Sır Sufizm Üzerine Konuşmalar

5,7/10  (7 Oy) · 
29 okunma  · 
3 beğeni  · 
817 gösterim
Bu aslında bir kitap değil. Daha çok bir dans bu. Sıradan bir dans da değil. Kalpten esen bir Sufi kasırgası bu.

Nasıl ki dervişler ezelden beri aşk sarhoşluğu içinde dönüp durmuşlarsa, Usta'nın bu sözleri de çemberin dönmekte olan çapında yer alıyor. Zihninizin bilgi, kıssa ve fıkralardan oluşan bu engin bilgelik hazinesine dalmasına izin verdiğinizde, bu dans sizi de içine çekmiş oluyor. Ama dönen bu sözcük bolluğunun ortasında, merkezin tam içinde sessizlik, saf boşluk -Sufilerin ışık dedikleri gerçek aşk, Usta'nın varlığı oturuyor...

Bu kitap bir şarkı bir anımsama, bir kucaklama, o gizli ana duyulan bir özlem, bir zikirdir."

Durgun göller buluşamaz, ancak nehirler buluşabilir. La ilahe illAllah- Allah'tan başka Tanrı yoktur. Hedeften başka hedef yoktur. Tanrı gittiğimiz yön değildir; Tanrı geldiğimiz yöndür. Halbuki gözlerimiz uzaklardaki yıldızlara takılıp kalmış durumda. Hep ileriye bakıyoruz. Uzaklara odaklanmış durumdayız oysa yarattığımız tüm hedefler kendi zihnimizin yansıtmalarından ibaret. Asıl hedef nereden geldiğimizdir. O bizim doğamızın, varlığımızın ta kendisindedir, varoluşumuzun temelini oluşturur.
Sufiler der ki, din başlı başına iki şeyden meydana gelir. Biri fakr yani hiç kimse, hiçbir şey, egosuzluk, tevazu kavramıdır. Fakr sözcüğü bunların tümünü kasteder. İkinci şey de zikr yani Tanrı'nın hatırlanmasıdır. Tanrı, ulaşılması, keşfedilmesi ya da icat edilmesi gereken bir şey değildir. Tanrı'nın sadece hatırlanması gerekir. Biz onu sadece unuttuk. Gereken tek şey bir uyanıştır. Buna zikr denir.

İşte bu iki küçük kelime, fakr ve zikr, tasavvuf ruhunun ta kendisini oluşturur.
(Tanıtım Yazısından)
  • Baskı Tarihi:
    2009
  • Sayfa Sayısı:
    336
  • ISBN:
    9786055890520
  • Çeviri:
    Deva Chandra
  • Yayınevi:
    Butik Yayınları
  • Kitabın Türü:
Zeynep Oral 
18 Mar 2015 · Kitabı okudu · 182 günde · 10/10 puan

Ve bir ülke veya bir insan veya bir ırk aşağılık kompleksinden musdarip oldukları zaman aslında daha üstünmüş gibi davranmaya başlar. Üstünlük kompleksi, kişinin aşağılık kompleksinden kaçınma yoludur; bir kamuflajdır.

Necmiye 
20 Nis 2015 · Kitabı okudu · 5/10 puan

oshonun fikirleri bana uçuk kaçık gelsede kitaplarını okumaktan keyf alıyorum,çerez diyebileceğim kitaplar sınıfından,okuyup da altını çizdiğim satırlarda var,

Kitaptan 19 Alıntı

Sevil Ersoy 
14 May 2015 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Eğer sorunlar idare edilebilir haldeyse ve sorunlarla birlikte yaşayabilirsen aklın başında kalır.Çok fazla geldiğini gördüğünde aklını kaçırırsın. Aklını kaçırmak , sorunlardan ,gerçekliklerden,endişelerden,stres hallerinden kaçınmanın insanda doğuştan var olan yöntemidir.

Sır, Osho (Sayfa 296)Sır, Osho (Sayfa 296)

Özünün en derininde tamamen tekbaşınasın. Kimse senin kendi başınalığının mabedine adım atmadı, asla atamaz da.

Sır, OshoSır, Osho

Toplum sıradan insanlardan oluşur ve kendini sıradan insanlara uydurmak demek senin de başlı başına sıradanlaşman demektir.

