• 27 şarkıcı benim için konser vereceklermiş. Tiyatro şarkıları mıymış neymiş. Zuhal Olcay, Sezen Aksu, Haluk Bilginer, Nurseli İdiz filan...
  • Bir kere bile karşılaşmaz mı insan? Karşılaşmadık. Ben İstanbul'da sokakta Zuhal Olcay'la, Nazan Öncel'le bile karşılaştım ama onunla karşılaşmadım.

    😊😊
  • Attila İlhan
    "Usta bir şair, cesur bir romancı, ödünsüz bir aydın..."

    “Bir sanatçıyı, daha doğrusu bir aydını, tarih karşısında
    temize çıkaracak olan onun tutarlılığıdır,
    eğer tutarlı değilse zaten hiçbir halt olamaz.”

    Emekli savcı Muharrem Bedrettin İlhan ve
    eşi Emine Memnune Hanım, 5 Haziran 1925 günü
    İzmir’in Menemen ilçesinde doğan oğullarına Attila adını koyarlar. Attila ilk ve orta öğrenimini İzmir’de tamamlar.

    İzmir Atatürk Lisesi’nde okurken bir kız arkadaşına yazdığı
    aşk mektubu nedeniyle genç Attila’nın başı derde girer.
    Bu mektupta Nazım Hikmet’in bir şiirini alıntıladığı için
    gizli örgüt kurma suçlamasıyla henüz 16 yaşındayken tutuklanır. Üç ay kadar cezaevinde kalan Attila’nın yaşı küçük olduğu için cezası ertelenir, ancak öğrenimine Türkiye’de
    devam etmesi de yasaklanır.
    Babasının uzun süren hukuk mücadelesi sonucunda
    Danıştay kararıyla Türkiye’de okuma yasağı
    kaldırılsa da, genç öğrencinin içinde kopan fırtına
    kolay kolay dinmeyecektir.

    Öğrenim hakkını yeniden elde eden Attila İlhan,
    İstanbul Işık Lisesi’nden 21 yaşında mezun olur.
    Lise son sınıfta okurken katıldığı bir yarışmada ödül
    kazanması ona edebiyat dünyasının kapılarını açacaktır.
    İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydolan genç şairin
    ilk şiirleri bu dönemde dergilerde yayınlanmaya başlar.
    İlk şiir kitabı Duvar 1948’de yayınlanır.
    İlhan, Duvar’da daha çok toplumsal duyarlılıkla yazılmış
    şiirlere yer vermiştir. Özgürlük, yurtseverlik, insanlık temalarını
    ele alan bu şiirler aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’nın
    toplumda yarattığı gerilim ve sıkıntıları da dile getirir.

    Attila İlhan, üniversite ikinci sınıftayken öğrenimini
    yarıda bırakıp Nazım Hikmet’i Kurtarma Komitesine katılmak üzere 1949 yılında Paris’e gider. O yıllarda yasaklı bir şair olan Nazım Hikmet’in şiirleri el yazmaları şeklinde elden ele dolaşmakta, hayran kitlesi ise gizliden gizliye büyümektedir.

    “İnsan sevdiğini bırakmaz, sevmek bırakır insanı.”


    İlhan’ın Paris’te kaldığı süre boyunca Fransız toplumu
    ve orada bulunduğu çevreye ilişkin incelikli
    gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan birçok
    karakter ve olayın temelini oluşturacaktır.
    1952’de yurda dönen Attila İlhan, bu dönemde senaryolar
    ve sinema eleştirileri de yazmaktadır.
    Hatta Ali Kaptanoğlu takma adıyla sinema dünyamıza
    on beş kadar senaryo da kazandırmıştır.
    Genç yaşta ünlenen Attila İlhan’ın şiirleri çoğu kez
    Anadolu ezgilerinin tınısını, melodisini taşır dizelerinde. Şiirlerindeki bu özellik sonraları pek çok sanatçıya
    ilham kaynağı olacaktır. Hümeyra “Ben Sana Mecburum”,
    Alpay “Üçüncü Şahsın Şiiri”, Timur Selçuk “Karantinalı Despina” ,
    Ahmet Kaya “Acı Ninni, An Gelir, Mahur”,
    Zuhal Olcay “Ayrılık Sevdaya Dâhil”, Nur Yoldaş “Sultan-ı Yegâh”, gibi nice sanatçı, İlhan’ın daha nice şiirini
    bestelemiş veya seslendirmiştir.

    Besteci ve yorumcu Yaşar’ın ‘Beni Koyup Gitme’ adıyla
    notalara döktüğü Ağustos Çıkmazı’nın birkaç dizesi Attila İlhan şiirinin kendine özgü tarzını ve ruhunu yansıtmaya yetiyor:

    Beni koyup koyup gitme, n'olursun
    Durduğun yerde dur
    Kendini martılarla bir tutma
    Senin kanatların yok
    Düşersin yorulursun
    Beni koyup koyup gitme, n'olursun
    (...)
  • Bir kere bile karşılaşmaz mı insan? Karşılaşmadık. Ben İstanbul'da sokakta Zuhal Olcay'la, Nazan Öncel'le bile karşılaştım ama onunla karşılaşmadım.

    Beni Onlara Verme / Tarık Tufan
  • Yıl 2014 olması lazım İstanbul Tüyap kitap fuarında Tarık Tufan'a kitap imzalatmak için 45 dakika sırada bekledim. İmza sırasında beklerken, bir huyum vardır, imzalatacağım kitabı okumaya başlarım, sıra geldiğinde kaldığım sayfayı imzalatırım. Yine sıra geldiğinde kaldığım sayfayı koydum masasına aramızda şöyle bir konuşma geçti;
    T.T: Neden bu sayfayı imzalatıyorsun?
    Ben: Sırada beklerken buraya kadar okudum. İmza için ne kadar beklediğimi unutmamak için.
    T.T: Dimi, sıra baya uzun sağolsunlar
    Ben: Sıra uzunluğundan değilde, herkesle fotoğraf çekilip, sohbet ediyorsunuz o yüzden bekledik bu kadar.
    Dedim ve Tarık Tufan'ın yüzü düştü, alındı, sustu. Ben de dedim içimden, ünlü kaprisi eleştiriye gelemiyor. Ama şimdi okudukça anlıyorum o günkü kapris değildi muhtemelen, üzdük adamı. Bir insan bu kadar hüzünlü, karamsar, pesimist olabilir mi yahu? Tamam bizde hüzünlüyüz, olumsuzuz, mutsuzuz, ama Tarık Tufan başka adamın bütün kitapları böyle. Arkadaş bir kitap düşünün içinde küçük küçük bir sürü hikaye var (her biri güzel bir roman olabilecek konular) ama hepsi kötü sonla bitiyor. Ne yapıyorsun abi Emre Aydın dinleyerek, Zuhal Olcay fotoğrafına bakarak, Yeditepe İstanbul izleyerek mi yazıyorsun. Bu ne kasvet, ne yaşadın sen Allah aşkına. Olurda bir daha karşılaşırsak bu sefer laf sokmucam, sarılcam sana, sarılcam ve "abi s.ktir et çok şeyy yapma" dicem. Görüşmek üzere.