
  • Bathlı Kadının Öyküsü,nde yüzyıllar sonra Sigmund Freud’un üne kavuşturduğu bir soruya yanıt aranıyordu: “Kadın ne istiyor?”
    Öyküde, bu soruya yanıt bulması istenen zavallı şövalye, yaşlı bir kadın kendisine bu konuda yardım edinceye kadar çaresiz kalıyor. Ancak bu kadının yardımıyla o, kendisine hükmeden eşine sorunun
    yanıtını verebiliyor: Bana ve tüm topraklarıma hükmeden sen! Kadınların
    istediği tek şey egemenlik; eşlerine ve sevgililerine hükmetmek, onların sahibi olmaktır. Alison için aslında yanıt bellidir, bunu kocasının söylemesine gerek yoktur, o sadece yanıtı kocasının ağzından duymak istemiştir. Egemenlik, onun için özgür olma, doğanın kendisine
    verdiği kadınlık içinde kalabilmedir.
  • HÜZÜNLÜ BİR AKŞAM BORUSUNUN EZGİSİ İÇİN SÖZ

    Av bitti, titreyen borular
    Akşamı kovalıyor köpeklerle
    İkimiz içinse yarına kadar
    Topal Hephaistos'la nar ateşte
    Dövülecek üzünç namluları var.

    Kemikten yapışık kardeşler gibi
    Vurgun yemiş tinimle kutsal tenim
    Ah biri kanatsız ateşböceği
    Siz boğumlu deyin, ben eklemli diyeyim
    Toprak yutan arısıdır öteki.

    İki dilli yazı bulundu taşımızda
    Tapısını bire indiren Amenofis
    Gizli gizli ağlar Güneş tanrıya
    Hangimiz mutsuz kral Hattusilis
    Hangimiz ermiş mutluluğa.

    Masallar dinlerdi sevdalı Cemşit,
    Sindbad, balık gözlü Şirin, Şehrazat
    Ey sevi, Afrodit benzeri dikit,
    Kaç çeşit demir deldi Ferhat,
    Hematitta, limonit, pirit,

    Ufuk ışıkları yedi bitirdi.
    Horus'un kasrında ne aradığın?
    Bak, avutmaya geldik kendimizi
    Ah tanrıları ölmüş Amoritler kırgın
    Tahta idoller karşıladı bizi.

    Kargışlı Şahinin başıdır deniz
    Düştü mü kanlarla her akşam
    Ormanlar içinde ikimiz,
    Çıldırtan bir dumandır yaşam
    Şeytanın kandilleri ve biz.

    Kimi gün karıştırırım birbirimizi
    Dirhemler gibi kurnaz tüccarın elinde,
    Olur acıdan yoksarım kendimi,
    Eski bir şatoda demir şövalye,
    Ölmüş çoktan, boş kalmış içi.

    Hem İskender'in talihli atıyım
    Yengiler yaşadım Küçük Asya'da,
    Hem de Kıbrıs'ta satıldığım
    Kıvırcık saçlı, mağrur Romalı'ya
    Gün yüzü görmeden kömür çıkardım.

    Olmuştu bahtımın Sultanı,
    Zambaklar kraliçesi nice bir straliçe,
    Kalbim ki menhirlerdir, suskun aşkı
    Ansıtmak için dikilmiş yazıdan önce,
    Unutansa ben gene, ben zavallı.

    Ben Mesih'tim, hem Barabbas'tım,
    Kim çarmıha gerildi o gün
    Bağışlanan kimdi, karıştırmışım,
    Bugünse bağışlayan göğsün
    Kollarını açınca ben çarmıhım.

    Birdim iki oldum, iki iken bir
    Ne yalnızken birim, ne de seninle iki,
    Sevi de yalnızlık gibidir
    Var yok eder durur kişiyi
    Akşamları boru sesiyle gelir.

