• Zen hiçbir bilginin içimizde gelişip oluşmadıkça değerli olmadığını; hiçbir yetkenin, hiçbir öğretmenin içimizde kuşku uyandırmak dışında bize bir şey öğretemeyeceğini; sözcüklerin ve düşünce sistemlerinin tehlikeli olduğunu çünkü kolaylıkla taptığımız yetkelere dönüşebileceklerini ileri sürer.
  • 152 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Doğu mitleri ve kültürü yüzyıllar boyu hep batının merakını cezbetmiştir. Gerek doğası, gerek insanlarının yaşam biçimi, gerekse de din ve inançları üzerine bilgiler edinmek için türlü maceralara atılıp buralara doğru yollara düşen, tehlikeli yolculukları göze alan kaşifler için buralara hep bakir bir alan gözüyle bakılmıştır.
    Halen akıllara ilginç gelen inançları ile tüm insanlığın ilgisini çekmektedir. Meditasyon, Yoga, Nirvana, Om, Zen, hatta ve hatta Budizm kelimeleri her ne kadar hayatımızda sık sık duymamıza, deyimlerimizde, esprilerimizde yer almış olmasına rağmen, kendimize “Bunların asıl anlamları nedir acaba?” diye kaç kez sormuşuzdur? Şahsen ben sormadım; ama bir zamanlar mitoloji merakım yüzünden Eski Türk, Antik Yunan, Roma, İskandinav, Sümer, Mısır ve Çin mitolojisi üzerine araştırmalar yaparken yüzeysel olarak Hint mitolojisi kapsamında Budizmi de inceleme fırsatım olduysa da yüzeysel olduğu için sadece okuma aşamasında kaldı. Oysa ki bu kitabı, yani Siddhartha’yı okuyunca, 500 milyon Budist’in, bu dini/öğretiyi neden kabullendiğini, neden inandığını bir nebze de olsa anlayabildim.
    Geleyim kitabın içeriğine: Siddhartha, Brahman bir topluluğun, doğduğu günden beri her alanda başarılı, tüm öğretmenlerinin ve tabii ki babasının gözdesi ve de bu topluluğun prensi olan bir delikanlıdır. Gördüğü ve öğrendiği meditasyonlar, öğretileri ve kavramlar kendisine bir türlü yeterli gelmemektedir. Hep aklında ve ruhunda bir eksiklik ve boşluk hissetmektedir. Ruhunun refaha erişmesi, tamamen kendini soyut düşüncelerin etkisi altına bırakabilmesi, tüm yaşamın birliği ve bütünlüğüne ilişkin bilinçli düşünceye ulaşabilmesi için (ki buna Nirvana deniliyor) tüm dolambaçlı yolları dener ama sonuca ulaşamaz. Sürekli içinde bulunduğu arayış neticesinde Samana denilen çilekeş keşişlerin topluluğuna katılmaya karar verir. Evini, yurdunu, anne-babasını bırakıp ormanda çileci keşişlerin arasına katılır. Senelerce soğuğa-sıcağa, açlığa ve acıya katlanmayı, nefsini köreltmeyi öğrenir; ama bunlar kendisine yetmez.
    Bir gün ermiş ve Buddhalığa ulaşmış bir keşişin varlığını duyar; Samana topluluğunu terkedip bu keşişle görüşmeye gider. Dünyanın birlik ve bütünlüğüne ilişkin bilginin kendi kanı gibi damarlarında dolaşmaya başladığını hissetse de hala içindeki boşluğa bir çare bulamaz. Oradan da ayrılıp yollara düşer. Kalmaları adında bir yosmadan sevme sanatını, bir tüccardan da ticareti öğrenir. Servet sahibi olur, paranın tadını, nefsine keyif vermeyi öğrenir. Kötü huylar edinerek, hatalar ve iğrençlikler yaparak aç olan benliğini bunlarla doyurmaya çalışır ama hala istediğini bulamaz. Tüm servetini ve hamile olan sevgilisini terkedip ırmağa atlayarak hayatına son vermek üzereyken Om’un sesini işitir. Yüreğine sevinç dolar ve arama uğraşına tekrar döner. Bilge olmayan ama hayatını ırmağın üzerinde kayıkçılık yaparak geçirmiş ve ırmağın gizemli sesini duyabilen Vasudeva ile dostluk kurup ırmağı dinlemeyi, kendini, geçmişini, sevgilisinden olan oğlunu, eski hayatını, babasını ve dolayısıyla tün benliğimi bu ırmak sayesinde tanır ve sonunda arayışını tamamlayarak gerçek kimliğine bürünür.
    Tüm bunları yaşarken aklından geçen düşünceleri, karşılaştığı insanlar ile yaptığı konuşmaları ve yaşadığı maceraları okumak inanılmaz keyifli ve adeta bir terapi niteliğindeydi. Buddha’nın asıl amacı, dünyaya her yeniden gelişinde daha az kusurlu olmak, salt kusursuzluk ve aydınlığa erişmektir. Siddhartha da bir önceki Buddha olan Gotama’dan daha geniş öğretilere sahip bir Buddha olarak Dört Soylu Doğru ve Sekiz Aşamalı Yola ulaşmış olmuştur.
    Sonuç olarak Budizm’e, kurtuluşa giden bir yol olarak bakan ve inanan milyonlarca kişiyi anlamanın en akılda kalıcı yolu bu kitabı okumak sanırım. Siddharta’nın başından geçen bunca olay karşısındaki düşünceleri ve konuşmaları okunmaya değer bir şaheser niteliğinde.
  • Zen budizmi, Tao felsefesi de öyle söylemiyor muydu zaten: “Bırak hayat bir nehir gibi aksın; olumlu düşün ki her şey olumlu olsun; dünyadaki kötülüklerin kaynağı olumsuz düşünmektir.”
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 26 - Remzi Kitabevi
  • Hayatımın, Zen Budizmi öğrencilerine meditasyon yapmaları için ödev olarak verilen ve mantıksal çözümü olmayan problemlerden hiçbir farkı yok.
  • Uzakdoğu öğretileri,, Zen budizmi, Tao felsefesi de öyle söylemiyor muydu zaten :"Bırak hayat bir nehir gibi aksın; olumlu düşünki her şey olumlu olsun ;dünyadaki kötülüklerin kaynağı olumsuz düşünmektir."
  • bir sayfaya 40 kez “kendini hiçbir şeye mecbur hissetme” yazdım, eğer tasavvufi hayattaki 40 işe yarıyorsa bu 40 da işe yaramalı. ya da psikanaliz, ya da ebu hanifenin şu meşhur bal olayı ya da zen budizmi bilmiyorum...
  • 170 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Kitaba ve yazarına geçmeden önce küçük bir eleştirimi yine başa tutturmak istiyorum.

