İbn Mesud (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü yanıma geldi ve: ‘Bana bir Kur’ân oku da dinleyeyim.’ dedi. Ben de: ‘Yâ Resûlallah, Kur’ân sana nazil olurken ben sana nasıl Kur’ân okurum?’ dedim. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): ‘Ben başkasından Kur’ân dinlemeyi severim.’ buyurdu. Bunun üzerine Nisâ sûresini okumaya başladım.
Nihayet: فَكَيْفَ اِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ بِشَهٖيدٍ âyetine gelince: ‘Yeter! Yeter!’ buyurdu. Sustu. Baktım ki Allah Resûlü gözleri dolu dolu ağlıyordu.” Âdeta İbn Mesud’un okuduğu âyetler onu halsiz bırakmıştı. Belki birkaç âyet daha okusa idi Allah Resûlü eriyip gidecekti.
Kur’ân, hüzünle indi. O, hüzünlü ve kırık bir kalble okunmalıdır. Şu vahşet sahrasında, imkânları kıt, kudreti az ve acz ü fakr içinde yuvarlanan insan, hablü’l-metin, yani kopmaz bir halat olan Kur’ân-ı Kerim’e tutunursa insanlık semasına yükselecek, en mükemmel insan olma ufkuna çıkacak, şu girdaptan, dünya çölünün şu boğucu havasından ve yalnızlık vahşetinden kurtulacaktır. İşte Kur’ân insana bu hissi ve bu havayı verir. Bu sebeple, Kur’ân okurken, işte böyle bir hava içinde okunmaya çalışılmalıdır.
~ Fatiha Üzerine Mülahazalar