gece yarısı kütüphanesi çok sevdiğim ve beni aşırı düşündüren bir kitaptır. ona güvenerek yazarın diğer kitaplarını da okuma yoluna çıktım. ilk durağım burası oldu ve zamanı durdurmanın yolları da beni oldukça düşünmeye teşvik etti.
özetini yapmayacağım, o arka kapaktan da anlaşılabilir zaten. bende hissettirdiklerine odaklanmak istiyorum. bazen -hayata dair çok hevesli olduğum nadir anlarda, lol- hayallerimi düşününce ömür bunlar için çok kısaymış, imkan yokmuş, yetişemeyecekmişim gibi hissediyorum. aynı tom’un yıllar önce scott fitzgerald ile yaptığı sohbet gibi :) ve bu beni kamçılamaktan çok üzerimde yıldırıcı bir etki bırakıyor, isteklerimi gözümde anlamsızlaştırıyor. hiç istemediği kadar uzun yaşamış 439 yaşındaki bir adamın hayatını okumak ise bu düşüncelerimi revize etmeme sebep oldu.
genel olarak kaçmayı ilke edinmiş bana, yeni başlangıçlar hep nefes kaynağı gibi gelir. ara ara yok olmadan hayatımı idame ettirebileceğimi düşünmem. buradaki her yeni başlangıç, karmaşadan arkanı dönüp uzaklaşma imkanı bana çok hafif hissettirdi. istediğin tüm kimliklere bürünebilirsin, her konuda iyi olabilirsin çünkü buna zamanın var :) kimseyle derin bağ kurmuyorsun, kimsenin hayatın üzerinde bir söz hakkı yok, harekete geçecekken kimseyi düşünmek zorunda değilsin daha ne olabilirrr? tüm bu düşüncelerime sanırım şu satırlar cevap verdi:
“Gemilerin sonunda durmaları gerekir. Bir rıhtıma, limana, bilinen ya da bilinmeyen bir varış yerine ulaşmaları gerekir. Yoksa gemi olmalarının ne anlamı kalır?”
“Zaman böyle bir şey, değil mi? Aynı kalmıyor. Bazı günler, bazı yıllar bomboş. Hiçbir anlamları yok. Dalgasız deniz gibiler. Derken bir yıl hatta bir gün, bir öğleden sonra yaşıyorsun. İçinde her şey var. Bir ömre bedel oluyor.”
kısacası ne kadar kendi başımıza mutlu ve yeterli