Geri Bildirim
  • Okuyucularla; Cahit Zarifoğlu’nun da kuruluş çalışmalarında yer aldığı Mavera dergisine gelen mektuplara, cevap niteliğinde yayınlanan yazılardan oluşuyor. Türkiye’nin dört bir yanından gelen mektuplarda kendi yazılarını, şiirlerini, denemelerini gönderen okurlar; Zarifoğlu’nun da eleştirileri ile kendilerini bulmaya çalışıyorlar diyebilirim.

    Cahit Zarifoğlu denilince, şiirlerinde ki kapalılık ve buzdağı gelir akıllara. Dilinin sade olmasına karşılık anlaşılması zor olan bu şiirler okuyucuyu yorsada, ipin ucunu tutup az biraz onu anlamaya çalışınca, kelimelerin arasında ki anlamlar bir büyü gibi içinize işler, Yüreğinizi dağlar.
    Onu ve şiirini bulmaca çözmeye benzetiyorum ben. Yavaş yavaş dolan kutular ve en son çıkan muhteşem tablo –anlam-.
    Onu anlamak zordur. Daha önce onu okumayan biri için vereceğim en iyi tavsiye, kuşkusuz Okuyucularla’yı okumasıdır. Böylelikle onun şiir ve edebiyat görüşü okuyucunun gözünde daha net çizgilerle belirlenebilir.

    Bunun yanında söylemem gerekir ki, kelimelerin döşendiği edebiyat yolunda yürümek isteyenler için harika bir başucu kitabı olabilir.

    Şiirde dikkat edilmesi gereken noktalara çok iyi değinmiş Zarifoğlu. ‘Şöyle yap, şunu oku, biraz bekle’ gibi nasihatlarının yanında örneklerle öyle bir taçlandırmışki yazılarını, eminim ki mektupları gönderen şahıslarda hatalarını, çağının büyük şairi tarafından tarafsız, açık ve net şekilde görmüştür. Cahit Zarifoğlu yinede, bu eleştirileri kalp kırmadan, adına yakışan zarafetle yazıyor.
    Öyle bir mektup var ki hele; şiirden anlayan biriyseniz Zarifoğlu’nun ne demek istediğini çok iyi anlayacaksınız. Şuraya bırakıyorum…

    Gönderilen şiir:
    Taşta o ceviz kırdığım günler
    Saymakla bitiremediğim yıldızlar
    Alaca karanlık anlara değin
    Arkasından koştuğum çember küflenince …
    Zarifoğlu dokunuşu: ‘‘ Bakın sesler nasıl birbirini ezip durmuş. Kafiye imkanları nasıl görülememiş. En önemlisi de bunlara şiir olmaya doğru yüceltici hiç bir şey eklenmemiş. Bir şair gibi düşünmemişsiniz hiç. Evet doğru kullandım, şair gibi düşünmek dedim. Düşünmemişsiniz, bir bağ evinin yakınında, şehir hayatının üzerinde, bir ceviz ağacının yanında, elinde bir taş, daha büyükçe bir taşın üzerinde ceviz kıran çocuğun kim olduğunu derinlemesine, iç içe ağaç damarları gibi barındırdığımız çocukluğu, yıldızları sayarken sayıları bir elimizden alıp ötekine verdiğimizi, sonunda yıldızların kendi yerlerinde sayıların ise işe yaramadan ortalarda kaldığını, insanla evren arasında yaklaşmakla eritmediğimiz buzula rağmen, bu durgun sürece rağmen çember arkasında koştuğumuzu, bir çemberin bir bizim döndüğümüzü ve «şimdi»ye doğru büyüdüğümüzü ve bir köşeye atılıp unutulanın, çemberden başka bir şey olduğunu… Yine de derinlemesine algılıyabilirdik bunları. Fakat kullanabildiğiniz kelimelerdeki sesleri bile görmek istemediniz. Kendi kelimelerinizle yeniden düzenleyelim yazdıklarınızı.
    Taş üstünde ceviz kırdığım günler
    Say say bitmeyen yıldız
    Alaca karanlıklara kadar arkasından
    Koştuğum çember
    Anlatmak istediğiniz şeyin, kullandığınız kelimelerin önünü açmak istedim bir parça. Şiirin bulunduğu yöne kımıldasınlar diye. Herhangi bir iddiam yok yanlış anlamayın, sadece göstermek istedim. Küçücük değişikliklerle, anlatılan her şey, ilk satırdaki «günler» kelimesi ile, gizli gizli bağlantılı hale gelebilir. Böylece bu kelimenin anlamı sadece ceviz; kırılan günler olmaktan taşarak, hatıralarımızı barındıran «geçmişi» anlatabilir. İkinci satırla hem saymakla bitmeyen yıldızlar, hem de hatırlamaktan yorulmadığımız yok. Alaca karanlığa kadar arkasından koşulan çember ise, hem çocuklukla ilgili bir anıyı, hem de durup durup, geçmişi yaşayışımıza özlem duyarken, içimizin hareketini gösterebilir. Şiirinizi yine kendi kelimelerinizi kullanarak ona şiir olmaya doğru küçük bir adım yeri açtık, daha doğrusu üzerinde düşündük. Ve «üzerinde çalışın» derken ne demek istediğimizi anlatmak istedik. Kuşkusuz hiç kimsenin şiirini değiştirmeye, üzerinde çalışmaya hakkımız yok. Bir fikir versin istedik.’’