    Melih Cevdet Anday
  • Dikkat olay örgüsü ile ilgili özet bilgi içerir.
    Dipnot:Bendeki kitap Antik Kitap Yayınevinin baskısı, çevirisinin pek düzgün olmadığını düşünüyorum.

    Şövalye romanlarına merak salan senyör Keseda bir gün şöyle düşünür: " Soylu bir geçmişim, korkusuz bir yüreğim, adaleti temsil etmeye yeterli bir aklım var! Neden bu yiğit şövalye ben olmayayım? Zalimlere haddini bildirmekten, zayıfların imdadına koşmaktan beni alıkoyan nedir?" Kendine soylu bir isim takar 'Don Kişot'.
    Gençliğinde sevdiği köylü kıza da yakışacak 'Dulsinea' ismini bulduktan sonra zavallı atı Rosinenta ile yola çıkar. Hanları şato gibi görür, başına bir talihsizlik gelse kötü ruhlara yorar. Resmen hayatı kitaplarda okuduğundan ibaret olan fantazilerinden sayar.
    Bakar ki tek başına yollar ona zorluk çıkarmakta, kendine uygun bi seyis bulmalıdır. Temiz ve saf ancak tembel ve korkak karakterli Sanço Panzo bu iş için biçilmiş kaftan gibi görünür.
    Don Kişot'un karşısına ne zaman şövalye kitaplarında yazmayan olaylar çıksa, kahramanımız zorlanır, zira gelmiş geçmiş bütün şövalye kitaplarını okumuştur.

    Don Kişot bütün zalimlere düşman, adaletli ve dürüsttür. Kendini şövalye saymaktadır. Deliliğin ve dahiliğin arasında bi yerlerde yaşar hayatı. Don Kişot ve seyisiyle karşılaşan her insan bu ikilinin kafadan çatlak olduğunu anlar ve suyuna gider ya da onlarla alay ederek eğlenir. Hatta öyle anlar gelir ki alay eden insanlar ''Meğer bunlar deli değil, veli imiş.'' derler.
  • Genç olduğu için bir takım arzular duyuyor, etrafında muvaffak olanları görüyordu. Fakat kendisinde, kendi tâbiri ile söyleyeyim, "kadınları cezbedecek hiçbir şövalye tarafı bulunmadığı için" hiçbir kadın onunla arkadaş olmak istemiyordu. Zavallı Sabahattin! Bundan o kadar üzgündü ki kadınlarla ebediyen anlaşamayacağına dair bir manzume bile yazıp Türk Ocağında okumuştu. Bu manzume "dudaklarım bir kadın dudağına değmedi" diye bitiyordu. Kadınlara karşı kendisini küçük görmekten olacak, yaşça kendisinden aşağı olanlara bile abla diye hitap eder, onlara hep ruhunun sonsuz, engin ızdırabını anlatırdı.
  • DON KİŞOT’UN İLK MACERASI

    Mançalı Şövalye, atının içgüdüsüne itimat ederek dizginlerini serbest bıraktı. Soylu da olsa, hayvanın gideceği yer ahırının bulunduğu köyden başka neresi olabilirdi. Rosinenta’nın köye doğru yol değiştirdiğini kahramanımız da fark etmişti. Bu gidişini hayra yorarak şöyle dedi:

    - Rosinenta’m, sen benim gözümde Renand’m Bayard’mdan daha kıymetlisin! Köye doğru yönelişinde mutlaka bir sebep vardır. Bence de şimdilik işin en doğrusu, evimize dönüp şövalyelik için gerekli ihtiyaçlarımızı temin etmektir. Para, iç çamaşırları ve merhem kutusu kolay… Ama iyi bir seyisi nereden bulmalı? Papaz’la Berber bu işe asla yanaşmazlar. Baştan beri şövalyeliğe karşı olan bu adamlardan seyis olmaz…

    Düşündü, taşındı sonunda seyisliğe tam lâyık birini buldu: Sanço Panza… Bu adam, aynı köyde oturan, otuzuna yeni basmış, şişman, kısa boylu, temiz yürekli, saf bir köylü idi. Her şişman gibi, uykuyu seven, fazla çalışmaktan hoşlanmayan, midesine düşkün, neşeli biriydi… Cesareti bir parça eksikti. Ancak, bu küçük ayrıntıların fazla önemi yoktu. Neticede bu adam, kahramanımıza seyislik konusunda biçilmiş kaftan gibi göründü.

