• Zor günler geçirdim, bir sürü kuşkuyla, tereddütle; ama insan korkularını sadece gerçeğin içine taşıyabilir ve orada çözüp dağıtabilir, düşüncelerinde değil.
  • NASIL OLSA ALLAH AFFEDER BİZİ...

    Oruç zor gelmezdi, günler kısalsa,
    Namaz da kılardık, vaktimiz olsa,
    İbâdet kolaydı, iş bize kalsa;
    Nasıl olsa Allah, affeder bizi;
    Ölmeden ederiz, biz tevbemizi.

    Her evde, bir Kur’ân, vardır ya rafta,
    Mutlaka alınır, tozu her hafta,
    Ayrıca.. Duvarda arapça yafta;
    Nasıl olsa Allah, affeder bizi;
    Her yıl göndeririz mevlidimizi…

    Lâkin.. Zekât işi, biraz karışık,
    Nefsimiz, fitreyle daha barışık.
    Fakir, fakirliğe zaten alışık;
    Nasıl olsa Allah, affeder bizi;
    Kurbanda verdik ya etlerimizi…

    Medeniyet; hoşgörüdür inan ki,
    Bir iki kadehten, ne çıkar sanki?
    Etrafta, o kadar günahkâr var ki;
    Nasıl olsa Allah, affeder bizi;
    Daha dün kutladık kandilimizi.

    Gör ki; insan eli, Merih’e değmiş,
    Güneş de, sırada beklemekteymiş.
    Artık, bu devirde “tesettür” neymiş?
    Nasıl olsa Allah, affeder bizi;
    Çünkü; yalnız bizde, kalbin temizi…

    Ulusal onuru, yaymaksa maksat;
    Güzellik yarışı, ne büyük fırsat.
    Ah ! Şu “bağnazlar”da, olmasa fesat;
    Nasıl olsa Allah, affeder bizi;
    Görüyor.. Bu millî gayretimizi…

    Karamsar düşünmek, ne kötü bir huy,
    Zaman sana uymaz.. Sen zamana uy!
    Bak..“Vız gelir” diyen, şarkıları duy;
    Nasıl olsa Allah, affeder bizi;
    Az sonra görürüz(!) cennetimizi...

    Zaman seli hızla, haşre akarken,
    O, berzâh kapısı, bu kadar darken;
    İnsanda bu ilim, bu akıl varken;
    Affı, azâbından fazladır diye,
    Allah’a bu isyân, hayret ki niye?
  • Ne kadar zor günler yaşarsan yaşa ne kadar mutsuz olursan ol sakin umudunu kaybetme!...
    Ve sakin dua etmekten vazgeçme...
    Çünkü birgün Allah diyecek ki;
    "Artik mutlu olma sirasi sende"...
  • !!!İLERİ DERECEDE SPOİLER İÇERİR!!!
    https://www.youtube.com/watch?v=trig1MiEo1s
    İnsanın kendi hayatını sona erdirmeyi istemesini hiç anlayamadım,anlayabileceğimi de sanmıyorum.Hayatta işleri yoluna koymanın mutlaka bir yolu olduğuna ve ne olursa olsun yaşıyor olmanın büyük bir hediye olduğuna,kendimde hala bir şeyleri değiştirebiliyor olmanın büyük bir güç olduğuna inananlardanım.Yine de Will Traynor'a verdiği karardan dolayı kızamıyorum. Çünkü buradaki profillerden birinde şöyle bir söze rast geldim:
    "onun yaşadıklarını yaşamadan onu yargılama."
    Bazı konular haklarında büyük konuşulamayacak kadar karmaşık ve hassas olabilir...