    Mektupları okudukça ismi geçen kişilere karşı bir merak canlandı içimde. Küçük bir araştırmayla mektup gönderenlerin arasından yazar ve şair çıktığını gördüm.
    Bu tesirli eleştiriler Zarifoğlu’nu ve şiir görüşünü anlamada size yardımcı olacak ve dahası içinizde yatan ufak şaire yol gösterecek.
    Kelimelerin büyüsüne kapılmak dileğiyle…
  • Yeniden merhabalar güzel bir inceleme okuyacağız diye umutlanmış olabilirsiniz evet ama benim adam gibi bir inceleme yazabilmem için kırk fırından da fazla ekmek yemem lazım. Yazmaksa yazarın da kitapta bahsettiği gibi "Oysa şimdi aklımdakileri kağıda geçirdiğim sırada doğru sözcükleri seçmenin deneyimsiz biri için ne kadar zor olduğunu ve en basit kavramın bile ne denli yanlış anlaşılma ve çift anlamlılık olasılıkları taşıdığını ayrımlamaya başlıyorum ." yani oldukça zor oldu. Ama deniyorum yazamam deyip kestirip atmaktansa uğraştım olmadı demek daha yakın geliyor bana. Sonuç olarak bunu yazdım evet ama bu benim sadece ilk inceleme yazım değil yazdığım ilk yazı,tabi ilkokulda türkçe sınavlarındaki o son 20 puanlık sorular için yazdıklarımdan sonra, o yüzden uyarılarınız, önerileriniz ne varsa hepsine açığım:))

    Öncelikle şunu söylemeliyim ki buraya geliş sebebimle geldikten sonra okuduğum ilk kitabın olağanüstü bir gece olması aşırı manidar olmuş. Tıpkı benim gibi kendini arayan bir kahraman var kitabımızda. "Gülerek, sohbet ederek dalgalanan bir insan kalabalığının ortasında ben kendi kendimi arıyordum, içimdeki o yitik insanı arıyordum, idrak edişin o büyülü sürecinde yılları yoklayarak gerilere gittim."..
    Düşünün ki ailenizden yüklü bir servet kalmış genç yaşınızda her şeye sahipsiniz neler yaparsınız? Bizim hikaye de böyle başlıyor işte, zengin olan elit adamımızda hırs denen şeyden eser yok sadece yaşıyor ne isterse elde ediyor günler,aylar, yıllar, ömür böyle geçiyor anlayacağınız derken bir gün farkediyor duygusuz donuk bir insana dönüştüğünü hiçbir şeyden aslında zevk almadığını, bunu farkettiğinde kendine üzülmüyor bile. Kendini bulması ise sıradan bir pazar olarak başlayan o olağanüstü gece de oluyor, suçla tanıştığı o gün saat üçü on altı geçe...
    Etrafında kalabalıklar olsa da yalnız oluşu , hissizliği ve işlediği ilk suçla içinde kabaran o duygular öyle güzel betimlenmiş ki insanın çoğu kez kendini bulduğu bir kitap çıkarmış ortaya Zweig.