    Böyle tatlı hayallere dalmış giderken, ağaçların arkasından bir inilti duydu… İniltiler, çok geçmeden çığlıklara dönüştü. Don Kişot, atını sesin geldiği yöne doğru sürdü. Ağaçlıkların içine dalınca, meşe ağacına bağlanmış bir at gördü. Çığlıklar ondan gelmiş olamazdı…

    Dikkatle etrafı gözden geçirince, biraz ileride yine meşe ağacına bağlanmış bir delikanlı gördü. Bağıran oydu. Çığlıklar da boşuna değildi. Sağlam yapılı bir köylü, elindeki kayışı oğlanın sırtına indiriyordu. Hem vuruyor hem de öğüt veriyordu:

    - Dilini tut, gözünü aç!

    Zavallı dayağı yedikçe,

    - Tövbe efendim, bir daha yapmayacağım, diye inliyordu.

    Don Kişot, bu manzara karşısında daha fazla bekleyemezdi:

    - Be hey görgüsüz şövalye! Utanmıyor musun, savunmasız bir zavallıyı dövmeye? Atınıza binin, kılıcınızı çekin! Bunun cezasını size pahalıya ödeteceğim!

    Köylü, kargısını burnuna dayamış olan bu silahlı korkuluk karşısında, neredeyse küçük dilini yutmak üzereydi. Kendisini güçlükle toparlayıp kibarca karşılık verdi:

    - Sayın Senyör! İzin veriniz de şu tatsız gibi görünen durumu size açıklayayım. Ben, söylediğiniz gibi şövalye filan değilim. Ağaca bağladığım çocuk, benim çobanımdır. O kadar dikkatsiz ve vurdumduymaz bir uşaktır ki, sürümden her gün birkaç koyunu kaybeder. Bu gidişle sürüde tek bir koyun bile kalmayacak. Nasihat kâr etmeyince ben de mecburen dayağa başvurdum. Ya, efendim! Vaziyet işte bundan ibaret. Şimdi bana ne yapacaksanız razıyım…

    - Sen ne diyorsun delikanlı? Efendin doğru mu söylüyor?

    - Kutsal kitap üzerine yemin ederim ki yalan söylüyor, Senyör! Kendisinde birikmiş olan ücretimi vermemek için bu yola başvuruyor.

    Mançalı Şövalye sinirden tir tir titredi. Adama öyle bir bağırış bağırdı ki, yer yerinden oynadı:

    - Bana bak iğrenç herif! Çabuk şu delikanlıyı çöz ve parasını da hemen eline say! Yoksa yemin ederim ki, seni şu mızrakla delik deşik ederim!

    Köylü, tek kelime etmeden oğlanı çözdü. Sıra para işine gelince yan çizdi:

    - Pek saygıdeğer şövalye! Ne yazık ki, yanımda bir tek kuruşum yok. Andreas -demek çocuğun adı buymuş- benimle eve gelsin, bütün parasını eline sayacağım.

    - Ben mi? Onunla gitmek mi? Asla, efendim! Siz buradan ayrılır ayrılmaz, değil paramı vermek, derimi yüzer vallahi!

    - Hayır, hayır! Kılma bile dokunamaz! Böyle bir şey yaptığı takdirde, işte yanında söylüyorum, anasından doğduğuna pişman ederim onu… Şövalyelik adına yemin eder de paranı ödeyeceğine ve sana bir tek tokat atmayacağına söz verirse, ancak bu şartla kendisini serbest bırakacağım. Aksi takdirde şuradan şuraya bir adım atamaz!

