• Er geç hastalık veya ölüm, sevdiğim insanları ve beni yakalayacak, geriye bir leşten başka bir şey kalmayacak. Başarılarım, nasıl olurlarsa olsunlar, er geç unutulacak ve ben hayatta olmayacağım. İnsanoğlu bunu nasıl göremez ve yaşamaya devam eder, bu şaşılacak bir şey doğrusu! Ancak hayatın sarhoşluğuna kapılmışsa yaşayabilir insan. Kendine gelir gelmez bunun budalaca bir yanılgı olduğunu görür. Peki neden bu direnme? Baştan aşağı bir zavallılık!..
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    Sayfa 29 - Metropol Yayınları
  • Bu derece umutsuzluk ve bu derece korkunçluk ve bu derece zavallılık, diyor Oehler. Gerçek burada gördüğümün dışında bir şey değildir: ürkütücüdür. Bu kadar çok umutsuzluğun ve bu kadar çok felaketin ve bu kadar çok zavallılığın nasıl olup da mümkün olduğunu, diyor Oehler, soruyorum kendime. Doğanın bu kadar çok felaket ve bu kadar çok dehşet töz üretebilmesi. Doğanın kendi umutsuz ve acınası yaratıklarına karşı bu kadar büyük bir kayıtsızlık üretebilmesi. Bu sınırsız acı çekme kapasitesi, diyor Oehler. Bu sınırsız üretmenin buluş zenginliği ve felakete dayanıklılık. Bu gerçekten sırf burada bu sokakta binlere varan bireyin iğrençliği. Aklınız almadan ve umutsuzca bakmak zorundasınız, diyor Oehler, günbegün yığınla yeni ve gittikçe büyüyen insan mutsuzluğu üretilmesine, bu kadar çok insan çirkinliği ve insan iğrençliği diyor, her gün, süreklilikle ve görülmemiş inatla.
  • Hikayemin sonunu hepiniz biliyorsunuz. Çıktığım ilk sefer de Atlas okyanusunun soğuk ve acımasız sularına istemsiz bir sürgün ile gömüldüm. 20. yüzyılın bu en büyük deniz kazasından kurtulanlardan, olanları dinlediniz. Korku, sonsuz ıstırap ve buruk bir hayatta kalma sevinciyle nasıl kısmen yok olduğumu öğrendiniz. Şimdi ise ben R.M.S Titanic okyanusun derin, karanlık ve ıssız dibinden sesleniyorum... Hikayemi tamamen yok olmadan bir de benden dinleyin istiyorum. 31 Mart 1909' da inşama başlandı. Babam Thomas Andrews nazik, sevecen ve çok zeki bir adamdı. O güne dek gelmiş geçmiş en güzel geminin, yani benim tasarımda büyük rol oynamıştı. Hayallerin, umutların, uzak ufukların vücud bulmuş, geleceğin ilk adımlarıydım ben. Daha omurgam inşa edilmeye başladığında sağlamlığım ile göz dolduracaktım. 269 metre boyunda adeta bir dev olarak düşünülmüştüm. Sintinem(geminin iç dip kısmı) de neler saklayacaktım ben. Hangi duygular ile dolup taşacak, kimlerin rüyalarını sindire sindire yutacaktım. Çok heyecanlıydım... Babamın çizimlerinde doğmuş, omurgamı yapan işçilerin ellerinde hayat bulmuştum. Daha şimdi den Bordama ( Geminin dış yan yüzeyi) değecek rüzgarların hayalini kuruyordum. Karinam (geminin su altında kalan yüzeyi) yapılırken gıdıklanıyor, babamın koyu, dipsiz bir ormanı hapseden gözlerinde ki gururlu akiste adeta sarhoş oluyordum. Aşağıda kalan perçinlerim sıcaktan kırmıza çalan yüzleriyle , yorgunluktan bitkin ustaların emeği, zahmeti ile oluyordu. Yukarıdakiler gibi makineler ile yapılıp , canım yakılmadığı için hiç şikayetçi değildim. Yıllar birbirini kovalıyor , 11 binden fazla işçi benim için çalışıyordu. Alabandam(geminin iç yan yüzeyi) tamamlandıktan sonra iskele ve sancak olağan üstü görünüyordu. Ben R.M.S Titanic henüz görülmüş bir rüyaya bile benzemiyordum. Ne kardeşim Olympic ne de rekabet için didinen başka bir gemi yanımdan bile geçemezdi. Siz insanlar buna kibir diyorsunuz. Lakin bu devrinin gemisi için olsa olsa özgüven olurdu. 