Birini sevdiğinde bir düğmeye basıp birdenbire onu sevmekten vazgeçmiyorsun. Eskiden sevdiğin birinden şimdi nefret etsen bile içinde ona karşı bir parça sevgi kalıyor. Sevgi nefretin büyümek için ihtiyaç duyduğu toprak gibi. Birinin olup da diğerinin olmadığı bir ilişki az bulunur bence.
Hepimiz kalplerimizde sevgiyle dünyaya geliyoruz da hayat içimizde hiçbir sıcaklık ve empati duygusu kalmayana dek o sevgiyi yavaşça yiyip bitiriyor mu diye merak ederim sık sık. Yaşamlarımızda bize nasıl seveceğimizi öğreten biri olup olmamasından bağımsız olarak öğreniyoruz sevmeyi. Sevmek nefes almak gibi içgüdüsel bir şey ama sevgimizi kimseye vermek zorunda değiliz. Eğer istersek, nefesimiz gibi içimizde tutabiliriz. Ama sonsuza kadar değil. Çünkü sonra canımızı acıtmaya başlar.
Hepimiz yalnızca bambaşka hayatlarda olabileceğimiz insanların yankıları mıyız diye düşünmeden edemiyorum. Hayatın kumaşındaki bir kırışıklığın yan ürünleri.
Gençliğimizi hırstan kaleler yaparak geçiriyoruz ve sonra hayatın hayallerimiz ve dileklerimizle titizlikle inşa ettiğimiz kulelerin üzerine şüphe kumları savurarak onları görünmez kılmasını izliyoruz. Düzleştirilmiş hayatlara razı olmayı öğrenip taviz hapishanelerinin içine yerleşiyoruz. Kabullendiğimiz dünyanın pencerelerinin dışarıyı göremeyecek kadar küçük olması da biraz içimizi rahatlatıyor, böylece kim olabileceğimize dair kumdan kaleler şeklindeki fantezilerimize bakmak zorunda kalmıyoruz.