    Köylü, şövalyelikten başka her şey üzerine yemin ederek çobanın parasını son kuruşuna kadar, hem de kokulu paralardan ödeyeceğine söz verdi.

    Don Kişot, çok hayırlı bir iş yapmış olmanın gönül rahatlığı içinde Rosinenta’ya atladı. Bir şövalye için gerekli olan ihtiyaçlarını temin etmek üzere köyüne doğru yol aldı.

    Köylü, kahramanımızın iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra uşağını alaycı bir sesle çağırdı:

    - Gel bakayım buraya, sevgili Andreas! Alacağını, koruyucu meleğinin istediği biçimde, ödeyeyim!

    - Ödeyeceksiniz tabii, dedi çoban. Hele bir ödemeyin de, nasıl geri dönüp dediğini yapıyor, görürsünüz.

    Adam, hızla oğlanın kolundan yakaladı. Onu aynı ağaca bağladı. Öyle bir dövdü, öyle bir dövdü ki, anasından emdiği sütü burnundan getirdi…

    - Haydi, bakalım hain uşak! Çağır kurtarıcını da, imdadına gelsin… Söyle ha! Yüzeyim mi o nazik derini?

    * * *

    Kahramanımız, zavallı çobanın çektiklerinden habersiz, bütün gün yol aldı. İniltisini dindireceği başka bir zavallı ile karşılaşmadığına çok üzülüyordu… “Gezici bir şövalye için en sıkıcı şey, hiçbir macera ile karşılaşmadan tembel tembel at sürmektir herhalde.” diye geçirdi içinden.

    Böyle tatlı hayallere dalmış giderken uzaktan bir atlı gurubunun yaklaştığını gördü. İşte macera başlıyordu… Gelen, bir tüccar kafilesiydi. Önde atlarına kurulmuş altı şemsiyeli zengin, hemen arkalarından onları takip eden dört atlı uşak, üç de katır seyisi vardı. Ancak bunlar, Don Kişot’a kılık değiştirmiş haydutlar gibi göründüler…

    Mançalı Şövalye, üzengiler üzerinde dikildi. Mızrağını iki eliyle sıkıca kavradı. Hamle yapmak üzere yolun ortasında beklemeye başladı. Tüccar kafilesi iyice yaklaşınca, at üzerinde sırık gibi bir adamın kendilerini karşıladığını görüp şaşırdılar. Yanına geldiklerinde bunun şövalye bozuntusu bir üşütük olduğunu anlamakta zorluk çekmediler.

    Don Kişot, onlara bağırdı:

    - Durun bakalım beyler! Necisiniz, nereden gelip nereye gidersiniz? Kim olduğunuzu ispat etmeden, bir adım daha ileriye gidemezsiniz!

    Tüccarbaşı alttan aldı:

    - Pek saygıdeğer, soylu şövalye! Kim olduğumuz kıyafetlerimizden anlaşılmıyor mu? Gördüğünüz gibi, toplum hizmeti yapan tüccarlarız. Bunlar da uşaklarımız… Niyetiniz bizi soymak değildir herhalde. Çünkü şerefli bir soyluya benziyorsunuz…

    - Bana bak, kendini akıllı zanneden adam! Bir kaç övücü sözle beni kandıracağını mı zannediyorsun? Çıkarın hüviyetlerinizi göreceğim. Kim olduğunuza ancak o zaman karar verebilirim.
  • Don Kişot, büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Duyduklarına inanamadı. Dinsiz bir soylunun elinden silah kuşanacağı için çok üzgündü:

    - Sizin gibi iyi yürekli bir bey, nasıl olur da Tanrı’ya inanmaz?

    - Tanrı’ya inanmadığımı söylemedim ki!

    - Ama kiliseniz yok?
    nıza sebep olduğum için siz beni bağışlayın… Şahsen, sizin gibi dindar bir şövalye ile müşerref olduğum için çok mutluyum!

    - Evet, yok fakat bu inanmadığımı göstermez ki!

