Zeki Çevik

Görülüyor ki, herkes ıstırap ve isyan içinde idi. Hiç kimse vatansız kalmaya razı değildi. Fakat yine hiç kimse ne yapacağını bilmiyordu. Körü körüne ölüm, bir çare değildir. Osmanlı İmparatorluğu parçalanmıştı. Elde Trakya’dan Erzurum’a kadar uzanan bir Türk yurdu kalmıştı. Bu durum karşısında yapılacak tek şey şu idi: Her türlü fedâkârlıkla bu Türk yurdunu parçalanmaktan kurtarmak! Türk milleti şerefli bir millet olarak ancak bu şartla yaşayabilecekti. Kendinden başka, kendi fedâkârlık ve kahramanlığından başka hiçbir dayanağı yoktu. Türk milletinin parolası: “Ya hürriyet, ya ölüm!” olmalı idi.
Reklam
Mustafa Kemal: burada esir gibi yaşamaktansa, Karadeniz’de batmayı tercih ederim, cevabını verdi. Sonra yanındakilere Dolmabahçe önünde demirli düşman gemilerini göstererek: Bunlar işte böyle... Dayandıkları şey yalnız demir, çelik ve silah kuvveti! Bildikleri şey yalnız madde... Bunlar hürriyet uğruna ölmeğe karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz Anadolu’ya silah ve cephane değil, ideal ve iman götürüyoruz, dedi.
Başkomutan Enver Paşa memleketi bırakırken; Benim yerime Mustafa Kemal’i getiriniz. Ancak o bir şey yapabilir, demişti.
1918 Kasım’ında İstanbul’a geldiği gün, limanı dolduran düşman donanma tekneleri arasında bir motorla geçerken, zırhlılara baktı ve yaverine: Geldikleri gibi giderler, dedi.
Bütün ümit kesenler onun etrafında idi. Hattâ aralarında bazıları, bir asker isyanı çıkararak Başkomutanı devirmek ve yerine Mustafa Kemal’i geçirmek istediler. Mesele meydana çıkmış; bu İttihatçı fedaî, Harp Divânı’nda yargılanmış ve kurşuna dizilmiştir.
Reklam