Giriş Yap
Bir zeka sorusu
porsche:3 Ferrari:4 Volvo:2 Toyota:3 Chevrolet:? cevabını bilen var mı?
Reklam
336 syf.
·
204 günde
·
10/10 puan
KİTABA TEK KELİMEYLE BAYILDIM <3
Kitabın her bölümü beni ayrı ayrı etkiledi Kitabı herkese tavsiye ediyorum kitabın içinden çok beğendiğim, tekrar tekrar okumak istediğim bazı kesitleri not alıyorum *Unutma, yapmak ahlaklılıkla ilgili bir şeydir, olmak da imanla ilgili. Güven, sessizlik maneviyatla ilgilidir. En iyisi güvenmek, sessiz olmak, aşkla, umutla, sabırla beklemektir. Bu, manevi ilişkidir. Eğer bu mümkün değilse o zaman sor, “Ne olmalıyım?” diye. Bu, iman ilişkisidir. En düşük olan, üçüncü derecede olan da, ne yapmalı, ne yapmamalı diye sormaktır. Bu ahlaki bir sorudur. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu ve neyin erdem neyin günah olduğu da en sıradan sorulardır. Unutma, ahlaklılık, iman değildir. Her ne kadar maneviyat imanı ve ahlaklılığı içerse de, iman maneviyat değildir. Ahlaklılık, imanı ve maneviyatı kapsayamaz. Bu yüzden imanı olmayan birisi ahlaklı olabilir; bunda bir sorun yoktur. Aslında imanı olmayan kişi, sözde imanlı olandan daha ahlaklıdır. İmanı olmayan kişi ahlaklı olabilir, ateist ahlaklı olabilir -Tanrı ‘ya inanmayan, ölümden sonraki yaşama inanmayan biri. O ahlaklı olabilir çünkü ahlaklılık, sadece insanlarla uyum içinde yaşamanın bir yoludur. O hesaplanmış bir adımdır; yalnızca işlevseldir. Başka bir hakikate sahip değildir. O yüzden, ne kadar toplum varsa, o kadar ahlaklılık vardır. Hindistan’da ahlaklı olan birşey İran’da ahlaklı olmayabilir. Veya bir Hindu’ya göre ahlaklı olan birşey bir Hristiyan’a göre ahlaklı olmayabilir ki Hristiyan aynı mahallede de yaşıyor olabilir. Ahlaklılığa toplum karar verir. Toplum ahlaklılık hakkında kesin bir gerçekliğe sahip değildir. Bu tamamen keyfidir. Gereklidir çünkü insan yalnız yaşamaz, insan pek çok başka insanla birlikte yaşar. Pek çok insanla birlikte yaşıyorsan bazı kural ve düzenlemeler gerekir fakat bu kurallar ve düzenlemeler aynen trafik kuralları gibidir -”Yolun ortasından yürümeyin” -hiçbir kesin gerçeklikleri yok. Yolun ortasından yürürsen günah işlemiş olursun ve cehenneme atılırsın diye bir şey yok; ama yolun ortasından yürüyerek trafikte gereksiz bir sıkıntı yaratırsın. Çarpılabilirsin. Soldan git: ama bu da her zaman ahlaklı değil; sağdan gitmek zorunda olduğun ülkeler de var. Her ikisi de iyidir. Ya sağdan git ya da soldan böylece trafik akıcı bir şekilde ilerler. Bütün hepsi keyfidir. Kendi içinde bir yararı var ama kesinliği yok. Ne yapman ve yapmaman gerektiğini sorduğun zaman, çok sıradan bir ahlak sorusu soruyorsun. Henüz imanlı değilsin. İmanlı insan ne olması ve olmaması gerektiğini soracaktır. O, olmakla ilgilenecektir, yapmakla değil. Yapmak dışsal bir şeydir, olmak içsel. Fakat en iyisi onu bile sormamaktır. Eğer güvenirsen artık gerisi hocanın işidir. Sen teslim oldun bütün kartlarını onun önüne açtın. Elinde tek bir koz kartı bile tutmuyorsun, bütün kartlarını açtın. Teslimiyet budur. Artık senin hakkında herşeyi biliyor; ne gerekirse o yapacaktır veya eğer hiçbir şey gerekli değilse hiçbir şey yapmayacaktır. İbn Halim’in sorusu üçüncü sınıf bir sorudur. Üçüncü sınıf bir soru olduğu için Pir şöyle demek zorunda kaldı: “Evet ama, sen zaman zaman zorlukları tercih ediyor olsan bile sana, senin tercihlerine uymayacağı için yerine getirmekte zorlanacağın talimatlar vereceğim.” Eğer bir ustaya tamamen teslim olursan artık yaşam kendiliğinden gelişir. Tam bu huzurda yaşam kendiliğinden gelişir, aynen güneşin huzurunda ağaçların gelişmesi gibi -onlar nasıl gelişeceklerini sormaz; tomurcuklar açar ve çiçeklenir, onlar taç yapraklarını nasıl açacaklarını ve nasıl açmayacaklarını sormaz ve doğru yolun ne, yanlış yolun ne olduğunu sormaz ve kuşlar ötmeye başlar. Ufukta güneş doğarken, yeryüzünün her tarafında bir şeyler olmaya başlar. Yaşam geri döner, uyku dağılır, büyük bir uyanış... Bir müridin ustaya teslim olması da aynen böyle bir durumdur. O, ustanın huzurunda sadece mevcut bulunur ve bir şeyler olmaya başlar. Usta bir katalizör -ama en yüksek etkili bir katalizör - olarak işlev görür. Bu derece güven duymak çok nadiren bulunan bir şeydir. Cesaret ister. Sen niçin güvenemiyorsun? Çok zeki olduğun için güveneme-diğini mi düşünüyorsun? Hayır, sen bir korkaksın, korkuyla dolusun -o yüzden güvenemiyorsun. Güveni engelleyen korkudur. Sadece korkusuz bir insan güvenebilir. Korkuyorsun, belki de sö-mürüldün. Korkuyorsun: “Kim bilir? Bu adam bir sahtekar, dolandırıcı olabilir. Kim bilir beni nereye yönlendirmeye çalışıyor? Kim bilir? Uyanık olmalı ve arkamı kollamalıyım. Her zaman çitin üstünde durmalıyım ki, bir şeyler ters giderse dışarı atlayabileyim. Bir ayağımı hep duvarın dışında tutmalıyım ki, bir tehlike sinyali gelirse kaçabileyim, yakayı kurtarabileyim.” Bunun nedeni korku.Unutma, güven sadece sen korkusuz olduğunda mümkündür. Sadece çok yiğit ve cesur biri