• Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;
    Mekanı bir satıh, zamanı vehim.
    Bütün bir kainat muşamba dekor,
    Bütün bir insanlık yalana teslim.
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 4 - Büyük Doğu Yayınları epup
  • "Anlama"nın emek istediğini, pek kolay olmadığını geç de olsa anladım da, "oluş"u ve "süreçler"i anlayabilmek sanıyorum çok daha zor... Anlama derdi olmayan "her şeyi bildiği" yanılsamasından kurtulamaz...
  • Hifa Hatun Medine’nin en güzel kadınlarındandır.
    Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi
    ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.

    Hifa Hatun’un methi hızla yayılır ve çok uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Alah’ın rızasını diler…

    Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer… Kimi cevahirler döker… Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?

    Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp;
    – “Ey Allah’ın Rasulü! Bana cennete götürecek bir şeyler öğret.” der.
    Doğrusu o, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), ‘Gündüzleri oruç
    tut’ ya da ‘geceleri namaz kıl’ gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama,
    Server-i Kâinat:
    – “Önce evlenmen lâzım. Zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!” buyururlar.
    Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve
    – “Siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım” der.

    Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de “özel”
    olması gerekir. Lakin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye
    ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik
    bir çare bulur.
    – “Yarın sabah mescide ilk gelenle evlen” buyururlar.
    Bu teklif herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.

    Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir.
    Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır.
    Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır.

    Ama bakın şu işe ki o gece Allahu Teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku
    verir, Hifa Hatun’un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler.
    Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak
    sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler.

    Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer.
    Rasulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir.
    Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder.

    Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı
    sahabeye döner
    – “Ey Süheyb! Şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür.” buyururlar.
    Suheyb Radıyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar:
    – “İyi ama, benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var” der.

    Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan
    süslü bir heybe gönderir ve:
    – “Filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim” der.
    Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler.

    Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla
    konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve:
    – “Ya Hifa, biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin. Nen ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim. Zira Rasulullah (Sallallahü aleyhi ve sellem) “Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.” buyurdular der ve öyle de yaparlar.
    Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikir ile aydınlatırlar. Cebrail (aleyhisselam) olup biteni Rasulullah efendimize anlatır ve onları Allahu Teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler. Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb’i yanlarına oturtur:
    – “Ey Süheyb! Geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?” buyururlar.
    Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle:
    – “Allah’ın Rasulü en iyisini bilir” cevabını verir.

    Efendimiz onlara:
    – “Ne mutlu size. İkiniz de Cennetliksiniz. Allahu Teâlâyı göreceksiniz!” buyururlar.
    Süheyb derhal secdeye kapanır ve:
    – “Ya Rabbi! Beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!” diye niyazda bulunur.

    Allahu teâlâ bu yanık duayı kabul eder. Suheyb, secdede kalakalır. Mescid de bulunanlar ağlamaklı olurlar. Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
    – “Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti” buyururlar.

    Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır. İkisini yan yana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar. Birine; “Şükredenlerden Suheyb” öbürüne; “Sabredenlerden Hifa” yazdırır..
    Radıyallahu anhumâ(Allah her ikisinden de razı olsun).
  • Biz hiç dünyada yaşamış değiliz.
    Geldik
    gidiyoruz öylesine...
  • Asıl en kötüsü
    bilerek bilmeyerek
    hapishaneyi
    insanın kendi içinde taşıması...
  • Bazen hissedersiniz. Ne olduğu önemli değil., değişir insana göre. Sevdiğiniz insanlar, korktuğunuz insanlar, nefret ettikleriniz, aşkla bağlı olduklarınız ya da bazı anlar, zor zamanlarınızda, neredeyse ölecek gibi olduğunuz anlarda birden herkesin size baktığını, sizi beğendiğini fark edişiniz, kendinizi manasız yere çok güçlü hissedişiniz... içinizdeki o güçlü hissin bir hikayesi vardır muhakkak...
  • İçimde ikinci bir insan gibidir
    Seni sevmek saadeti...