    Bizlere garip bir şekilde yakın gelen Japon milletine, Türk milleti olarak yeterince aşinayız. Gençlerimiz, Japon dizileri takip etmekte, Japon sanatçıların şarkılarını dinlemekte, Japon sadeliğine ve saygısına özenmekte hatta Türk-Japon ortak filmi olan Ertuğrul’u 351.889 kişi izlemekteyken Japon hikayelerini anlatan bu kitabı 80 milyonluk ülkede, 6 yılda 1000 kişi okumamış. Burada bir yanlışlık yok mu? Ben mi gereksiz bir yere dikkat çekmeye çalışıyorum anlamadım. Popülarite’ye kurban gitmiş diyeceğim de 6 yıl da bu kadar okunmaması onunla ilgili değil doğrudan bizimle ilgili bir sorun. Her neyse demek istediğimi az çok anlatabildim sanırım.

    Gelelim yazara, Lafcadio Hearn böylesine şiirsel bir isime sahip olan biri için çok farklı bir hayat yaşamış. Yunanistan’da doğum, İrlanda’da büyüme, ABD’de gelişme, Japonya’da olgunlaşma ve sonrasında ölüm. Aile ilişkileri de çok garipmiş hepsini burda anlatmayayım, ama hakkında baya az bilgi var Türkçe yayınlarda. Okumadan önce biraz bakarsınız belki.

    Hearn Amerika’da Poe ile aynı satırlarda anılıyor çoğu zaman. Korku dolu hikayeleri ile ünlenmiş. Sonrasında, Japonya’ya gidip Japon hikayelerini derleme fikri nerden gelmiş aklına bilmiyorum. Bu hikayeler bizdeki Dede Korkut ve Binbir Gece Masallarına(gerçi buna ne kadar bizim diyebiliriz bilmiyorum ama) benziyor. Kitabı çeviren Zeynep Avcı’ya da yaptığı bu güzellik için teşekkür ediyorum. Ama bu kadar az okunduğunu gördükçe o da demiştir heralde galiba boşuna uğraştık diye. Boşuna uğraşmadınız bence. Çevirinizi okuyanlar ve hala okuyacak olanlar var biliyorum.

    İçerisinde Reenkarnasyon, Zen Budizm’i, Japon mitolojisinden sihirler, büyüler, ayinler, ritüeller, mistik yaratıklar, soylu savaşçılarla ilgili birçok hikaye var. Çoğu destansı nitelikte ve günümüzden 700 800 yol önce yazılmış metinler var. O toprakların inanışlarına daha yakından bakma olanağı veriyor bize.

    Kitabı okurken keşfettiğim bir diğer güzel şeyler de dinlediğim müzikler oldu. Japon klasik müzikleri de dinlenmeye değermiş. Örneğin Somei Satoh’un Bifu isimli bestesi.
    Tanımlanması zor bir yumuşaklığa sahip bu müzik, ilerleyen saniyelerde görkemli bir değişime uğrayıp büyük bir orgun pes sesleri kadar dolgun, zengin tonlarda ılık bir duygu yayıyor. Kitabı mı daha çok sevdim bu müziğimi bilmiyorum. Ama kesinlikle bir kere dinleyin. Ruhu yumuşatıyor adeta.

    Yine aynı şekilde Kozaburo Hirai- Narayama ve Yoshinao Nakata’nın Chiisai Aki Mitsuketa isimli şarkılarını da beğendim.

    Kitapla ilgili üzücü bir durum var onu da söylemek istiyorum. Can yayınlarının 2013 ye bastığı 2. Baskıda kitabın sonuna doğru 23 sayfa kadar basım hatası var sayfalar boş basılmış. Alırken göz önünde bulundurmanızı tavsiye ederim.

    İyi okumalar.