güvenebilir. Dünya çok korkak bir yer haline geldi, bu yüzden güven ortadan kayboldu, inanç ortadan kayboldu. Eğer bu mümkün değilse o halde ikinci soru sorulmalıdır: “Ben ne olmalıyım?” Bu durumda artık karakterinle ilgili değil meditasyonla ilgili soru soruyorsun. Ne yemeliyim, ne yememeliyim diye sormuyorsun; sabahleyin kaçta kalkmalıyım, akşam kaçta yatmalıyım; çay içmek iyi midir değil midir; “Kahve manevi gelişimimi bozar mı bozmaz mı?” diye sormuyorsun. Bunlar gibi anlamsız sorular sormuyorsun. Sadece nasıl diye soruyorsun -nasıl sessiz olacağını, nasıl özgün olacağını, nasıl dingin, köklü, odaklanmış olacağını soruyorsun. Bu ikinci en iyidir. O zaman usta sana -meditasyon, dua -diyecek. O zaman usta sana kendi varlığıyla, meditasyonu, ibadetkarlığı, minnetkarlı-ğı, müteşekkirliği öğretecek. Sana, sahip olduğu rahmetten bir tadımlık verecek. Birinciye hepsi verilecek. Usta ona bütün varlığını akıtacaktır. İkinciye, anlık görüşler sunulacak ve o görüşler onu birinci hale hazırlayacaktır. O zaman usta bütün varlığını ona akıtabilir. Birinci için işler kesinlikle, tamamen kolay olacaktır. Mürit, okyanusta yüzen balık gibi ustanın varlığının huzurunda yüzmeye başlar. O kadar kolaydır ki -bir çiy damlasının yaprağın üstünde kayması gibi veya bir kuşun uçması gibidir. Birinci için durum çok kolay, çok kendiliğindendir. İkinci için biraz zordur ama çok zor değil; sadece biraz zordur çünkü o, düşünceleri bırakmak için, bir şahit olmak için zihinle mücadele etmek zorunda kalacaktır. Birinci için bu, çaba sarfetmeksizin olacaktır; ikinci için çaba sarfederek olacak ama yine de olacaktır. İkinci için yolculuk yokuş yukarı değil yokuş aşağı olacaktır. Birinci için yolculuk olmayacaktır, o varmıştır. İkinci için yolculuk yokuş aşağıdır; zor olmayacaktır. Üçüncü için yolculuk yokuş yukarı olacak. O yüzden usta, “Evet ama sana, yerine getirmekte zorlanacağın talimatlar vereceğim... “ der. Varlığını değiştirmeden hareketlerini değiştirmek çok zordur çünkü hareketler senin varlığından doğar. Sorun budur. Gerçek sorun senin hareketlerin değildir, sorun senin varlığının içinde bir yerlerdedir. Örneğin, birisi yalan söyler ve usta ona, “Yalan söyleme” der. Şimdi işler zorlaşacaktır. Büyük ihtimalle o kişi ustaya da yalan söylemeye başlayacaktır. “Bana söylediğinizden beri yalan söylemiyorum. Yalan söylemeyi bıraktım” diyecektir. Ama büyük ihtimalle tekrar yalan söylüyordur! Ve artık ustanın kendisine yalan söylüyor. Birisi yalan söylediğinde bir tek şey söylüyordur, o da varlığının derinliklerinde yanlış birşeyler olduğudur. O bir yalancı, orada varlığının ta içinde. Varlığının derinliklerinde bir yalanı yaşıyor ve o yalan yüzeye doğru çıkmaya devam ediyor. Yüzeyde her ne varsa köklerden gelir. Eğer bir ağacı ortadan kaldırmak istiyorsan yapraklarını budamayı bırak; bu bir işe yaramaz. Yapraklar hareketlerdir. İnsanların yapıp durdukları şey de bu: varlıkları şiddet dolu ama onlar bunun tersi olmaya çalışıyorlar. O zaman, yüzeyde, sadece yüzeyde bir maske yaratmayı başarıyorlar, bir şiddetsizlik maskesi. Derinlerinde aynı şiddet dolu insanlar olmaya devam ediyorlar çünkü hiçbir hareket varlığı değiştiremez. Yüzünüzü boyayabilirsiniz ama bunu yaparak yüzünüzü değiştiremezsiniz. Ama eğer gerçek yüzünüz değişirse güzellik kendiliğinden kesinlikle gelecektir. Unutma, dışarıyı değiştirerek içeriyi değiştirmenin bir yolu yoktur çünkü çevre merkezi değiştiremez. Çevre, merkeze karşı iktidarsızdır ama merkez çevreyi değiştirebilir. Çevre, merkezin yansımasından başka bir şey değildir, o yüzden merkezi değiştir. İkinci tür sorgucu, merkezi değiştirir. Ve çevre otomatikman değişir. Birinci tür mürit çevreyi, merkezi, tamamen her şeyi ustaya bırakır. İlgisiz kalır. İyi, kötü neyi varsa her şeyini ustanın ayaklarının dibine bırakır ve o andan itibaren özgürdür. Güveni onu özgürleştirir, güveni onun aydınlanması olur. İkinci, merkezi değiştirmeye çalışır ve merkezin değişmesiyle birinci değişir. Eğer saf meditatif hale gelirseniz birçok değişiklik olur. Örneğin, meditatif birisi sigarayı bırakacaktır. Sigara içmek mümkün olmayacaktır çünkü sigara içmek sinir gerginliğinden başka bir şey değildir. Her gergin olduğunda sigara içersin. Bu seni sakinleştirir. Ama neden? Ne alakası var? Sigara içmek seni niçin sakinleştirir? Sigara içmek bir tür geçmişe gitmektir. Annenin memesine dönüşünü temsil eder. İçine giden sıcak dumanın ılıklığı emdiğin süt yanılsaması yaşatır sana ve ağzındaki sigara meme ucu olur. Çocuk her korktuğunda sakinleştirilir, yatıştırılır. her korktuğunda, mutsuz olduğunda, sinirli, üzgün olduğunda anne ona hemen memesini verir ve o, uykuya dalar; çok sakinleştiricidir bu. Bu süreci tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyorsun. Çocuk anneyi bulamadığı zaman onun yerine kendi baş parmağını emmeye başlar. Ve bu da işe yarar; çocuk kendi baş parmağını emerse uykuya dalar, kendini iyi hisseder, onun, annesinin