kıtaları ipek kumaş gibi keser biçerdik.
kelleler damlardı kılıçlarımızdan.
bir biz vardık cihanda, bir de küffar...
zafer sabahları kovalayan bozgun akşamları...
ihtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu.
sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini
“ben avrupa'lıyım” demeye başladı,
“asya bir cüzzamlılar diyarıdır.”
avrupalı dostları acıyarak baktılar ihtiyara
ve kulağına “hayır delikanlı” diye fısıldadılar,
“sen bir az-gelişmişsin.”
ve hıristiyan batının göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını,
bir "nişan-ı zişan" gibi gururla benimsedi aydınlarımız.
cemil meriç
ağaca tırmanacak kadar gözü kara değildim. korkuyordum. ağaçtan düşmekten korkuyordum korkmasına, ama birilerinin ağaca çıkamadığımı görme ihtimali daha korkutucuydu. gelgelelim tırmanamadığım ağacın hemen dibine düşen elmaları yemeyi kendime yediremiyordum. yakıştırmıyordum. göze alamadığım şeylerle kendime yakıştıramadığım şeyler arasında sıkışıp kalacağım daha o zamanlar belliymiş hâlbuki. o zamanlar bunu da bilmiyordum.
costantin'le evli olmanın nasıl bir şey olacağını kafamda canlandırmaya çalıştım.
sanırım sabah yedide kalkıp ona jambonlu yumurta, kızarmış ekmek ve kahve hazırlayacak, o işe gittikten sonra da üstümde gecelik, başımda bigudilerle sallana sallana kirli tabakları yıkayıp yatağı düzeltecek ve o dışarıda hareketli, büyüleyici bir gün geçirdikten sonra eve döndüğünde esaslı bir akşam yemeği bekleyecek, ben de geceyi daha da fazla kirli tabak yıkayarak geçirecek ve sonunda bitkin düşüp yatacaktım.
on beş yıl boyunca sürekli tam not almış bir kız için boşa harcanan, kasvetli bir yaşam olurdu bu ama evliliğin böyle bir şey olduğunu biliyordum,