    Ve son olarak da, "Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.”
    Herkese sevgiler, saygılar.
  • Yazar: Rumeysa
    Hikaye Adı : Kalemin Umudu
    Link: #30251439

    Her sıkıldığında yaptığı gibi kuşandı kalemini, silgisini. Başladı bir beyaz kağıdı keşfetmeye. Köşesinden başladı ilkin zira satır başlarına dikkat etmezdi pek. Her beyaz yer yeni bir fetih kelimesiyken neden fethedilmemiş yer bıraksın değil mi? Fethine başlamadan önce askerlere baktı. Büyük bir istekle tutmuşlardı kalem denilen silahı. Kimi mazluma bir deva kimisine cefa, kimisinin şanlı fetihler kimisinin alçakça sömürgeler yaptığı o kudretli silah kontrollü satılmalıydı. Lakin satılmamıştı üstelik hız kazanmıştı aç bir kurt gibi bekleyen yayınevleriyle. Kalemin de her varlık gibi kullanıcısına göre şekillenen bir işlevi vardı. Parmakları yavaşça hareketlendi. Cehalet denilen düşman köşeden bitmek tükenmek bilmeyen ordusuyla sinsi sinsi sırıtmaya başladı. Cehalet göğsünü kabarta kabarta karşına geçti kalemin. Başladı bağıra bağıra konuşmaya. "Hem yayılmamı engelliyor hem de yayılmama ön ayak oluyorsun. Askerlerini güçlendirip bana yolluyorsun. Söylesene umudun var mı sen varken tükeneceğime?" Cehalet okunu bırakmıştı. Gelen ok kalemi sarsmıştı. Zor başlamıştı savaş ama en zor anı bu olmayacaktı. "Olmasam yayılacaksın, varlığım yayılmanı azaltıyorsa neden tükenmen için umudum olmasın?" dedi. Gerçekten var mıydı peki umudu? Kendi için asker yetiştirirken bile karşı tarafa geçenler oluyordu. Teredddüt etti bir an. Cehalet kanın kokusunu alan bir kurt gibi anında fark etti bu tereddüdü. Tarafına geçen askerlere saldırma komutunu verdi. Sırtlarında tonlarca kitap yüklü askerler başladılar kitapları fırlatmaya. Dur durak bilmediler. Yenildiği bu günde karar verdi kalem ilk öğretinin 'bildiğiyle amel etmek' olduğuna. Geç de olsa umut vadeden karardı bu. Her gün kendisine "Doğru bildiğim kaç şeyi uyguluyorum?" sorusunu soracaktı. Cehalet gelecek nesiller için bir efsane olmalıydı. Bir küçük umut yeterdi cehaleti yakmaya. Belki biraz da irade, biraz sabır. Kalem umutladı geçmiş zaman fetihlerini hatırlayarak. Bir Cahit Zarifoğlu'nun, bir Erdem Bayazıt'ın, bir Necip Fazıl'ın elinde olduğu günler hatırına geldi. Atalarının şanlı zaferlerinden bahsetmedi bile. Yakın mıydı uzak mıydı bilinmez."Güzel günler göreceğiz." dedi umutla.
  • Zor günler asla sonsuza kadar sürmez.
  • Jack London, Darwin'in evrim teorisi ve insanların çıkarlarını harmanlayarak yazdığı Vahşetin Çağrısı kitabını yazardan esintiler hissederek okudum.

    İlk başta günümüzde de olan çıkar ilişkisini Jack London, köpekler ve insanlar üzerinde simgeler oluşturarak olay örgüsünü içine aktarmıştır. Bu simgeleri kitabın konusunu anlatarak değineceğim çünkü kitabın ana mesajını bu şekilde anlatmak kitabın anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.

    Kitabın konusu ise Amerika'nın sıcak kesimlerinde onu çok seven bir aile ile yaşayan Buck ,(ayrıca evde en çok sevilen köpek ve bu onu her istediği yapılan sevgiyi hissetmiş biri yapıyor.) bir gün evin bahçıvanı tarafından kuzeyde altın arayan kişilere satılması ile Buck'ın hikayesini okumaya başlıyoruz.

    Buck'ın keyifle yaşadığı hayat bir anda hayat mücadelesine dönüştü. Çünkü kuzeyde kendini korumazsan hayatta kalma şansın yok. (Bunu yazar betimlemeler ve olaylarla okuyucuya aktarmıştır.) Buck bunu anladığında sadece kendisi için yaşaması gerektiğini eski hayatının geri gelmeyeceğini anlar. İşte bu anlayış onu geçmişine lider ruhuna sahip olduğu atalarının ruhuna doğru yolculuk yapmasına neden olur.

    Buck'ın lider ruhu diğer köpeklerin de dikkatini çeker ve bu liderliği elinde tutması için savaşması ve kuzeye adapte olması gerekmektedir. İşte burada da Darwin'in Evrim Teorisi giriyor.