memesi olduğuna inanır. “Anne yakınlarda -korkmama, gergin olmama gerek yok. Korkacak bir şey yok, kimse bana zarar veremez.” Sigara içmek budur -bir psikolojik geri gidiş. Her gergin olduğunda -bir krizle, bir meydan okumayla karşılaştığında,bir mülakat vermek üzere olduğunda, kapının önünde adının okunmasını beklerken, için titriyorken -hemen bir sigara çıkarır ve içmeye başlarsın. Bu seni yatıştırır. Ama meditasyon yapan biri sigarayı bırakma gereği duymaz; o kendiliğinden bırakılır. Bırakılmak zorundadır çünkü artık kişi gergin hissetmez, evindedir. Meditatif olmakla kendi varlığında köklenmeye başlar; artık korkudan titremiyor, dünyadan korkmuyordur. Korkacak bir şey yok. Ölüm bile onu korkutamaz çünkü kendi içinde ölümsüz bir şey gördü, nektarın tadına baktı. Sigara içmek ortadan kalkar. Bu yüzden sana şunu yap bunu yap demiyorum. Benim konuya yaklaşımım tamamen şudur: Meditasyon yap, işler zaten kendiliğinden değişecektir. Meditasyon yapan kişi, eğer gerçekten derin meditasyona girebiliyorsa, şiddet dolu olamaz. Şiddet içinden dışarıya bir volkan gibi patlar çünkü öfkelerini o kadar bastırırsın ki günden güne, keskin, acı, zehirli bir şey haline gelir. Ve bir gün artık dayanılmaz hale gelir ve hiddet koyverilmek zorundadır. Ama meditasyon yapan kişi bastırmaz. Bastırmaktansa anlamaya çalışır. Onun bütün yaklaşımı değişir: çünkü o bastırmaz, hiçbir yarayı asla içinde taşımaz. Herhangi bir bahaneyle, hatta bazen son derece mantıksız bir şekilde, bir bahane olmaksızın da patlayabilecek bir hiddet taşımaz. Bunlar üç tür arayandır. Birincisi ve en iyisi kendini adayandır. O sadece teslim olur ve bir şeyler olmaya başlar, herhangi bir yolculuk yoktur. O, anında eve varır. Ustanın gözlerine bakarak, onun ayaklarına kapanarak varır. Artık onun gidecek hiçbir yeri yoktur. Fakat bu çok nadir bir hadisedir; çok azı böyle zeka ve böyle korkusuzluğa sahiptir. İkinci tür, meditasyon hakkında soru sorandır -üçüncüden daha iyidir çünkü daha temel bir soru sormaktadır. Üçüncü, çok bayağı bir soru sorar, en bayağı olanı. Sorusu daha çok ahlaklılıkla, karakter oluşturmakla, güzel bir dış görünüm oluşturmakla ilgilidir. Dönüşümle gerçekten ilgilenmez. Bu durumda yolculuk zordur, çok zor. Birinci için yolculuk yoktur, ikinci için yolculuk çok kolaydır, üçüncü için yolculuk çok çetindir.
Sır
8.2/10 · 573 okunma
Bir zamanlar sosyal medyada viral olan zeka sorusu :)
Kız kardeşimin annesinin kocasının kayınvalidesinin kızının kızı benim neyim olur?
4 yorumun tümünü gör
P=NP sorusu nedir,ne anlama gelir?
Aradan geçen sürede Clay sorularından sadece biri çözüldü: Rus matematikçi Grigoriy Parelman 2003'te Poincare sanısı denen topoloji sorusunu yanıtladı. Ama Parelman kimi diğer matematikçilere olan kırgınlığını gerekçe göstererek hem Clay Matematik Enstitüsü'nün vereceği bir milyonu hem de bu başarısından ötürü kendisine verilmek istenen diğer ödülleri reddedip evine kapandı. Matematiği bıraktığı söyleniyor.
50 Soruda Yapay Zeka, Cem SaySayfa 74 - Bilim ve Gelecek Kitaplığı
Reklam
3. BÖLÜM Şaşkın Beşer ve 25 Şeker
Bu bölüme aşağıdaki sorulara yanıt vererek başlayalım. Kısa sürede yanıt bekleniyor: 1) Türkçe’de birinci harfi ‘k’ olan sözcüklerin sayısı mı daha fazladır yoksa üçüncü harfi ‘k’ olan sözcüklerin sayısı mı? 2) 8x7x6x5x4x3x2x1 çarpımının sonucu aşağı-yukarı kaçtır? (Unutmayalım: Hemen yanıt verilmesi bekleniyordu ve burada zeka ölçülmüyor. Rahat olun, çabuk yanıt verin.) 3) Mide kanserinden ölenlerin sayısı mı daha fazladır yoksa araba kazasından ölenlerin sayısı mı? 4) Yazı-tura atıyorsunuz. Aşağıdakilerden hangisi daha rastlantısaldır? Neden? a) Yazı-Yazı-Yazı-Yazı-Yazı-Yazı b) Tura-Tura-Tura-Tura-Tura-Tura c) Yazı-Yazı-Yazı-Yazı-Tura-Yazı d) Tura-Yazı-Yazı-Yazı-Yazı-Yazı e) Yazı-Tura-Tura-Yazı-Tura-Yazı 5) Birleşmiş Milletler’e üye olan Afrika ülkelerinin toplam üye ülkelere oranı %10’dan fazla mıdır? Fazlaysa yaklaşık olarak ne kadardır? 6) Bir devlet kurmak isteminde bulunmak için bir budunsal (etnik) öbeğin nüfusunun en az ne kadar olması gerekir? 7) “En dibin daha kötüsü olamaz!” görüşüne katılıyor musunuz? 8) Abhaz-Gürcü savaşı, Muhammedciler’le (Müslüman) İsacılar (Hıristiyan) arasındaki bir savaş mıdır? (Lütfen bir kaynağa başvurmadan yanıtlayalım.) 9) Türkiye’de namus cinayetlerinin sayısı artmış mıdır? 10) Türkiye uzagörürlerinde (televizyon) birçok yarışma izlencesi (program) var. Bunlarda birtakım yarışmacılar, kimi soruları bilemiyorlar. “Ben olsaydım yanıtlardım, bu yarışmacılar da amma bilgisiz!” dediğiniz oluyor mu? 11) Çevrenizde kötü bir olay oldu: Bir kaza, bir para kaybı ya da bir tanıdığınız düşük yaptı. Sk sık “Ben demiştim zaten” diyesiniz geliyor mu? 12) Türkiye’de en çok izlenen spor, ayaktopu (futbol). (Bu soru, böyle bir uğraş edinmiş olan çoğunluk için:) Bir gol atıldığında, bir sonraki golü aynı oyuncudan mı daha çok beklersiniz yoksa başka oyunculardan mı? 13) (Bir soru da, kumar ya da bilgisayar oyunu oynayanlar için:) “Bu kez yenildim ama demek ki sonraki oyunlarda kazanacağım.” dediğiniz oluyor mu? Diyelim ki dediğiniz olmuyor; sizde oluşan olumsuz duyguların altında, “hani yenilgilerin sonu kazanç olurdu?” türü bir beklenti de etkili mi? 14) Ne yapacağınızı bilemediğiniz zor bir dönemde dua edip, dua ettikten sonra işlerinizin yoluna girdiğini gördüğünüz oldu mu? Böyle bir durumda, duanızın etkili olduğunu hiç düşündünüz mü? 15) “Her yükseliş, bir düşüşün başlangıcıdır” görüşüne katılıyor musunuz? 