    - Özür dilerim, Senyör! Sizi anlayamıyorum! Tanrı’ya inandığınızı söylüyorsunuz, ama karargahınızda kiliseniz yok. Burası aynı zamanda bir askeri garnizon sayılır. Nöbetçileriniz, uşaklarınız, misafirleriniz var. Bunların ibadet ihtiyaçlarını karşılamak kale komutanı olarak vazifenizdir.

    Hancı güç durumda kalmıştı. Eğer bir şeyler uydurup bu deliyi ikna edemezse işler karışabilirdi… Son bir gayretle, ayaküstü bulabildiği yalanları sıraladı:

    - Canım, efendim! Beni yanlış anladınız. Hiç kilisesiz askerî garnizon olur mu? Kilisemiz vardı elbette. Ancak çok küçük olduğu için, daha büyüğünü yaptırmak üzere geçenlerde yıktırdım. En kısa zamanda, şöyle anlı şanlı, koca bir kilise yaptıracağım vallahi!

    Don Kişot, bu iyi yürekli, dindar soyluyu yanlış anladığı için çok üzgündü:

    - Sizden nasıl özür dileyeceğimi bilemiyorum, Soylu efendim! Affınıza sığınıyor, kabalığımı bağışlamanızı istirham ediyorum!

    Hancı, üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hafifledi:

    - Esas yanlış anlama
    - Tanrı size uzun ömür versin; mutluluğunuz daim olsun! Lütfen, beni kilise yıkıntısının yanına götürünüz… Derhal nöbetime

    başlamak istiyorum. Gözünüz arkada kalmadan, emniyet içinde uyuyabilirsiniz!

    Hancıda yine şafak attı:

    - Bu adam, ya gerçekten zırdeli ya da deli numarası yapıyor! Kilise işine iyice kafayı taktı…

    Müşterilerin hatırı için onu idare etmekten başka çaresi de yoktu:

    - Beni takip ediniz, dini bütün Şövalye!

    Hancı önde, Don Kişot arkada ahırdan çıktılar. Adam, kahramanımızı yıkık bir köpek kulübesinin enkazının yanına getirdi!

    - İşte, Senyör, nöbet yeriniz burası, dedi ve cevap vermesini beklemeden iyi nöbetler dileyip oradan uzaklaştı.

    Yıkık köpek kulübesinin yanında bir su kuyusu, önünde de müşterilerin hayvanlarını suladığı kocaman bir maslak vardı. Yiğit şövalye, bir ileri bir geri gitmeye başladı. Ancak çok yorgun olduğundan göz kapakları kendiliğinden kapanıyordu. Uykusunu açmak için önce zırhını ve tolgasını çıkarıp bir kenara bıraktı. Sonra kuyudan su çekip yüzünü yıkadı. Eli kılıcında tekrar dolaşmaya başladı.

    Hancı, karısı ve iki tembel kızı pencerenin gerisinden Mançalı Don Kişot’u seyrediyor, komik hareketlerine katıla katıla gülüyorlardı. O ise her şeyden habersiz, büyük bir ciddiyetle kutsal nöbetine devam ediyordu…

    Sabaha kadar gözünü kırpmadan dolaştı durdu. Tanyeri ağarırken, şövalye ilan edilmesine az bir zaman kaldığını düşünüyor, heyecandan yerinde duramıyordu. Ara sıra maslağın içine koyduğu zırhı ile tolgasına göz atıyor, anlaşılması zor şeyler mırıldanıyordu. Derken, katırcılardan biri hayvanını sulamak üzere kuyuya doğru yaklaştı. Onu gören kahramanımız mızrağını havaya kaldırarak bağırdı:

    - Ey yiğit şövalye! Kim olursan ol, o silahlara fazla yaklaşma! Onlar, bu memleketin en cesur şövalyesinin namusudur.

    Katırcı, bu ikaza aldırış etmeme hatasını işledi. Maslağın başına kadar gelip alaycı sözlerle şöyle dedi:

    - Bu hurda şeylere de silah mı diyorsun manyak herif!