    "“Herhangi bir türde, muhtemelen hayatta kalabilecek sayıdan daha fazla bireyin dünyaya gelmesinin sonucu olarak, sıklıkla bir var olma mücadelesi ortaya çıkmakta, böylece herhangi bir canlı çok az bile olsa kendisine yarayacak bir değişim geçirdiği takdirde, karmaşık ve kimi zaman değişken yaşam koşullarında hayatta kalmak için daha fazla şans elde edecek ve sonuçta doğal olarak seçilecektir. Güçlü kalıtım ilkesi gereği, seçilen herhangi bir tür yeni ve değişime uğramış biçimiyle çoğalmaya çalışacaktır.” (Türlerin Kökeni) Gelelim

    Darwin’in evrim teorisine;


    Darwin ‘in Evrim teorisi 2 kurala aşamaya dayanır.Adaptasyon ve doğal seleksiyon.
    Adaptasyon: Adaptasyon veya uyum doğal seleksiyonda başarılı olmuş ona sahip olan organizmayı evrimsel olarak daha uyumlu kılan bir özelliktir. Sıfat olarak yani böylesi bir özelliği tarif etmek için adaptif terimi kullanılır.
    Adaptasyon canlıların ortamlarında başarılı bir şekilde yaşamasını sağlayan kalıtsal değişikliktir. Adaptasyon yapısal davranışsal veya fizyolojik olabilir. Yapısal adaptasyonlara örnek olarak deri rengi vücut şekli vücut örtüsü verilebilir. Davranışsal adaptasyon için fototropizma örnek verilebilir. Fizyolojik adaptasyonlara örnek olarak bir zehir üretmek sümük salgılamak homeostaz gibi biyokimyasal yollar veya sistemler gösterilebilir.
    Adaptasyon doğal seçilimle seçilmiş özelliklerdir. Adaptif özelliği belirleyen genetik temel çevre yüzünden oluşmaz; genetik varyant öncede vardır ve onu taşıyan bireye bir avantaj sağlaması yüzünden seçilir. Genetik varyantların önceden var olduğunun ilk deneysel kanıtı Luria and Delbrück tarafından gösterilmiştir. Bu araştırmacılar sendelenim testi (İng. fluctation test) ile Escherichia coli bakterisinde meydana gelen rasgele değişikliklerin nasıl antibiyotik direncine yol açtığını gösterdiler.
    Çevrelerine yeterince uyum sağlayıcı adaptasyonlara sahip olmayan organizmalar ya bulundukları ortamdan gitmek zorunda kalırlar ya da soyları tükenir. Bu bağlamda soy tükenmesi terimi ölüm hızının doğum hızından daha fazla olması sonucu zaman içinde bu türün yok olması demektir.
    Bunun zıt anlamlısı seçilimdir yani adaptif özelliği taşıyan bireylerin doğum oranının bu özelliği taşımayana kıyasla daha yüksek olmasıdır.
    Canlılarda görülen bazı özelliklerin bariz adaptif amaçları olmasına karşın çoğu özelliğin mecudiyetinin nedeni aşikar değildir. Bunun çeşitli nedenleri olabilir: bir özellik eskiden yararlı olmasına rağmen artık olmayabilir; bir özelliğin faydası vardır ama bu henüz bilinmiyordur; özellik başka bir özelliğe bağlı olarak faydalıdır (Spandrel olgusu). Bu gözlem iki temel ilkenin altını çizer: genetik varyantlar rasgele meydana gelir ve bir canlının çevresi sürekli bir değişim içinde olduğu için adaptasyonların yararlılığı da gelip geçicidir."
    Altın aramak için (zengin olmak) yola çıkan insanların ise köpeklerin sağlıklarından ziyade sadece altın için onları kullanmalarını, bu kullanış ile köpeklerin zor günler yaşadığına da şahit oluyoruz. (Jack London bu olayları anlatırken gözlem gücünün fazla olduğunu kanıtlar. Yaşamında geçirdiği altın macerası onun yazar olmasına neden olmuştur.)
    Buck, altın arayan ile geçirdiği günler boyunca kulağına gelen çağrının sesi ile yaşarken aslında bu çağrının geçmişinden geldiğini onu atalarının ve soyunun yanına çağırdığının farkında olmadan sesin peşinden gitmesi gerektiğini bilmektedir. (İşte burada seçim şansının soy ile birleşmesini anlıyoruz. Yani seçimlerimizin geçmiş ile bağlantılı olduğunu bu yüzden kendimizin seçim yapmadığını geçmişteki soyumuzun seçim yaptığından bahsetmek istemiştir.)