16) Ali, üniversitede matematik eğitimi almış sevinçli ve konuşkan bir insandır. Derslerinden arta kalan zamanlarında felsefe ve sanat çevrelerinde bulunmuş, bu konuda birçok kitap okumuştur. Aradan yıllar geçmiş, Ali bir işe girmiş ve evlenmiştir. Hangisinin olasılığı daha yüksektir? a) Ali öğretmenlik yapmaktadır. b) Ali, insancıl bir öğretmendir. c) Ali, insancıldır. 17) Sizce borsa uzmanlarının söyledikleri tutuyor mu? Tutuyorsa bunu neye bağlıyorsunuz? 18) Siz evsahibisiniz. Evi genç bir çifte kiraya verdiniz. Soyadları zaten aynı olduğu için, evlilik cüzdanı sormadınız. Kendinizi ahlakın ve size göre toplumu ayakta tutan ne kadar değer varsa hepsinin yılmaz savunucusu olarak görüyorsunuz ve bir komşunuz, gece, kulak misafiri olduğunu; gerçekte o çiftin evli olmadığını; soyadlarının aynı olmasının bir rastlantı olduğunu ve dolayısıyla, “Almanya’dan oğlum gelecek” bahanesiyle derhal evden kovulmaları gerektiğini söylüyor. “Birkaç gün izleyeyim” diye yanıtlıyorsunuz. Bir gün sonra bir bakıyorsunuz, evden oldukça yüksek bir müzik sesi geliyor ve eve gözleyebildiğiniz kadarıyla, kızlı-erkekli en az beş tane genç giriyor. Oracıkta anlıyorsunuz ki komşunuz haklı. Hiç buna benzer durumlarda böyle düşündüğünüz oluyor mu? 19) Türkiye’nin üç büyük kentinin birinde yapılan araştırmada, 72 tane altı çocuklu ailenin kız-erkek çocuk doğum sırasının aşağıdaki gibi olduğu görülmüştür: Kız Erkek Kız Erkek Erkek Kız Peki sizce Erkek-Kız-Erkek-Erkek-Erkek-Erkek biçimindeki sıralamaya sahip kaç tane altı çocuklu aile vardır? a) 72’den az b) 72 c) 72’den fazla 20) Eryaman Toplukonut Bölgesi’nde yeni açılan bir sitede yaşayanların %30’u mühendis, %70’i avukattır. Barbaros da bu sitede yaşayanlardan biridir. Günün en az beş saatini bilgisayar başında geçirmekte; arkadaşlarıyla pek fazla görüşmemektedir. Bilgisayar dergilerini sürekli olarak izlemektedir. Sizce aşağıdakilerden hangisinin olasılığı daha yüksektir? a) Barbaros avukattır. b) Barbaros mühendistir. 21) 1x2x3x4x5x6x7x8 çarpımının sonucu yaklaşık olarak kaçtır? (hemen yanıtlayın! Mızıkçılık yapıp yukarıya bakmayın!) 22) Birleşmiş Milletler’e üye olan Afrika ülkelerinin toplam üye ülkelere oranı %40’dan az mıdır? Azsa yaklaşık olarak ne kadardır? (“Yukarıya bakmıyoruz” demiştik.) 23) Bir ülkede milletvekili sayısı en az ne kadar olursa yönetim aksamaz? Peki aynı biçimde, en çok ne kadar olmalıdır? 24) Bir düş gördünüz ve gerçek oldu ve olay, sizin için oldukça önemli bir olaydı: Düşünüzde, şu an yanıbaşınızda eşiniz olarak duran insanla tanışacağınızı görmüştünüz ve gerçekten tanışmıştınız. Ya da babanızın öleceğini görmüştünüz ve ölmüştü. Siz geleceği görebilen bir şaman mısınız ya da/ yoksa size geleceği gösteren bir üst varlık mı var? 25) Yerleşmek üzere Tayvan’a gidiyorsunuz. Arkadaşlarınız, sağlığınızdan kaygı duyup gitmenize engel olmaya çalışıyor. Diyorlar ki, “2003’te SARS vardı, 2004’te kuş gribi, 2005’te tsunami. Gitme! Ölürsün! Korkuyoruz.” Bir hekim tanıdığınız da, gitmeden aşı olmanızı öneriyor. Ne aşısı? Ne olursa. Ne yanıt verirsiniz? (LÜTFEN İLERLEYEN BÖLÜMLERİ, YANITLARINIZI BİR KAĞIDA YAZMADAN ÖNCE OKUMAYINIZ.) 1 Büyük olasılıkla, birinci harfi ‘k’ olan sözcüklerin daha fazla olduğunu ileri sürdünüz. Böyle düşünmeniz, ‘elverişlilik yanlılığı’ olarak adlandırılan olgudan kaynaklanıyor. ‘k’ ile başlayan sözcükleri saymak, üçüncü harfi ‘k’ olan sözcükleri saymaktan daha kolaydır. ‘K’ harfi ile başlayanlar, daha fazla erişilebilirdir. Daha rahat akla geldikleri için, ‘k’ ile başlayan sözcükleri saymak, daha kolaydır. İsterseniz bir çırpıda deneyelim: Kağıt, kitap, kart, kayak, kayık, kazık, katık, kaban. Şimdi ikincilere örnek: aşk, tak, bakraç, takas. (Görüldüğü gibi, bunları bulmak için daha fazla zaman harcamak gerekiyor.) 2 Bu, çok ünlü bir deneydir. Bir öbek insandan, 8x7x6x5x4x3x2x1 çarpımının sonucunu hemen söylemeleri isteniyor. İkinci öbek insandan ise, 1x2x3x4x5x6x7x8 çarpımının sonucunu hemen söylemeleri isteniyor. Birinci öbektekiler, 8 ile başladıklarından, daha yüksek sayılar söylüyorlar. İkinci öbektekiler ise, 1 ile başladıklarından, daha düşük sayılar söylüyorlar. Bu bulgular, çıpalama etkisini ortaya çıkarmak için yapılmış en ünlü ve en canalıcı deneyin bulgularıdır: İnsanlar, belli bir durumda değer biçerlerken; verilen başlangıç değerine göre bir değerlendirme yapmaktadırlar. Aynı çarpım, başlanılan yöne göre, farklı sayıların söylenmesine yol açmaktadır. 