Sır, OshoSır, Osho
merve yaprak 
04 Oca 13:25 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Ayaz, büyük fatih, Put Kıran Gazne Hükümdarı Mahmut’un ahbabı ve kuluydu...
Bu kıssada kullanılan her kelimenin üzerinde dur.
İslam putlara inanmaz ama bu Müslümanlar tarafından yanlış anlaşılmıştır. Putlara inanmamak başka bir şey, kalkıp başkalarının putlarını yok etmeye başlamak başka. Aslında birinin putunu kırmak demek, olumsuz yönde de olsa o puta inanıyor olmak demek; yoksa o seni niye ilgilendirsin ki? Seninle hiç alakası olmayan bir
şey.
Mahmut fanatik bir müslümandı. Bu ülkeye ait birçok tapınağı yok etti. Bütün hayatı tapınakları ve putları yok etmekle geçiyor, bir de böylelikle Tanrı’ya hizmet ettiğini sanıyordu. İşte insanın büyük hakikatleri yanlış anlaması böyle bir şeydir.Muhammed, Tanrı’yı temsil edecek bir put yapmanın imkansız olduğunu söylerken haklıydı. Musa da aynısını söyler. Tanrı’yı temsil edecek herhangi bir put yapmak mümkün değildir çünkü Tanrı engindir, uçsuz bucaksızdır. O’nu temsil edecek bir şeyi nasıl yapabilirsin ki? O’na tapmak istiyorsan olduğu gibi tap- dağlarda, ağaçlarda, yıldızlarda, bulutlarda. O dört bir yandadır. Yalnızca O vardır: La ilahe ill Allah- Ondan başka kimse yoktur.
Taştan bir put veya tahtadan bir imge yapmaya hiç gerek yok. Anlamsız bu. Bu muazzam değerde bir gerçektir ama Müslümanlar olayın özünü tümüyle kaçırmıştı. Başkalarının putlarını kırmaya başlamışlardı.
Eğer Tanrı her yerdeyse, o zaman putlarda da olmalı O. Buna bir de bu açıdan bakın: Eğer Tanrı her yerdeyse, o zaman putta da olmaması nasıl söz konusu olabilir? Demek ki taştan bir putta da var O. Sıradan bir taşın içindeyse, neden yontulmuş bir taşın içinde olmasın?
Başkasının putunu da, tapınağını da yok etmeye hiç gerek yok. Cami nedir? İçinde Tanrı’nın hiçbir temsilinin olmadığı bir tapınaktır. İnsanlar caminin yanından geçerken son derece saygılı davranıyorlar. Başlarını eğiyorlar, sıradan bir ev değil bu. Peki caminin sıradan bir evden farkı ne? Caminin sıradışılığı nereden geliyor?
Artık Tanrı’nın evi haline, bir tapınak haline gelmiş.
Mahmut birçok tapınağı camiye çevirdi. Basit bu: Putu yok ettin mi tapınak cami oluyor.
Çoğu kez büyük hakikatler, insanların elinde tehlikeli bir hal almıştır. Çocuğun eline geçmiş bir kılıç gibidir bu. Tekrar tekrar yaşanmıştır bu durum. Büyük hakikatler insanların eline geçmiş ve aynı büyük hakikatler dünyada nice sefaletin kaynağı olmuştur.
İnsan öyle ahmaktır ki etiketler değiştirip dursa da hep aynı kalırlar. Hindu Müslüman olur, Müslüman Hristiyan olur, Hristi-yan Yahudi olur, Yahudi Jaina olur ama asla etiketten başka bir şey değişmez.
Anlamak demek yalnızca etiket değişimi demek değildir. O yürekten değişmek; vizyon ve perspektifini değiştirmek demektir. Ayaz, büyük fatih, Put Kıran Gazne Hükümdarı Mahmut’un ahbabı ve kuluydu. Hükümdarın sarayına sefil bir köle olarak gelmiş, Mahmut onu fikir danıştığı bir dostu haline getirmişti.
Bu herkesin hikayesidir. Dünyaya geldiğinde sefil bir köle olarak gelirsin. Neden? Çünkü çocuk dünyaya mutlak derecede aciz bir halde gelir. Başkalarının, ebeveynlerinin, ailesinin desteği olmadan hayatta kalması mümkün değildir. Bir dilenci olarak gelir.
