“... Düşümde savaşıyormuşuz, dedi adam beklenmedik biçimde, ne için savaştığımızı biliyoruz sanıyorduk hepimiz. Meğer aldatılmışız.
Garip bir Mevlüt vardı, şehit düştü. Kimse beklemezdi ondan öyle bir yiğitliği.
Biliyor musun, korkaklık da bulaşıcıdır, yiğitlik de. Ama savaş içinde oluyor bu tabii. Çünkü ölmeyi düşünmüyorsun, çünkü kolayca ölünüyor.
Ölmek barış zamanın da zor oluyor. Çünkü ölmeyi düşünmeye başlıyorsun o zaman, bir de elde etmek istediğin şeyler söz konusu. Savaşırken bir şey elde edeceğine inanıyorsun ölmekle, barış zamanındaysa bu yok işte. O zaman savaşta ölmek kolay oluyor, barıştaysa zor. Ölümü göze almakla elde etmek istediğimiz bir şey vardı bizim de, savaşırken... savaştan sonra baktık ki, onlar için savaşmamışız. Düpedüz aldatılmışız. İşte insanın zoruna giden bu oluyor.”
“...
Hayır, bağışlayamaz kendisini. Herkes bağışlasa bile, herkes onun bir amaç için evine kapanık kaldığını bilse ve bu dirence saygı duysa bile. Ne yapıyor. Çiçek yetiştiriyor. Kendisininkinden daha iri, daha kırmızı, daha beyaz veya daha kokulu güller yetiştiren kimse yoktur. Güzel kokuyu sevmenin sünnet olduğunu bildiği için, güzel kokuyu sevebilmek adına korkunç güzel kokuları olan iri güller yetiştiriyor. Yemenden gül tohumları sipariş ediyor. Hepsi bu.”
“...
Şehir genişleyip büyüdükçe herkes bir şeylerin iyiye doğru gittiği vehmini taşıyordu. Oysa bunlar için savaşılmamıştı. Bunlar için savaşmayı kimse düşünmemişti, düşünülmezdi de. Ama savaşarak neyi ortadan kaldırmak istemişlerse, savaştan sonra o gelmişti.”
“...
- Gününü değerlendirmeye bakacaksın... günün nasıl değerlenir, bak anlatayım:
Şimdi ömrünü bitmiş say, ömrün bitmiş de sen yalvarmış, yakarmışsın, sana göz yaşların için cabadan bi gün daha vermişler... işte şu anda da o bir tek son günün içinde bulunuyorsun... işte o son günde ne yapacaksan, her gün onu yapacaksın.
- O zaman bu bahçede gezinmem ki, der çocuk.
- Ne yaparsın ya?
- Ağlarım.”