3 Araba kazasından ölenlerin sayısının daha yüksek olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyor olabilirsiniz. İnsanlara bu sorunun sorulduğu Amerika’da, mide kanserinden ölenlerin sayısı, araba kazalarından ölenlerin sayısından daha fazla. Peki neden araba kazasında ölenlerin sayısının daha yüksek olduğunu düşünme eğilimindeyiz? Çünkü gazete ve uzagörür (televizyon) haberlerinde, mide kanserinden kaynaklanan ölümlere yer verilmiyor. İzlencecilerin (programcılar) daha çok izleneceğini düşünmelerinden olsa gerek, araba kazalarına sürekli yer veriliyor: “Bayram dönüşünde yine kaza” türü bir haberle sık sık karşılaşıyoruz da, “mide kanserinden bu kaçıncı ölüm?!” türü bir haberle hemen hemen hiç karşılaşmıyoruz. Uzagörürcüler (televizyoncular), bu tür deneyleri ve bulguları bilmeseler de, kör topal da olsa, insanların genel eğilimlerini ve yanılgılarını harekete geçirmeyi biliyorlar. 4 Büyük olasılıkla, e’yi seçtiniz. Yani, Yazı-Tura-Tura-Yazı-Tura-Yazı dizisinin Tura-Yazı-Yazı-Yazı-Yazı-Yazı-Yazı dizisinden daha rastlantısal olduğunu düşünüyorsunuz. Ama yanıldınız. Çünkü tüm bu diziler, eşit düzeyde olası; dolayısıyla, eşit düzeyde rastlantısal. Buna ‘seçkisizlik (randomness) yanılgısı’ deniyor. (Az sonra, benzer bir durumun ‘kumarcı yanılgısı’ için de geçerli olduğunu göreceğiz.) Üstüste altı kez tura geldiyse, bu, paranın hileli olduğunu mu gösterir? Göstermez. Çünkü sonsuz sayıda oynanabilecek yazı-tura oyununu bir kez oynadınız ve sonsuzda bir kere tümüyle tura geldi. Paydada bir kez sonsuz olunca, milyon kez üstüste altı kez yazı-tura gelse, yine ‘rastlantısal’ diyebiliriz. 5 Bu da çıpalama etkisi için sorulmuş bir başka soru. Ederi (fiyat) tam olarak belli olmayan mallar üzerinde pazarlık yapıldığında da aynı etki görülür: Başlangıçta verilen sayı, pazarlığı ciddi bir biçimde etkiler. 5 ile 22’yi karşılaştırın. Birincisinde, “%10’dan fazla mı?” diye sorulurken; ikincisinde, “%40’tan az mı?” diye soruluyor. Bu da ünlü bir deneydir. Birinci tür soruya %10’a yakın yanıtlar verilirken, ikinci soruya %40’a yakın yanıtlar verilmiştir. 6 Bu soru, ilk kez bu kitapta soruluyor. Yanıtlarınız, küçük devletlerin nüfusları konusunda bilgili değilseniz, 10 milyon çevresinde dolaşıyor olmalı. Bu, Türkiye’nin nüfusundan kaynaklanıyor. Çin’de sorulsa, 100 milyon çevresinde bir sonuç çıkabilirdi. Bahreyn’de (nüfusu: 700 bin) sorulsa 100 bin çevresinde bir sonuç çıkabilirdi. Ama bütün bunların dışında; birkaç onbinlik nüfusları olan ülkeler var. Dünyadaki birçok budunsal (etnik) çatışmanın altında ise, birkaç onbinlik nüfusların bağımsızlık isteminin yattığı görülmekte. Sorun, birkaç onbinin devlet kurma isteminin kabul edilebilir olup olmadığı değil; sorun, insanların birkaç onbinlik nüfusa sahip devletler varken, 6. soruya yanıt olarak milyonları öne sürmeleri. 7 Katılıyorsanız, nedenini bilmek gerekiyor. “En dibin daha kötüsü olamaz” çünkü sözgelimi bir öğrenci, olabilecek en düşük notu almışsa; bir sonraki sınavda, en kötü olasılıkla, daha önce aldığı notu alacaktır. Ama genellikle, en düşük nottan yüksek bir not alır. Bir iş ne kadar çok yapılırsa, ortalamaya o kadar yaklaşılır. Bu olgunun cezalandırmayla ilgili bir açılımı da var: Olabilecek en düşük notu almış bir öğrenciye ceza verilir ve o öğrenci, ikinci sınavda daha yüksek alır. Notun yükselmesinin cezalandırmadan kaynaklandığı düşünülür. Oysa, yukarıda belirttiğimiz gibi, bir iş ne kadar çok yapılırsa, ortalamaya o kadar yaklaşılır. Cezalandırmanın bunda bir etkisi yoktur. 8 Sekizinci soru da ilk kez bu kitapta ele alınıyor. Muhammedci bir ülke olan Türkiye’den çevre ülkelerdeki çatışmalara bakıldığında şöyle bir ikilik belirmiştir: Filistin (Muhammedci) x İsrail (değil); Bosna (Muhammedci) x Sırbistan (değil); Çeçenistan (Muhammedci) x Rusya (değil). Bunlar üstüste birikince, insanlar, Abhaz-Gürcü Savaşı’nı da bir din savaşı olarak görme eğilimine girmiştir. Oysa iki taraf da İsacı’dır. Son on yıl ve ondan önceki yüzlerce yılın kitaplardan aktarılan tarihi, Türkiye insanını bu tür bir ikilik içinde düşünmeye yöneltmiştir. Bu örnekte, Türkiye’de yaşayan Abhazlar’ın çoğunun koyu Muhammedci olmasının da payı vardır. Ancak, Türkiye Gürcüleri de genel olarak koyu Muhammedci’dirler. 9 “Evet” demiş olabilirsiniz. Elbette sayılamalara (istatistik) bakmak, daha sağlam çözümleme yapma olanağı sağlar. Ama bu soru, sayılamaları değil insanların bu konudaki algılarını açığa çıkarmayı amaçlıyor. Eskiden, namus cinayetleri pek duyurulmazdı. Ancak, günümüzün iletişim toplumunda, kimsenin ağzında bakla ıslanmıyor. Haber izlenceleri ve gazeteler, namus cinayetlerine uzun uzun yer veriyorlar. Böyle olunca da doğal olarak, bize sanki sayı artmışmış gibi geliyor. Bu soruyu 3’le bir karşılaştırın. 