    Kitapta beni en çok düşündüren cümlelerden biri şu oldu: "organları artık işlevlerini tam olarak yerine getiremiyor olmasına rağmen ona bu kadar rahatsızlık veriyor olması haksızlık." Kaslarınızın sadece var oldukları için sizde ağrıya sebep olduğunu bir düşünün? Sadece orada oldukları için hareket bile edemedikleri halde kendi bacaklarınızdan rahatsızlık duyduğunuzu?.. Ya da sadece düzgün bir şekilde öksüremediğiniz için bedeninizin dış etkenlere karşı daha savunmasız olduğunu? Öksürmekten bahsediyoruz! Öksürebildiğim için şükretmem gerektiğini hiç düşünmemiştim!..
    Kitabı okurken düşünmekten kendimi alıkoyamadığım bir diğer konu da ölecek olmamız.
    Evet,bu kadar gündemde olan ve aynı zamanda bu kadar gündem dışı tutabildiğimiz başka bir konu var mı,bilmiyorum. Yani bizim şu an yaptığımız bu sıradan işler,okula gitmek,sınavlara girmek,ailemiz...bir sonu gelecek ve bu sadece bizi ilgilendiren bir son olacak. Bizden önce devam eden bir yaşam olduğu gibi biz bu dünyadaki süremizi doldurduktan sonra da hayat devam edecek.İşte bu noktada işler benim için biraz karışıyor,ne yani unutulacak mıyız?"Buradan bir Şerife geçti." diyecekler (mi?) ve bitecek mi? Bu kadar mı?
    İnsanlar işlerine gidecek,aileleriyle ve sevdikleriyle vakit geçirecek,gülecekler...Bazen bizi hatırlayacaklar ve umarım ki eksikliğimizi hissedecekler ama eninde sonunda hayat devam ediyor olacak,bizsiz! Bensiz...
    Will ile Lou'nun hikayesinde beni en çok etkileyen de bu oldu sanırım.Hayatınızı adamaya hazır olduğunuz birinin size veda etmesinden sonra bile kendi hayatınıza devam edebiliyorsunuz,bir şekilde yaşamaya devam ediyorsunuz,hayaller kuruyorsunuz,planlar yapıyorsunuz ve sizin için saat işlemeye günler geçmeye devam ediyor. Eğer ahiret inancım olmasaydı kolay kolay kaldırabileceğim bir durum olmazdı bu. Hatta kitabın sonuna doğru içimden "Allah'ım iyi ki varsın!" diye geçirdiğimi hatırlıyorum.Bu türden büyük acılarla insanın baş edebilmesi zor ama kendi adıma bu dünyada hiç var olmamışım gibi olması,tamamıyla unutulmak?!.Bu başka bir şey...
    Uzun lafın kısası yaşıyoruz ve bunun bir sonu var. O zaman hatırlanır bir şeyler yapmak zorundayız. Çok sevdiğim bir büyüğümün iki sorusu vardır,zaman zaman beni bana getiren sorulardır ve ölümü anlamamda anlamlandırmamda daha da doğrusu yaşamımı anlamlı kılmamda bana yardımcı olduğuna inandığım:
    "Giden iyilerin yerini doldurabiliyor muyum?" ve "Bir gün gittiğimde benim yerimin doldurulmasına ihtiyaç duyulacak mı?"
    Bu sorulara "EVET" cevabını büyük harflerle verebileceğimiz ve doğmuş olmamızın bu dünyada fark oluşturacağı bir hayat yaşayabilmemiz duasıyla....
    Selametle.
    ... just live well.
    just live.
    Will Traynor...
  • Daha zor günler geliyor.
    Oruç Aruoba
    Sayfa 37 - Metis Yayınları/1995
  • Felaketler doğal olunca da, insan eliyle olunca da değişmiyor. Bir istatistiksel işlem başlıyor. Eline kağıt kalem almış birileri bir hesap çıkarma derdine düşüyorlar. Kaç kişi öldü, kaç kişi yaralı, maddi hasar ne kadar. Bilimsel gelişmenin getirdiği duygusuz köksüz yaklaşım bu olsa gerek. Bir istatistikten ibaret yaşamlar sürdürüyoruz. Rakamlara bağımlı bir var oluş. Sahi kaç para ediyoruz ki biz?
    Gidenler, kalanlar, ölenler, yaralananlar. Hepsi bir insan halleri savaşta. Bir çok öykünün başı ve sonu. Yarım kalmış bir yaşanmamamışlık hissi herkesin içinde. İnsan olduğunu unuttuğun bir var olma çabası. Savaş bunları da içeriyor elbette. Bir sayı olmaktan çıkaran şey bu kişisel acılar, umutlar, öfkeler, zayıflıklar bizi. Bir felaketin ardında kalan bir sayılar yumağından çok sonsuz dramlar ağıdır; birbirine bağlı birbirinden etkilenen.
    Olağanüstü her halde yaşamak daha bir farklı boyuta taşınıyor. Yaşamak için çaba harcamak gerekiyor. Yemek, su, barınak, bunları kaybedince anlıyoruz değerlerini ve ne kadar zor elde edildiklerini. Bireysel acıların en büyük kaynaklarından biri de bu oluyor.
    Savaş her zaman bir yokluklar trajedisi olmuştur. Ve kaybolan bir yaşam bir çok şey ifade etmez ki bir sayıdır eni kökü:

    '' Benim için cephe, korkunç bir girdaptır. İnsan henüz merkezden çok uzaklarda suların durgun kısımlarında iken daha, onun emici kuvvetini hisseder. Girdap, yavaş yavaş, kurtulmaya imkân, fazla direnmeye hacet bırakmadan, insanı çeker kendine. Ama topraktan, havadan müdafaa kuvvetleri yağar bize, bilhassa topraktan. Toprak herkesten çok askerin yardımcısıdır. Asker toprağa sarıldı, uzun uzun, deli gibi, onu kucakladı, ateş karşısında ecel terleri dökerek yüzünü, kollarını, bacaklarını onun içine soktu mu, o zaman toprak askerin biricik dostu ağabeysi, annesi olur; asker korkularını, feryatlarını toprağın sessizliğine esenliğine inler; toprak bu korkuları, bu feryatları alır; askere yeniden, onu on saniyeliğine koşturacak bir dirilik verir, sonra askeri yine tutar, bazen bu tutuşu ebedi olur.”

    Savaşın en korkunç yüzünü yaşayan insanlar geri dönmeyi düşünür eve ya da ev denilen yere geride bıraktığı kovuğuna. Orası hep güzeldir, güvenlidir, sevdikleriniz oradadır ve güvendedir. Dönebilirsek eğer her şey kaldığı yerden devam edecektir. Ama hiç bir zaman öyle olmaz. Savaş ve felaket her yeri yakıp kavurur:

    “Bu gençliğimizin ülkesi, bize tekrar verilse bile, ne yapabiliriz biz onu? O alemden bize geçmiş o narin, gizli kuvvetleri daha diriltemeyiz ki!
    Biz onlarda olabiliriz, onlarla kaynaşabiliriz, onları hatırlayabiliriz, onları sevebiliriz, onlar gözümüzün önüne geldikçe heyecanlanabiliriz.
    Ama bunun ölmüş bir arkadaşımızın fotoğrafı önünde düşüncelere dalmaktan bir farkı yok ki; yüz hatları onun hatlarıdır, bu onun yüzüdür; birlikte geçmiş günlerimiz hatıramızda aldatıcı bir canlılık kazanır; fakat yine de o değildir bu resim.
    Biz artık eskisi gibi bağlı değilizdir ona. Bizi çeken onun güzelliğinin, havasının şuuru mudur? Hayır! Kendi hayatımızın olaylarında payı olan bir kardeşlik, bir beraberlik duygusudur; bu kardeşlik bizi sarmış, annelerimizin babalarımızın dünyasını bizim için daima biraz anlaşılmaz hale sokmuştur; çünkü biz, hep muhabbetler içinde, nasılsa kendimizi onlara kaptırmış, onlara ram olmuşuzdur. En küçük şeyler bizi günün birinde hep sonsuzluk yollarına bırakıvermiştir. Bu, belki de gençliğimizin hakkıydı sadece. Biz henüz hiçbir hudut tanımıyor, hiçbir tarafta son diye bir şey kabul etmiyorduk; kanımızda ümidi taşıyorduk, günler geçtikçe bizi tek varlık haline getiren ümidi.
    Biz bugün gençliğimizin ülkelerine seyyahlar gibi gidebiliriz. Biz gerçeklerde kavrulduk; farkları tüccarlar, mecburiyetleri de kasaplar gibi biliyoruz. Biz artık o eski tasasızlar değiliz; biz şimdi müthiş vurdumduymaz olduk. Ölmeyeceğiz ama yaşayacak mıyız?
    Kimsesiz çocuklar gibi bırakılmış, yaşlı insanlar gibi görmüş geçirmişiz; kabayız, üzgünüz, satıhtayız… Galiba mahvolmuşuz.”

