Italo Calvino'nun Görünmez Kentler'i, birbirine benzeyen ama her biri kendine has bir ruh taşıyan hayali kentlerin Marco Polo tarafından Kubilay Han'a anlatıldığı, gerçekle düş, anıyla hayal, mimariyle şiir arasında gidip gelen büyüleyici bir labirenttir. Calvino, bu kentler aracılığıyla yalnızca coğrafi mekânları değil, insan hafızasının, arzularının, korkularının ve uygarlığın sınırlarını keşfeder; her kent, bir metafor olarak yalnızca duvarları ve sokaklarıyla değil, anlam katmanlarıyla da örülüdür. Zenobia'nın sonsuz direkler üstünde yükselen ihtişamı, Despina'nın çölle denizin sınırında beliren ikili doğası ya da Eusapia'nın ölülerle yaşayanların iç içe geçtiği grotesk düzeni, okuru hem bir gezgin hem de bir düşünür rolüne davet eder. Kitap, kentlerin aslında insan zihninin yansımaları olduğunu fısıldar: unutulmuş anılar, bastırılmış arzular, kaybolmuş ütopyalar. Calvino'nun şiirsel dili, her bir kenti hem somut hem de soyut kılarak, okuru gerçekliğin ve kurmacanın sınırlarında gezindirir. Görünmez Kentler, bir seyahatnameden çok, medeniyetin, zamanın ve insanlığın kendisi üzerine derin bir meditasyondur; sanki her kent, okurun kendi içinde sakladığı bir şehrin aynasıdır.