3 ve 9, birbirlerine benziyor. Ancak, bir ayrım var: Namus cinayetlerinin duygusal yükü var. Çoğunluğu etkileme gücüne sahipler. Mide kanseri ya da araba kazaları ise, katı gerçeklikler olarak görünüyorlar. Bir olay, ne kadar canlı ve vurucu ise, o kadar çok akılda kalır; belirginliği artar ve bize, sanki çok kere yaşanmışmış gibi gelir. 10 Yanıtınız olumlu ise, işte tam da buna ‘temel yüklemleme yanlışı’ deniyor. İnsanlar, canlı yayında oldukları için heyecanlanıyor olabilirler. Soruları yanıtlayamamaları, çekim ortamından kaynaklanıyor olabilir. Ama yarışma izlencelerinde geniş anlamda çekim ortamı gösterilmiyor. Belki siz olsanız siz de heyecanlanıp yanıtlayamayacaktınız. Bu, bir kendine hizmet eden yanlılık örneği. Siz o kişiyi aşağılayarak gerçekte kendinizi yüceltmiş oldunuz. Ama aynı ortamda yanıt vermiyor olmanızın yanında, bir başka nedenle de yanılıyorsunuz: Birinin kötü olması, sizin iyi olduğunuz anlamına gelmez. Siz yükselmediniz; o alçaldı. Siz aynı yerde duruyorsunuz. Demek ki, kötünün iyisisiniz. 11 Bir çoğumuzun söylemeyi sevdiği bir sözdür: “Ben demiştim zaten”. Bu da, “ben demiştim zaten” ya da “belliydi zaten” yanlılığı (hindsight bias). Aslında dememiştiniz ama bir olay bir kez oldu mu insanın “belliydi zaten” diyesi geliyor. Bu durumun ek bir açıklaması da var: Kimi zaman, bir olay olmadan önce, o olay, aklımızdan geçer gibi olur; sonra da olur. Ama aklımızdan çeşit çeşit olasılık geçer. Bunlardan bir tanesinin gerçekleşiyor olması, şaşırtıcı değildir. Örneğin, aklınızdan şunlar geçmiş olsun: Bugün kar yağabilir. Bugün yağmur yağabilir. Bugün güneş açabilir. Bugün rüzgarlı olabilir. Bunlardan biri gerçekleşiyorsa, şaşırmayınız. Çünkü neredeyse bütün olasılıkları saydınız. 12 Buna benzer bir soru, 20 yıl önce yapılmış ünlü bir deneyde sorulmuştu: Basketbol taraftarlarına “az önce basket atmış bir oyuncunun mu basket atması daha olasıdır az önce basket kaçırmış bir oyuncunun mu?” Taraftarların çoğu, az önce basket atmış bir oyuncunun basket atma olasılığının daha yüksek olduğunu belirtmişlerdi. Buna ‘sıcak el görüngüsü’ adı verilmiştir. Ana düşünce şudur: Başarı, başarıyı getirir; başarısızlık, başarısızlığı. Ancak, Amerikan Basketbol Ligi’yle ilgili olarak yapılan çalışmada, sıcak el inancının doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır: Az önce basket atmış bir oyuncunun basket atma olasılığı daha yüksek değildir. 13 Bunu dördüncü soru ile karşılaştırın. Kumarcılarda şöyle bir eğilim olduğu gözlenmiştir: “Evet şimdi yenildim ama şans, kendi içinde dengeli bir süreçtir. Kayıplar, kazançlarla dengelenir.” Bu eğilim, deneysel ortamlardan öte, Las Vegas’ta da gözlemlenmiştir. 14 Dua ettiniz ve işleriniz yoluna girdi. Ve anladınız ki dua, etkili oldu. Buna ‘doğrulama yanlılığı’ deniyor. Yalnızca dua ettiğiniz durumdaki sonuca bakarak, duanızın etkili olduğu sonucuna vardınız. Oysa, dua etmeden ortaya çıkan sonuçları ve dua edip olumsuz sonuçlar aldığınız durumları da gözden geçirmeniz gerekirdi. Diğer bir deyişle, duanın etkisini, ancak, dua etmediğinizde olanlara bakarak anlayabilirsiniz. Benzer bir örnek verelim: “Sakız çiğnemezsem, yüksek not alamıyorum.” Bunu söyleyenin çalışkan bir öğrenci olduğunu düşünelim. Bu öğrenci, sakız çiğnese de çiğnemese de yüksek not alır. Yüksek notla sakız çiğnemenin bir ilgisi yoktur. Sakız çiğnemediğinde de yüksek not aldığını gördüğünde, sakızın etkisiz olduğunu anlayacaktır. Gündelik yaşamda, neyin neden kaynaklandığını anlamak zor olabiliyor. Bir öğrencinin gerçekten yaşadığı bir olayı aktaralım: Bu öğrenci, çok ders almakta; öğle aralarında da derse girmektedir. Bu nedenle, okulun yemekhanesinde yemek yemek istese de yiyememekte; yakındaki bir bakkaldan Rus salatalı sandviç almaktadır. Birkaç saat sonra cırcır olmakta ve bunun genel bir rahatsızlıktan kaynaklandığını düşünmektedir. Bu durum, kendine yönelik olumsuz duygu ve düşüncelere yol açmaktadır. Birgün ders yapılmaz ve öğrenci, yemekhaneye gider. Birkaç saat sonra ayakyoluna gitmeyi düşünmektedir ki cırcır olmadığını görür. Sonra Rus salatası yememeye başlar. Bunu birkaç gün dener ve cırcır olmaz. Anlamıştır ki, salata bayattır. Gündelik yaşamda, neden-sonuç zincirlerini saptamak bu örnekteki kadar kolay değildir. Ancak, doğrulama yanlılığına düşmemeye dikkat ederek birçok zinciri açığa çıkarıp zararlı olanları kırabiliriz. 15 Yedinci soruyla karşılaştırın. “Her yükseliş, bir düşüşün başlangıcıdır” çünkü bir insan, bir işte, olabilecek en yüksek başarımı gösterdiyse; bir sonraki denemede en fazla aynı başarımı gösterebilir ama genellikle, daha az başarım gösterir. Bunun da, ödüllendirmeyle ilgili bir açılımı var: Olabilecek en yüksek başarımı göstermiş bir insan, genellikle ödüllendirilir. Ama en yüksek başarımı gösterdiğine göre, bir sonraki denemede o kadar başarılı olamayacaktır. Bu, ödül verenlerde, “ödül veriyoruz ama ters tepiyor; şımarıyorlar” düşüncesini uyandırır. Oysa, o insan, ödül verilmeseydi de aynı düzeyde başarı elde edecekti. Bu konudaki en ünlü deney, uçuş eğitimi alan pilot adayları ile yapılmış ve bulgular çerçevesinde, 7 ve 15’teki yanılgılar, ‘ortalamaya bağlanım (regression to the mean) yanılgısı’ olarak adlandırılmıştır. 