    İnsan eliyle yaratılmış en ilginç yıkım makinasıdır, savaş. Etkilemediği hiç bir şey yoktur. Ve feryatlar figanlar acılar sadece insanı etkilemez:

    “Beygirin biri devriliyor... Sonra biri daha.
    Sonuncusu ön ayakları üzerine dayanıyor, atlıkarınca gibi bir kavis çiziyor, yere çökmüş, ön ayaklarına abanmış, dönüyor; sırtı parçalanmış herhalde. Asker o yana koşuyor, vurup öldürüyor. Aciz ve yavaş, yere seriliyor beygir. Ellerimizi kulaklarımızdan çekiyoruz. Hırıltı kesildi. Yalnız uzayıp giden, sönmekte bir iç çekiş hala asılı havada. Sonra yine sadece raketler, mermi türküleri, yıldızlar…
    Aklımız ermiyor adeta. Detering, kalkıp gidiyor, söyleniyor:
    “Peki, ama onların suçu ne?” Sonra yine geliyor; sesi heyecanlı, heybetli de adeta: “Size söylüyorum,” diyor. “Hayvanları harbe sokmak, alçaklığın daniskası.”

    Savaş’ın en korkunç anlatına şahit olmuş yazar. Sizi de ortak ediyor acıya yokluğa ve yıkıma. Taraf olan her yandan yaşanan şey aynı aslında birbirinden korkan ve birbirini yok eden var olma kaygısını yaşatıyor yazar her kelimede. Oysa savaş için bulduğu çözümü gösteriyor nükteli bir dille:

    “Harb dediğin, halk şenliklerine benzemeli bir nevi. Boğa güreşlerindeki gibi çalgılı, biletli olmalı. İki memleketin bakanları, generalleri banyo donlarıyla, ellerinde sopalar, sahaya çıkıp birbirlerine saldırmalılar. Sağ kalan hangi memlekettense, o millet garip sayılmalı. Bu, hem daha basit, hem de daha iyi. Burada onların yerine bizler dövüşüyoruz.”

    Bahse konu olan savaş birinci dünya savaşı ve bir Alman askerinin ağzından okuyoruz romanı. Bir çok insani ve korkunç süreci. Yazım dili o kadar akıcı ve gerçek ki o roman kahramanı siz oluyorsunuz. Siz de kokuyor, korkuyor, aç kalıyor ve acı çekiyorsunuz. Karakter isimlerinden çok karakterler siz oluyorsunuz ayrı ayrı, herbirinden bir çok kendinize ait noktayı bulup çıkarıyorsunuz. Hırsız olmak bir ahlaki kural olsa da o alan ve zamanda hayatta kalmanın tek yolu olduğunu görüyorsunuz. Ahlak ancak savaşsız mümkün biliyorsunuz.
    Keyifli okumalar!