Sürekli yemek, sıcaklık ve bakım dilenmektedir. Öylesine acizdir ki, bir köledir.
Bu durum yüzünden ebeveynler, toplum, devlet, kilise çocukları asırlar boyunca sömürmüştür. Ona yemek vermişlerdir, gıda ve destek sağlamışlardır ama belli şartlar karşılığında. Çocuğa birçok şart koşmuşlardır ve o da acizliğinden ötürü bunları kabul etmek zorunda kalmıştır. Onun için bir ölüm kalım meseledir bu. Çocuk hayır diyemez. Hayır derse hayatta kalamaz; evet demek zorundadır. Onun köleliği budur.
Henüz küçük çocukları sömürmekten vazgeçmeyi başarabilecek kadar insanileşmiş, medenileşmiş de değiliz. Çocuklar dünyanın en sömürülmüş insanlarıdır. Nasıl şu anda dünyada büyük bir hareket, kadınların özgürleşme hareketi yükseliyorsa, bir gün çocukların özgürleşme hareketi de gerekecektir.
Çocuklar muazzam derecede çektiler; kimse bu kadar çekmemiştir. Ve onları bu düzenin içinden çıkarmak neredeyse imkansızdır çünkü onlar bağımlı, onlar acizdirler.
Ebeveynler de onları sevdiklerini sanırlar ama koşullara bağlı sevgi, sevgi değildir. Ebeveynler çocuğu bir Hristiyan’a veya Yahudi ‘ye veya Hindu’ya dönüştürmeye çalışırlar.Zavallı çocuğunun üzerinde oynadığın siyasi bir oyundur bu. Onun zihnini koşullandırırsın. Ona neyin doğru, neyin yanlış olduğunu söylersin; hem de kendin bile bilmezken. Tanrı’nın var olup olmadığı konusunda beynini işlersin onun; bunu daha kendin soruşturmamışsın-dır. Ivır zıvır bir dolu bilgini çocuğun beynine akıtıp durursun. Bunlar onun kafasını karıştıracaktır, onun ruhunu hasta edecektir. Hayatı boyunca senin sözde sevgin yüzünden çekecektir.
Ta en başından sevgi olmaktan uzaktı bu. Çocuk acizdi ve sen ona yardım etmekten keyif alıyordun çünkü insan birine yardım ettiğinde kendini çok iyi hisseder. Aciz insan sana, ona kıyasla daha güçlü olduğun fikrini verir.
İnsanların başkalarına acımayı sevmesi de bu yüzdendir. Bayılırlar buna. Başın dertteyse insanlar sana anlayış göstermeye bayılırlar çünkü bu durumda onlar yukarıda, sen aşağıdasındır, onlar talihlidir sen talihsiz. Asla senin sevincini paylaşmaya gelmezler. Güzel bir ev yaparsan sevincini paylaşmaya, bunu kutlayışına
katılmaya kimse gelmez. Ama evin yanıyorsa tanıdık, tanımadık herkes üzüntünü paylaşmaya gelir. İçlerinin derinlerinde bundan keyif almaktadırlar: Senin başın dertteyken onlarınki değildir. Tanrı onların yüzüne gülmüştür. Derinlerde bir yerde senin başına neden böyle birşey gelmiş olduğunu bilirler: Günahların, yapmış olduğun hatalar yüzünden başına tam da böyle bir şey gelmesi gerekiyordu, müstahaktı bu sana. Ama yüzeyde sana üzüntülerini bildirmektedirler. Oysa kıskançlıkları yüzünden sevincine asla katılmamışlardır.
Mutlu olduğunda insanlar bunu kıskanır. Peki insanlar mutlu olduğunda bunu kıskanıyorlarsa, mutsuz olduğunda bunu nasıl paylaşabilirler? Bu çok mantıksız; hiçbir anlam ifade etmiyor. Sen mutluyken kıskanan kişi, mutsuz olduğunda da sevinecektir. Mantıklı olan budur.
Ama üzüntüsünü gösterecektir. İçinden boyunun ölçüsünü aldığın, haddin bildirildiği, kendini bildiğin için çok sevinecektir. Ama yüzeyde üzülmüş görünür.
