Çok şey görünmez bizim pencereden, bir bayır, üstü ot. Düşünürüm otları tek tek. Bir ot öbür ota benzemez. Otların arasından görünen toprağı, çakılları, kum tanelerini, bunların arasında kaynaşan irili ufaklı böcekleri düşünürüm. Çok baktım toprağa ben. Gideceğimiz yer orası. Onun için bilirim toprakta olan biteni. Hep boğaz derdi ve çiftleşme. Canlılar, ölümlü olduklarını bildikleri için mi nedir, üremek isterler durmadan. Ama kolay değildir iki canlının birbirine sokulması. Tanrı onlara bir sevgi vermese yanaşmak istemezlerdi birbirlerine. Çirkindir, korkunçtur böcek. Kıskaçları, kabukları, gözleri, kollarıyla korkunçtur böcek. Ancak sevgi göze aldırır yanaşmayı.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Kullanılan evde, döşemeye sinen öyle bir kir var ki, içinde yaşanılmayan evin küfünden daha iğrenç. Bir şeyler yağıyor tavandan, duvarlardan, bizden, biz insanlardan, bir şeyler bulaşıyor bütün bu eşyalara.
Ama Aptullah Efendi rakı satmaz. Haram mal bulundurmaz dükkânında. Ama pirinci on gram eksik tartmak için kesekâğıdını pat diye atmasını bilir terazinin üstüne.
İnsanlar vardır uzun zamandan beri tanıdığımız. Çok şeyler biliriz onlarla ilgili. Uzun boylu söyleştiğimiz, birlikte yiyip içtiğimiz, birlikte gezdiğimiz olmuştur. Unutulup gitmiştir bunların hepsi ama unutulsalar da hiçbiri tam olarak silinmez bu anıların. Sinerler sanki bize, üstümüze başımıza. Eşyalar da böyledir biraz. Bir kullanma öyküsü vardır en azından masaların, koltukların, makinelerin. Anımsanmasa da bu öyküler siner o eşyalara ve o eşyalardan bize. Başka gözle bakarız onlara, bu anılar açısından.
Deniz uzakta. Son vapur Karaköy'e dönmüş, iskelenin babasına gıcırdayan bir halatla bağlanmıştır. Söndürmüşler ışıklarını, sallanır usulca. Kim bilir nasıldır oraları bu saatte! Köprü dubaları son yükü de indirince hafifleyerek yükselmişlerdir. İskele sıraları bomboştur, bekleme odalarının kapıları kilitli. Buğday, tuğla, demir taşıyan manavların peşinden süzülerek uçan martılar nerelere siner geceleri! Haliç ve çürük yosun kokusu. Sabahçı kahvelerinde sabahı bulmak için uyuklayan garipler, yolsuzlar, işsizler gibi bir gözü açık uyuyan İstanbul'un gittikçe hafifleyen, ama hiç durmayan gürültüsü ve Filiz'in içinde bu gürültüye denk bir mırıltı. Akşam sofrasından kaldırılan tabak, kaşık, çatal sesleri. Kabak tenceresinin üstüne örtülen kapak, buzdolabında soğuyan su. Çekilen perde. Keser mi, balyoz mu, motor mu ne olduğu, nerden geldiği bilinmeyen, gündüzden kalma o ses ve bizden bir türlü elini çekmeyen yaşanmış günler. Bir söz beklenmedik zamanda söylenen. Bir bakış. Bir tortu içimizde.