16 Ali’nin insancıl bir öğretmen olma olasılığının daha yüksek olduğunu düşündünüz öyle değil mi? Ama yanlış işte. Buna da ‘bağlaç yanılgısı (conjunction fallacy)’ deniyor. Daha anlaşılır bir örnekle açıklayalım: Bir insanın hem çekik gözlü hem de renkli gözlü olma olasılığı mı daha yüksektir yoksa çekik gözlü olma olasılığı mı? İkincisi öyle değil mi? 16 da benzer bir soru: Ali’nin hem insancıl hem de öğretmen olma olasılığı mı daha yüksektir yoksa öğretmen olma olasılığı mı? İkincisi değil mi? Ama 16’yı yanıtlarken hiç de böyle düşünmediniz!? Bu, ünlü bir örnektir. İnsanlar, öykünün yapısına göre, daha az olası bir durumu (hem A hem B), daha çok olası olarak görme eğilimindeler. Bu çalışma, tartışılmaz bulgular sağlıyormuş gibi görünüyor ve bir süre böyle algılandı. Ancak, soru yanıtlanırken, Ali’ye ilişkin olarak verilen bilgilerin hepsini kullanmaya özen gösterdiniz öyle değil mi? “Ali’nin felsefe ve sanat çevrelerinde bulunduğu bilgisi verildiğine göre, bu bilgiyi kullanmamız gerekiyor. Öyleyse, Ali’nin insancıl bir öğretmen olması daha olasıdır.” biçiminde düşündüğünüzü sanıyorum. Bu soruda, iletişimin temel kurallarından biri, nicelik ilkesi çiğnenmiş oldu. İnsanlar, iletişim kurarlarken, o iletişimin sürebilmesi için gereğinden ne fazla ne de az ayrıntı verirler. Örneğin, “saat kaç?” sorusu için, olağan koşullarda, yarım saatlik bir açıklama beklenmez. Soru, sağlıklı iletişime ters. İnsanlar, gerekmeyen bilgileri vermezler. Haklısınız. Dolayısıyla, ‘bağlaç yanılgısı’ olarak adlandırılan olgunun insanların bilişsel yapısından kaynaklanıp kaynaklanmadığını bilemiyoruz. Bilişsel yapıdan kaynaklanmıyorsa, ‘yanılgı’ diyemeyiz. 17 Yapılan çalışmalarda, borsa uzmanlarının 100 öngörüsünden yalnızca 49’unun tuttuğu ortaya çıkmış. Yani iki öngörüden biri yanlış. Borsa uzmanlarına inanma, uzmansız da kalma! 18 Komşuyu kovdunuz ama 14. soruda kovmaya çalıştığımız doğrulama yanlılığını kovamadınız. Evli çiftler, yüksek sesle müzik dinleyemez mi? Bugün çiftin evlilik yıldönümü olamaz mı? Herşeyin tek bir açıklaması mı vardır? Ortaya bir görüş attınız ve onu doğrulamak için kolları sıvadınız. Beklentileriniz, aramanızı biçimlendirdi. Başka olasılıkları göremediniz. 19 Bu da ünlü bir deney. İnsanların çoğu, “72’den az” diye yanıt veriyor. Neden? Çünkü Erkek-Kız-Erkek-Erkek-Erkek-Erkek dizisinin Kız Erkek Kız Erkek Erkek Kız dizisinden daha az rastlantısal olduğunu düşünüyorlar. Oysa, ikisi de eşit düzeyde rastlantısal. 4. ve 13. sorularla karşılaştırınız. 20 Barbaros’un mühendis olma olasılığının daha yüksek olduğunu düşündünüz öyle değil mi? Arkadaşlarıyla görüşmüyor, bilgisayar dergilerini sürekli olarak izliyor ve en az beş saatini bilgisayar başında geçiriyor. Yanıldınız. Yanılgınızın başlıca nedeni, ‘taban değeri yanılgısı (base rate fallacy)’ olarak adlandırılan durum: Bölgede yaşayanların %30’u mühendis, %70’i avukat olduğuna göre, bölgeden rastgele birini seçtiğimizde onun mühendis olma olasılığı, %30; avukat olma olasılığı, %70’tir. 70, 30’dan fazla olduğuna göre, Barbaros’un avukat olma olasılığı daha yüksektir. Yani söylediğinizin tam tersi. Bu çalışma da, 16’daki gibi, tartışılmaz bulgular sağlıyormuş gibi görünüyor ve bir süre böyle algılandı. Ancak, “bu bilgiler, boşu boşuna verilmiş olamaz” diye düşündüğünüzü sanıyorum. Bu bilgiler, birşeyler sezdiriyor. O birşeyler ise, mühendis tiplemesi oluyor. Bu çalışmada da aynı iletişim ilkesi, nicelik ilkesi çiğnendi: Bir iletişimin sürebilmesi için tam gerektiği kadar bilgi verilir. Haklısınız. İşin bir de kalıp-yargı (stereotype) yanı var: Avukatların, arkadaşlarıyla sık sık görüşen, pek fazla bilgisayar kullanmayan ve bilgisayar dergilerini izlemeyen insanlar olduğunu düşündüğünüzü sanıyorum. Oysa bu, genel olarak doğru olsa da, tek tek bireylere baktığımızda, yanıltıcı olabilir: 20. sorudaki öykücük, gerçek bir kişiyi anlatmaktadır. Bu, avukat Barbaros Ulutaş’tır. Günün en az beş saatini bilgisayar başında geçirmektedir çünkü hukuk bilişimi ve bilişim hukuku konularında çalışmalar yapmaktadır. Arkadaşlarıyla pek fazla görüşememektedir çünkü Eryaman, Ankara kent özeğine (merkez) uzak düşmektedir ve temelleri yıllar önce atılan metro, öylece durmaktadır. Bilgisayar dergilerini sürekli izlemesi de, ilgilerine bağlanabilir. Sonuç olarak, avukattır. Aynı biçimde, mühendis kalıp-yargısına uymayan mühendisler de bulunmaktadır. Peki niye kalıp-yargılama yaparız? Çünkü işlemleme yetimiz kısıtlıdır ve kalıp-yargılama, bireyler düzeyinde kimi zaman yanlışlara yol açsa da; genel olarak, hesaplı ve kullanışlıdır. Tek tek bireylerin özelliklerini bilmeden yalnızca bir avukat kalıp-yargısıyla binlerce avukatın yaşayışına ilişkin önbilgilere sahip oluruz. Bitirmeden, 18. soruda da kalıp-yargılamanın geçerli olduğunu belirtelim: “Evli bir çift ne yapar ne yapmaz?”a ilişkin kalıp-yargınız sizi yanıltıcı yorumlara itmişti. 