    Eğer Jack London'dan bir eser okumak istiyorsanız Vahşetin Çağrısı ile başlayabilirsiniz.
  • Bu kitabın Kayıp Zamanın İzinde serisinin habercisi niteliğinde olduğu yazıyor yukarıdaki tanıtımda. Kesinlikle yerinde bir tespit…
    Kayıp Zamanın İzinde seri olduğu ve Proust un anlatımı da ağır olarak nitelendirildiği için okumak isteyenin gözü korkar biraz. Proust’un dünyasına adım atmak için bu kitap başlangıç noktası olarak okunabilir. Okuması ve sevmesi zor bir yazar olabilir ama aynı zamanda bağımlılık da yaratıyor ve bitince bir süre hangi kitabı okumak istediğine dair insanın kafasında soru işaretleri oluşuyor. Misal ben; Proust okuduktan sonra insan zamanını hangi kitabı okumak için harcarsa, kazandıklarının yanında harcadığı zamandan söz edilmez mevzusuna bol bol şeker eşliğinde bayram boyunca kafa patlattım.
    Ben seriyi okuduğum ve çok beğendiğim için bu kitabı da büyük bir özlem duygusuyla, “Ah be Marcel’im nasıl da özlemişim seni, sanki memleketten annemgiller gelmiş gibi…” diyerekten bağrıma basa basa okudum. Kitap kısa anlatılardan -veya öykülerden her ne derseniz- oluştuğu için kendini okutuyor. Tavsiye ederim okuyun. Okuduktan sonra 5 duyunuzla tecrübe ettiğiniz her şey hala aynı mı geliyor, farklı mı geliyor onun da muhasebesini kendi içinizde yaparsınız artık.
  • Annesine baktı. Aynı kestane rengi bakış onu şefkat dolu yıllar öncesine götürdü.
    — Korkuyor musun, anne?
    — Benim yaşımda artık pek bir şeyden korkulmaz.
    — Günler iyice uzadı ve ben artık hiç burada bulunamıyorum.
    — Geleceğini bilince seni beklemek zor gelmiyor. Burada olmadığın zaman da, ne yaptığını
    düşünüyorum. Haber var mı?
    — Evet, son telgrafa bakarsak, her şey iyi. Ama onun bunu beni meraklandırmamak için
    söylediğini biliyorum.
    Kapının zili çaldı. Doktor annesine gülümsedi ve gidip kapıyı açtı. Sahanlığın yarı aydınlığında
    Tarrou griler giymiş kocaman bir ayıyı andırıyordu. Rıeux konuğunu çalışma masasının önüne
    oturttu. Kendisi de koltuğunun arkasında ayakta duruyordu. Odada yanan tek ışık, çalışma
    masasının üzerindeki lamba, ikisinin ortasında duruyordu.
    — Sizinle sözü dolandırmadan konuşabileceğimi biliyorum, dedi, Tarrou bir giriş sözüne gerek
    duymaksızın.
    Rieux sessizce onayladı.
    — On beş gün ya da bir aya kadar burada artık hiçbir işe yaramayacaksınız, olaylar sizi aşıyor.
    — Doğru bu, dedi Rieux.
    — Sağlık biriminin organizasyonu kötü. Gerekli sayıda adamınız ve zamanınız yok.
    Rieux bunun doğru olduğunu gene onayladı.
    — Valiliğin, sağlam insanların genel mücadeleye katılmasını zorunlu kılacak bir gönüllü hizmet
    birimi tasarladığını biliyorum.
    — İyice bilginiz var. Ama büyük bir hoşnutsuzluk var ve vali tereddüt içinde.
    — Neden gönüllüler istenmesin?
    — Yapıldı bu, ama katılım çok düşük oldu.
    — Bunu resmi yoldan yaptılar, biraz da inanmadan. Onların eksiği düş gücü. Asla felaketle boy
    ölçüşecek düzeyde değiller. Ve düşünebildikleri ilaçlar ancak bir beyin nezlesini tedavi edecek
    düzeyde. Eğer elimiz kolumuz bağlı, her şeyi onların yapmasına izin verirsek, onlar ölüp
    gidecek, biz de onlarla.
    — Olabilir, dedi Rieux. Yine de, kaba işler diye adlan-dırabileceğim işler için tutukluları
    düşündüklerini söylemeliyim.
    — Özgür kişilerin olmasını yeğlerdim.