İnsanlar çocukları çok sever çünkü onlar acizdir ve sana güçlü, kuvvetli olduğun fikrini verirler. Çocuklarını her türlü iktidar oyununa da maruz bırakırsın. Onları senin taklitçilerin haline getirmeye çalışırsın. Onlara kendi ideallerini dayatmaya çalışırsın. Onları kendi kopyan haline getirmeye çalışırsın hem de kendinin mutsuz, sefil bir halde olduğunu bile bile. Yine de kendi kopyalarını üretmeye devam ediyorsun! Bu yüzden dünya sefalet içinde kalıyor çünkü çocukları ebeveynler yaratıyor. Kendileri sefil durumdaydılar, yine sefil halde insanlar yaratacaklar. Her baba, oğlunun kendisi gibi, her anne de kızının kendisi gibi olmasını ister.
Sefalet modelinin sürüp gitme biçimi budur. İnsanları mutlu etmenin hiçbir yolu yokmuş gibi görünmesinin nedeni budur.
Bu süregelişin bir şekilde kırılması gerekiyor. Ebeveynler çocuğu gerçekten seviyorsa, kesin olan birşey şu ki, onu kendilerine benzetmeye çalışmayacaklardır. Kendilerinin sefalet içinde yaşadıklarını, yeterince acı çektiklerini gayet güzel bilirler. En azından çocuk kendileri gibi olup acı çekmesin ya da farklı bir oluş biçimini denesin diye ellerinden gelen herşeyi yapacaklardır. Kim bilir belki o acı çekmeyecektir. Ama kesin olan birşey vardır: Bizim gibi olmaması gerektiği. Gerçekten sevgi dolu olan
bir ebeveynin temel anlayışı bu olmalıdır.
O sevgisini verecek ama bilgisini vermeyecektir. Çocuğa bakacak, onu okşayıp sevecek ama kendi ideolojisini ona dayatma-yacaktır. Onu bir Hristiyan, Katolik, Protestan, Hindu, komünist vesaire yapmayacaktır. Çocuğu kendisi olmaya yönlendirecektir. Kendi deneyimlerini paylaşacak ama çocuğu aynılarını yaşamaya zorlamayacaktır. Çocuğa dostça davranacaktır. Ona karşı iktidar oyunları sergilemeyecektir.
Ama yapılan bu. Bu yüzden her çocuk dünyaya sefil bir köle olarak geliyor diyorum.
Ayaz, büyük fatih, Put Kıran Gazne Hükümdarı Mahmut’un ahbabı ve kuluydu. Hükümdarın sarayına sefil bir köle olarak gelmiş, Mahmut onu fikir danıştığı bir dostu haline getirmişti.
Dünyaya boş bir tuval olarak geliyoruz sonra üzerimize bir şeyler resmediliyor. Bomboş, tertemiz geliyoruz sonra üzerimize bir şeyler yazılıyor. Dünyada bir şeye dönüşüyoruz; bir hiç olarak gelmiştik. Hiç kimse olarak gelmiştik sonradan birisi oluyoruz.
Bu birisi olma durumu kazaradır. O birisi senin özün değil, asıl yüzün değil. O senin benliğin değil, sadece kişiliğin. Ve kişilik çok aldatıcıdır; seni aldatır. Bunu kendi benliğin sanmaya başlarsın.
Kişilik ve benlik arasındaki farkı anımsa. Kişilik sana toplumun, seni büyütmüş olanların giydirdiği bir şeydir. Benlik ise senin dünyaya beraberinde getirdiğin şeydir. Benlik senin asıl yüzün demektir. Kişilik maskedir, boyanmış yüzdür.
Kimse dünyaya bir Hristiyan veya Hindu olarak gelmez; bu yüzden sana dayatılmış olan Hristiyanlık veya Hinduizm kişiliğinin bir parçasıdır. Özünün, aslının bir parçası değildirler. Kimse dünyaya sıfatlarla gelmez, tüm sıfatlar sana sonradan eklenmiştir.
İnsanlar dünyaya güzel, bomboş sıfırlar olarak gelirler, herşey sonradan eklenir. Eklenen şeylerin hiç birisi sen değilsindir ama bunlarla fazlasıyla özdeşleşmeye başlarsın.
Kim olduğunu tekrar tekrar hatırla ve sana eklenmiş olan şeylerle özdeşleştirme kendini. Personayla, maskeyle, sana kendin hakkında işlenmiş olan fikirle özdeşleşme. Dini devrim budur: Kişilikle özdeşleşmeyip kendine sürekli “Ben kimim?” sorusunu sor