21 Yirmi birinci soru, ikinci sorunun ikiz kardeşi. Yukarıda belirtildiği gibi, bu iki soruyla, çıpalama etkisine bakılıyordu. Büyük sayılardan başlayanlar daha büyük; küçük sayılardan başlayanlar ise daha küçük çarpım değerleri biçiyorlardı. 22 Beşinci soru ile yirmi ikinci soru da ikiz kardeş. Yine çıpalama etkisi ölçülüyor. 23 Sözgelimi, 90 tane milletvekili yeterli midir? “Yeterlidir” diyorsanız ilk kez burada ortaya atılan ‘payda yanılgısı’nın (İngilizce olarak: ‘denominator fallacy’) kurbanısınız. Soruya soruyla yanıt vermeniz gerekirdi: Bu, ne tür bir ülke? Bu ülkenin nüfusu kaç? Ancak, gündelik yaşamda, paydaları hiç dikkate almadan değerleme yaparız. Bu da bizi hem 23’teki yanıtlara hem de 24. soruya götürür. 24 Yaşamımız boyunca milyonlarca düş görürüz ve/ ya da düş gören milyonlarca insandan biriyiz. Dolayısıyla, milyonların milyonlarla çarpımı kadar olasılık var. Doğrudur, düşler çok etkileyicidirler ve gerçekleşmiş de olabilirler. Ancak, paydada milyonlar varken; on düşünüz gerçek olsa, bu, çok düşük bir sayıdır. Kolaylık olsun diye, paydada 1 milyon olduğunu düşünelim: 10 düş/ 1,000,000 düş= 1/ 100,000 Bir milyon tane düş görüyorsunuz ve on tanesi gerçek oluyor. 100,000 düşünüzden 1 tanesi tutuyor ve siz bunu bir üst-varlığa ya da şaman olma olasılığınıza bağlıyorsunuz. Üstelik, tutmayanları ve çarpıcı olmayanları da unutup gidiyoruz. Yeterli zaman verilse, kimse gördüğü 1,000,000 düşü anlatamaz. Çünkü onları anımsayamazlar. İşte bu da, payda yanılgısının etkisini daha da arttırıyor: Paydada gerçekte 1,000,000 varken, 100’müş hatta 10’muş gibi geliyor. Ama doğru değil. Ayrıca, ‘kendini doğrulayan öngörü’ olgusu da, düşlerle ilgili yanılgıları arttırmaktadır: İnsanlar, gördükleri düşlerin bir bölümünün gerçekleşeceğini düşünüp yaşamlarını bu beklentilere göre biçimlendirirler. Yaşamlarına bu beklentilere göre yön verdiklerinden, başka bir seçeneğin gerçekleşmesi olanaklı olamaz. 25 Birincisi, Tayvan değil Tayland. Ama Türkiye’ye uzak olduğu için, kimi zaman, ikisi, aynı ülke gibi görülüyor. Bu yanlışlığa uzaklık ve ses benzerliği neden oluyor. Benzer bir durum, Yeni Zelanda’nın Endonezya, İzlanda ve Venezüela ile karıştırılması örneklerinde de geçerli. Bu ülkeler de karıştırılıyor. İkincisi, Tayland, SARS’tan neredeyse hiç etkilenmedi: Toplam 3 kişi öldü. Ancak, Çin ve Vietnam’daki yüksek ölü sayısı, insanları Tayland’da da çok kişi öldüğünü varsaymaya itiyor. Bu duruma ‘dış-öbek türdeşliği yanılgısı (out-group homogeneity)’ adı verilir. Kendimizin dışındakilerin bizim kadar çeşitli olmadığını, türdeş olduklarını düşünürüz. “Ha Tayvan ha Tayland”dır. “Ha Çin ha Japonya. Bunların hepsi aynı.” biçiminde düşünme eğilimindeyizdir. Ne yazık ki, bu konu üzerinde çalışan araştırmacılar da sık sık bu yanılgının kurbanı olmaktadırlar. ‘Dış-öbek türdeşliği yanılgısı’na bir diğer örnek, “bunların hepsi çekik gözlü. Birbirlerine ne kadar çok benziyorlar. Nasıl oluyor da birbirlerini ayırt edebiliyorlar?” biçimindeki yaygın görüştür. Oysa çekik gözlüler de, çekik gözlü olmayanlar kadar çeşitlidir. Öte yandan, bu yanılgı, çekik gözlü olmayanlara özgü değildir. Çekik gözlüler de, çekik gözlü olmayanları ayırt etmekte zorlanmaktadırlar. Asya ülkelerinin sanki aralarında hiç sınır yokmuş gibi tekparça olarak değerlendirilmesinin ikinci nedeni, bilişsel tembelliğimizdir. Bilişsel tembellik, bizim gereksiz ayrıntılarla vakit ve enerji harcamamızı engeller. Öte yandan, ayrıntılı bakmamız gerektiğinde bizi yanıltır: Tayland’a dışsatım yapmayı tasarlıyorsunuz. Ülkenin piyasasını öğrenmek için bilgi topluyorsunuz: Tayvan’a ilişkin bilgilerle karşılaştınız. “Ha Tayland ha Tayvan” dediniz. Söylemeye gerek yok: Zarar etme olasılığınız çok yüksek. Aynı biçimde, tsunami, Tayland’ın güneyini vurdu. Ancak siz orta bölgede yaşıyorsunuz. Korkulacak birşey yok. Bilişsel tembellik, işte böyle gereksiz korkular da yaratabiliyor. Bitirirken İnsana ilişkin olarak konuşma savında olan herkes, bu yanılgıların bilincinde olmak durumundadır. “Felsefe yapıyorum” diyen herkes, bu yanılgılarla hesaplaşmak durumundadır. Boş inançlara savaş açtığını söyleyen herkes, önce kendini bu yanılgılardan arındırmalıdır. Siyaset yapan herkes, adımlarını bu yanılgıların bilincinde olarak atmak durumundadır. Ve asıl konumuza dönelim: İnsanı anlamak isteyen her bilişsel bilimci, insanın bilişsel yapısını oluşturan bu yanılgıları bilmek durumundadır. Ve daha önemlisi, insanı modellemek isteyen her bilişsel bilimci, her yönüyle yetkin izlenceler değil yanılan bir varlık olan insanın yanılgılarını izlencelerine katmak durumundadır. İnsan, ussal değildir. Akılla mantıkla hareket etmez. İnsan, dizgesel (sistematik) olarak usdışı (irrasyonel) bir varlıktır. Ama bu, onun yazgısı değildir. Kendini geliştirmek, her insanın elindedir.
2
18
173 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42