    Mançalı Şövalyenin çok değer verdiği zırhı ile tolgasını kaptığı

    gibi kuyunun biraz ötesine, gübrelerin üzerine fırlattı.

    Kahramanımızın sinirden bütün kanı beynine hücum etti. Başını göğe kaldırıp kısa bir dua etti:

    - Ey, şerefli kimselerin koruyucusu yüce Tanrım! Bileğime güç, yüreğime cesaret ver!

    Duasını bitirir bitirmez, mızrağını iki eliyle sıkıca kavradı. Katırcıya öyle bir vuruş vurdu ki, adamın feleği şaştı. Boylu boyunca yere uzandı. Şövalyemiz ayakları dibine baygın düşen katırcıya hiç aldırış etmeden gezintisine devam etti.

    Hancı da uyanmış ve pencereden olayı bütün teferruatıyla seyretmişti. Şövalyenin tehlikeli bir deli olduğunu gördükten sonra, onu idare etmekle ne kadar isabetli davrandığını anladı. Bir an önce şu silah kuşandırma işini bitirip başından savmaya karar verdi…

    Eline eski bir hesap defteri aldı. İki tembel kızına en güzel elbiselerini giymelerini söyledi. Kızlar hazır olunca, hizmetçi çocuğun eline de bir şamdan tutuşturdu. Merasim mangası böylece hazırlanmış oldu. Hancı önde diğerleri arkada Don Kişot’un yanına indiler.

    - Senyör, bana bu şerefi bahşeden Tanrı’ya şükürler olsun ki size kılıç kuşandırmanın zamanı gelmiştir, dedi.

    Kahramanımız, bir çocuk uysallığı ile Hancı’nın önünde yere diz çöktü. Hancı, elindeki hesap defterini açtı. Üç defa, “Oremus, oremus, oremus” diye bağırdı. Dişlerinin arasından anlaşılmaz dualar mırıldandı. Birden bire elini kaldırıp Don Kişot’un ensesine hatırı sayılır bir tokat indirdi… Bu yetmiyormuş gibi başını eğmesini söyleyerek, kılıcın kabzası ile sırtına vurdu.

    Mançalı Şövalye, bütün bu saçmalıkların merasimin gereklerinden olduğunu düşünüyor, sesini çıkarmıyordu… Hancı, küçük kızına bir göz işareti yaptıktan sonra, kılıcı onun eline verdi:

    - Soylu Senyora, lütfen şövalyemize kılıcını kuşandırınız, dedi.

    Kız, gülmemek için dudaklarını ısırdı. Alçak bir sesle:

    - Ey soylu şövalye Mançalı Don Kişot, ayağa kalkınız, dedi.

    Ve o da babası gibi anlaşılmaz dualar mırıldanarak kahramanımıza kılıcını kuşandırdı.

    Hancı, diğer katırcıların uyanıp oyunu bozacaklarından korktuğu için merasimi kısa kesmek niyetinde idi:

    - Ey soylu şövalye, bütün savaşlarınızda Tanrı yardımcınız olsun. Yüreğinize cesaret, bileğinize güç versin. Merasim bitmiştir.

    - Sakın unuttuğunuz lüzumlu bir kelime olmasın; her şeyin tam olduğundan emin misiniz?

    - Bana güvenebilirsiniz Senyör. Sizi yeminle temin ederim ki, ben ne kadar soylu bir derebeyi isem, siz de o kadar gerçek bir şövalyesiniz artık!

    - Soylu efendim! Bu iyiliğinizi asla unutmayacağım. Size gelince güzel Senyoralar… Söyleyiniz, lütfen! Bir yerlerde kötülüğünüzü isteyen düşmanlarınız varsa, bundan böyle sizi onlardan korumak benim vazifemdir!

    İkisi de gülerek teşekkür ettiler. Böyle bir düşmanları olmadığını söylediler. Hancı’ya gelince… O da yemin ederek kimse ile bir alıp veremediği olmadığını tekrarladı.