2 Nisan 1912'de tamamlandım. 4 bacalı, 159 adet kömür fırını tarafından sürekli harlanan 29 kazan ile buhardan diyarlar yaratacak olan, 3 bronz pervaneli, çelikten bir evrendim ben. 1. Sınıf kamaralar için ayrılan bölümlerim yumuşacık duvar kağıtlarıyla kaplandı. birbirinden değerli tablolar, halılar , ışıl ışıl parlayan aynalar ile tamamlandı. Vişne , meşe gibi değerli ağaçlardan oyulan pahalı mobilyalar ile döşendi bu odalar. İpek çarşaflar ile donatılan rahat yataklar yerleştirildi usanılmadan. Bölümlere ayrıldım içimde. Zenginliğin , ihtişamın, gösterişin zehri akıtıldı damarlarıma. 3. Sınıf kamaraların sadeliğinde bile bir ahenk vardı gözümde. Artık kavuşmak istiyordum insanlarıma. Onları tüm zavallılık, budalılık, veya yoksulluklarından kurtaracak altın bir bilettim ben. Onları dünyanın en güzel ülkesine götürecek olan aracı, adeta yeni doğan dinlerde ki gibi bir mesihtim ben. 26 ay süren sancılı yaratılışımdan sonra nihayet artık ait olduğum yere, okyanusun kalbine doğru bir yolculuğa çıkmaya ruhen de hazırdım. Beklenen gün 10 Nisan 1912 günü takvimlerde yılın en önemli günüydü adeta. Yola çıktığımda mürettebat ve konuklar ile soluksuz bir maceraya doğru süzüldüğümü bilmiyordum elbette. Babam ve beni gerçeğe dönüştürmesine yardım eden şirket bana çok güveniyordu. O yüzden güvertemi geniş tutmuş, ancak yeterli filika koymayı estetik açıdan uygunsuz gördüklerinden bunu es geçmişlerdi. Gerçi babam bir kaç kez uyarmaya çalışmış, her seferinde nazikçe engellenmişti. 50 tonu aşan bu inanılmaz geminin asla batmayacağını düşünüyorlardı. Bende kesinlikle böyle düşünüyordum. Babama içerlemiş ama belli etmemeye karar vermiştim. Hiç bir okyanus benden daha kuvvetli değil diye düşünüyordum. Bu doğaldı çünkü ben daha önce hiç bir okyanus ile tanışmamıştım. Üstelik bilinmezden korkmak gibi bir duygumda gelişmediğinden , kendimden son derece emindim. Konuklarımdan çok hoşnuttum. Kadınlar güvertemi narince adımlıyorlardı. Akşam güneşi yüzlerine vurduğunda her biri olduğundan daha güzel görünüyordu. Bazıları kıç kısmıma geçip, rüzgarı kucaklarken, bir kısmı ufkun engin kızıllığına gözlerini dikiyordu. Kütüphanelerimde meraklı gözler dönemin en değerli eserlerini didiklerken, diller daha önce tatmadığı şaraplar ile dans ediyordu. Çeşitli sınıftan 109 küçük çocuk menteşelerimi gıdıklarcasına koşuşuyor, iskele sancak arası mekik dokurken kahkahalar ile arşı bile kıskandırıyorlardı. Okyanus belki de tüm bunları kıskandı. Durgun sular büyük bir tuzak kurdu bana. 14 'ü 15 ine bağlayan pazar gecesi saat 23:39 da mürettebatımdan bir gözcü katilimi fark etti. Okyanusun sularından sivrilip, binbir lanet ile oraya tutunan görünmez bir şeytan ile çarpışmam yaklaşık 37 saniye sonra oldu. Canım inanılmaz yandı. Hepsi topu topu 10 saniye sürdü. Bundan eminim çünkü kaptan köşkteki saati takip ediyordum. Babamı aradım. Acım dayanılır gibi değildi. Aldığım yarıklar beş bölümüme birden tuzlu suyu adeta basıyordu. Paniğe kapıldım, ama babama güveniyordum. Beni kurtaracaktı. Hemen toplandılar. Babam planlarımı yatırdı masaya yatırmasana, ama çok gergindi. Yelek cebinden kapaklı saatini çıkardı. Anlayamadığım birşeyler fısıldadı. Korkmaya başlamıştım. Gittikçe artan bir basınç hissediyordum gövdemde. Filikalar