El kuklalarıydı ve el kuklaları da topraktan olurdu. Yeraltı yaratıkları, bodurlar ya da cüceler gibi aşağıdan yükselir, birbirlerini sopayla pataklar ve yeniden kulüblerinin ya da insani bilinçlerinin derinliklerine dönerlerdi. Kuklalar ise aksine, cinler, periler gibi yeryüzüne nadirenden göksel varlıklardı. Çok daha yoğun bir dünyada, geometrik bir mükemmeliyetle dans ederlerdi. Bizler kadar beceriksiz değillerdi.
Hareketin kanunlarını sergiliyorlardı. Kollar ve bacakları, mükemmel kavislerle, fizik kurallarına göre inip kalkıyordu. İnsan-aktörlerin aksine cezbetme yahut sempati bekleme gibi ihtiyaçları yoktu. Tanrının ve kuklalarını bir çemberin üzerindeki iki nokta olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmişti. Daha önceki gölge kuklalar, aslında tanrıları temsil ediyordu. Onlar, tanrıların mevcudiyetiydi.
Tabaktaki insanlar, asla boşalmayacak bardakları yudumluyor, saçlarına hiç takamayacakları güller koparıyor. O insanların, o yassı halkadan kaçtıklarını hayal ediyorum. İki boyutlu varlıkların, kendilerine üç boyutlu dünyada bir yer bulmaya çalıştıklarına dair bir fikrim var. Başardıkları zaman, üç boyutlu varlıklar da aynı şekilde başka boyutlar bulacak. İşaretleri, başka yaşam biçimlerini yakalayacaklar.