    Don Kişot, bunun üzerine soylu derebeyine döndü:

    - O halde, dünyanın en mutlu şövalyesine izin verin! Kim bilir, beklemeye tahammülleri kalmamış kaç zavallı, Mançalı yiğit şövalye Don Kişot’un yolunu gözlüyordur. Onları daha fazla bekletmek istemiyorum.

    - Evet, evet! Yerden göğe kadar hakkınız var yiğidim! Geç bile kaldınız…

    Hancı, bu deliyi bir an önce başından defetmek için uşağına seslendi:

    - Oğlum, koş yiğidimizin soylu atını getir!

    Don Kişot’u kızdırmadan masrafları istemenin bir yolunu arıyordu. Sesine tatlı bir ton vererek söze başladı:

    - Sayın soylu ve de şerefli yiğidim! Kılıç kuşandırma merasimi için harcadığım emeklerin hepsi sana helâl olsun. Ancak, zannettiğin kadar zengin bir soylu değilim. Eğer atınız ve kendiniz için edilen masrafların bedelini ödeme büyüklüğünü gösterirseniz, bunun için çok memnun olurum…

    - Soylu efendim! Okuduğum şövalye romanlarının hiç birinde gezici şövalyelerin para taşıdığına rastlamadım. Ben de bu geleneğe uyarak yanıma bir kuruş almadan yola çıktım…

    - Para, ekmek ve su kadar gerekli ihtiyaçlardan olduğu için yazmaya lüzum görmemişlerdir. Siz bu işte acemi olduğunuz için tecrübeli bir derebeyi olarak size nelerin lazım olduğunu söyleyeyim: En başta bir seyise ihtiyacınız var. Seyisi olmayan şövalyeyi kimse ciddiye almaz.

    - Çok haklısınız efendim! Bunu nasıl oldu da düşünemedim…

    - Sonra bolca temiz çamaşırlarınız olmalı. Üstü başı kir içinde, ter kokan bir şövalye de pek sevimli değildir.

    - Bu da doğru!

    - Sonra efendim… Yaralandığınız zaman, yaralarınızı iyileştirecek bir kutu merheminiz olmalı. Hepsinden daha önemlisi bolca para… Unutmayın, bolca para…

    - Bu para işinden pek hoşlanmadım, efendim! Oldum olası fazla para taşımayı sevmem. Parası çok olanın düşmanı da çok olur…

    - Yiğidim, sende düşmandan korkacak göz olsaydı şövalyeliğe soyunmazdın… Eğer benim soylu bir derebeyi olduğuma inanıyorsan, sözlerime kulak vermelisin. Düşün bir kere. Diyelim uzun bir seferde, yorgun ve aç, yolun fakir bir köylü kulübesine veya çoluk çocuğunun nafakasını temin etmek için ter döken bir hancının evine düştü, ne yapacaksın? Kılıcını çekip adamcağızlara zorla kendinin ve atının karnını mı doyurtturacaksın? Eğer böyle yaparsan adın kısa zamanda lekelenir, soyguncuya çıkar! Söyle soylu senyör, haksız mıyım?

    - Sevgili derebeyi! Bir kere daha ne kadar bilgili ve şerefli bir soylu olduğunuzu anlamış bulunuyorum. Verdiğiniz öğütleri unutmayacağım. En kısa zamanda size olan borcumu ödeyecek, soyguncu biri olmadığımı ispat edeceğim!

    - Haydi, yolun açık olsun, açık sözlü, yiğit Don Kişot! Sana silah kuşandıran soylu kişiyi unutma!

    Mançalı Şövalye, atına atladı. Hancı’ya, iki kızına, Rosinenta’yı getiren uşağa ayrı ayrı veda etti. Mızrağı ile onları selamlayıp yola çıktı. Hancı, arkasından el sallarken ondan kurtulduğuna pek seviniyordu.