kadın ve çocuklarla doldurulmaya başlandı. Erkekler, kadınlar , çocuklar çığlık çığlığa haykırırken iç elektrik kablolarım suyun etkisiyle hasar görmeye başladı. Omurgamın kırılması uzun sürmedi. Tabii bu arada suya düşen bacalarım onlarca insanı feci şekilde ölüme götürdü. Ben de çığlık atıyordum. Adeta karıncalar gibi kaçışan insanlara yardım edemiyordum. Parçalanmaya başladım. Ortadan ikiye yarılırken burun kısmım sulara gömüldü. Kaptan Edward John Smith sımsıkı yapıştı dümenime. Ancak en son gördüğümde zarifçe süzülüyordu buz gibi suyun hassas derinlerinde. Saatler o gece 2:20 yi gösterdiğinde ben R.M.S Titanic, okyanusun derinliklerinde ikiye ayrılmış, anıları parçalanmış, hırpalanmış, yaşamı elinden çalınmış bir çelik yığını olarak dibe çöktüm. Yaklaşık 5 km lik bir alan ihtişamımdan kalanlar ile mühürlendi adeta. Ve 73 yıl hiç kimse gelmedi sualtı anı mezarlığına. Bende olsam gitmezdim sanırım 1514 kişiyi koruyamayan bu iskelet zımbırtısına. Neydim sahi ben? Bir hiçtim. Zafer yazdıracağıma korkunç bir yenilgi olarak geçtim tarihin o yalancı, ikiyüzlü, puslu sayfalarına. Bugün her tarafım bakteriler tarafından hızla yenilirken , sonsuza dek bir pas izi olmaya itilirken sizlere hikayemi anlatmak istedim. Hala derinlerimde benimle olan anıları bilin istedim. Bir tüccarın tarağından, bir hanımefendinin parfüm şişesine, bir çocuğun oyuncak bebeğinden, Ömer Hayyam gibi bir tarih devinin mücevherler ile işlenmiş ''Rubaiyat''ına kadar hazineler ile doluyum ben. Hala nefes alıyorum. Çığlık atmayı bırakalı 105 sene kadar oldu işte. Artık bildiğiniz gibi adım adım çürüyorum. Okyanusa karışan o masum ruhlar ile ebediyete dek buralarda olucam. Su zerrelerine karışarak , sıcak ile buharlaşıp arşa çıkıp yağmur bulutu oluyorum ben. Damla damla yağıyorum yürüdüğünüz o yollara. Kiminizin saçına , kiminizin en sevdiği bluza gıdım gıdım sızıyorum ben.....Amin Maalouf ile çıktığım 2. serüven sona erdi. 13.yy dan 19.yy a inanılmaz lezzetli bir hikaye okudum. Sizlere Ömer Hayyam'ın en değerli hazinesini bağrında taşıyan Titanic ile seslenmek istedim. Amin Maalouf okumaya devam edeceğim kesin. Sizlere de tüm yüreğimle öneririm:)
  • Olacağı buydu. Dizboyu aptallık, zavallılık. “Umut kesme. Yazmaya devam. Gün olur, kadrin bilinir!” Hah-ha!
    Vüs'at O. Bener
    Sayfa 66 - Yapı Kredi Yayınları - 3. Basım, Nisan 2012 (E Kitap)
  • Narsistleşmiş benlik, fırsatını bulduğunda kendisine verilene razı olup şükran duymak yerine daha fazlasını hak ettiğini iddia eder, varoluşun her halini bir tenkit unsuru haline getirerek, bunu bir zavallılık ve mahrumiyet konusu yapar.
  • Nereden gelip nereye gittikleri belli değil, kaza eseri aşklar, bu çarpışmalar bazen bir bir bazen iki iki bazen daha çok sayıda büyük bir telaşla koşuşturuyorlar... Yeryüzündeki aşk olasılığı ve süreci de karıncaların karşılaşmaları ve yaklaşık 10 saniye birbirlerine dokunmaları oranında. Ne zavallılık!
  • Gördüğümüz en kötü şeylerde dahi bir anlam ve hikmet aramamızı mümkün kılacak bir manevî görüş sahibi olamadığımız sürece, ölüm döşeğimize en kötü şeylerle ve bunları nefsimize en hoş gelecek şekillerde tevil etmek için kurulmuş iç görüşle varacağız. Önceden bilmemizin münkün olmadığı, Kudret Eliyle yapılan işlere karşı hüsn-ü zan beslemeden geçirilen bir hayatın tek neticesi, ümitsizlik ve zavallılık hâlidir.