o kadar büyüktü ki aşktan geri kalan boşluk orayı ancak nefretin cüssesi doldurabilirdi. nefret, aşkla boy ölçüşebilecek yegâne duyguydu ve ne kadar güzeldi. nefret etmese, setterhan oracıkta ölecekti ve nefreti de ancak aşk yok edebilirdi.
"siz" dedi hacıbey. "insanları türk, kürt, ermeni, sırp, yunan, rum... nasıl birbirinden ayırıyorsunuz? takvaca üstün olanın en hayırlı olduğunu, yaradan nezdinde arap'ın arnavut'a, türk'ün acem'e bir üstünlüğü olmadığını bilmiyor musunuz?"
zannınca artık bu soruya da verecek bir cevabı olamazdı halil safa'nın. ama yanılmıştı.
"semavi bir dinin mensuplarıyız biz elhamdülillah" diye başladı genç adam, "alemleri yaratan allah'a hamdolsun. o bir kavmin değil alemlerin rabbidir elbet. hiçbir kavmin diğerine bir üstünlüğü olmadığını da biliriz. ama insanlık ağacının değerli bir dalı olmakla da onurlanırız. ve işe önce kendi bahçemizi süpürmekten başlarız."