Unutulmasın ki , günümüz insanı dinimizin aslını bilmemenin sıkıntısını çekmektedir. Hal ve hareketlerini sevmediğimiz, yaşantılarını kınadığımız, kendilerini reddettiğimiz bu insanlar, hakiki mânada İslam'dan mahrum kimselerdir. Mahrum olanı mahkûm etmek bize düşmez. Onların şahsiyetlerini hedef almak, kınamak bizim işimiz değildir.
Bizim asıl görevimiz, bilmedikleri hususları onlara öğretmek, sevdirmek, Allah'ı hakkıyla bilen ve tanıyan kişiler olmalarına yardımcı olmaktır. Rabbimiz 'den onların da hayra kavuşmasını niyaz etmektir. Unutmayalım, bizler Rahmân olan Allah'ın kulları olarak, ancak merhamet için varız.
Bir konuda takındığımız tavır ve yaptığımız muhalefet, bir hakikatin ortaya çıkmasına yönelik değilse bir fitne unsuru olma ihtimaliyle karşı karşıya bulunduğumuzu unutmamalıyız.
Bilmeliyiz ki, insanın kalbini, aklını ve gönlünü hak ve hakikatten saptıran fikir ihtilafı fitnedir.
Ne var ki Allah'ın dinini sadece günlük ibadetlerle sınırlı sayarak fitneye âlet olanlar, asıl dindarlığın insanlar arası münasebetlerde ve güzel ahlâkta olduğunu unutmuş gözükmektedirler.
Bilginin gerçek sahibini; teknolojiyi ürettiren vasıtaların yaratıcısını unutarak, O'nun koyduğu ölçüleri görmezden gelerek insanlık nereye gidecek?
Öyle görünüyor ki, eski kavimleri helâk eden semavî âfetlere de artık gerek yok. Ötelerin sesine ve mânevî rehberlerin ahlâkına sırtını dönen insanlık, kendini ve üzerinde yaşadığı dünyayı tahrip etme yolundadır.
Bilgi, bilim, teknoloji vb. elbette gerekli. Ama insana hizmet için. İnsanlık ailesini yüceltmek için. İnsanı özünden uzaklaştırmak ve zulmetmek için değil...
Tefekkürün sonuçta vereceği meyve ilim, hal ve amellerdir. Çünkü tefekkür kalpte ilim doğurur. Kalpte ilim meydana gelince, kalbin hali değişir. Kalbin hali değişince de, âzaların amelleri değişir. Yani amel hale, hal ilme, ilim de tefekküre bağlıdır. Bu demektir ki bütün iyiliklerin başı ve başlangıcı tefekkürdür.