mak.
Diğer saray mensupları Ayaz’ı kıskanıyordu...
Doğal olarak. Dünyanın işleyişi böyledir. Dünyada herşey politikaya dayalıdır ve herkes birbirini kıskanır. Ne kadar başarıya ulaşırsan, dünyada o kadar çok düşmanın olur. Ne kadar meşhur olursan o kadar insan senin karşında olur. Bu bariz bir şeydir: Onlar da meşhur olmak istemiş ama başarmamışlardır ve sen bu amaca ulaşmışsın. Senden öç alacaklar. Sana kızıyorlar.
Öfkelerini haklı çıkaracak şeyler bulacaklar. Sana kusur bulacaklar. Bulamazlarsa yaratacaklar çünkü sana karşı hiddetleri nedensiz kalırsa kıskançlıkları fena halde ortaya çıkacak. Kıskançlıklarını saklamak zorundalar. Ona güzel bir kılıf uydurmak en azından dışarıdan güzel görünmesini sağlamak zorundalar.
Diğer saray mensupları Ayaz’ı kıskanıyordu.
Hem de Mahmut’un sarayı bu. Kendi bile son derece barbar, aptal biriyken tabii ki etrafındakiler de aptal, barbar ve açgözlü kimseler olacaktı. Etrafındakiler de onun yansıması olmalıydı.
Politikacılar en kıskanç kişilerdir çünkü tüm hayatları başarılı, ünlü ve iktidar sahibi olmak üzerine kuruludur. Tüm özlemleri gitgide daha güçlü olmaya dairdir. Sürekli birbirlerinin gırtlağın-dadırlar.
Hangi başkente gidersen git- mesela Yeni Delhi’ye gidebilir-sin-politikacıların nasıl sürekli birbirlerinin gırtlağında olduğunu görürsün. Politikacılar dost olamaz, sadece düşman olabilirler çünkü amaçları gereği hepsi birbiriyle rekabet halindedir. Bir kişi Hindistan’ın başbakanı olacak- oysa Hindistan’da milyonlarca politikacı var ve hepsi başbakan olmak istiyor. Doğal olarak bu kıran kırana, tamamen şiddet dolu bir rekabet olacaktır. Bir de şiddet karşıtı olduklarından, barış yanlısı olduklarından bahseder bu politikacılar. Bu imkansızdır.
Politika gitgide gücünü yitirmedikçe savaştan kaçınılamaz. Savaş siyasi oyunların doğal bir sonucudur. Politika önemini yi-tirmediği sürece.ki yitirebilir. Politika tuzağından kurtulmanın tek yolu insanları ekonomik, politik ve spiritüel anlamda daha özgür kılmaktır. İktidarın daha merkezi olmayan bir hale getirilmesidir.
Oysa akış tümüyle bunun tam tersi yönde gidiyor. Devletler gitgide daha güçlü hale geliyor ve iktidar hırslarını, iktidara duydukları ihtirası güzel isimlerin arkasına gizliyorlar. Buna “ulusallaştırma” diyorlar. O zaman çok iyi görünüyor bu; ulusallaştırma iyi bir şey. Ama aslında bu devletin eline daha fazla güç geçmesinden başka bir şey demek değil. Bankaları ulusallaştır, sanayiyi ulusallaştır, tarımı ulusallaştır ki, devletin gücü gitgide daha da artsın. Devlet herşeyin tek sahibi haline geliyor ve tüm ekonomi devletin denetiminde olduğunda geriye özgürlükten eser kalmıyor. Devlet daha güçlendikçe doğal olarak politikacılar da daha güçlü hale geliyor. Başbakan, cumhurbaşkanı daha güçlü hale geliyor.
Politikacıların güçlerini ellerinden almanın tek yolu özelleştirmedir. Bırak insanlar daha çok şeyi kendi başlarına yapsınlar. Ulusallaştırma tamamen ortadan kalkmalıdır. Tren yolları, postaneler ve bu tip şeyler bile insanların kendileri tarafından işletilmeliler; hükümetin araya girmesine gerek yok. İktidar yavaş yavaş politikacıların elinden alınmalı. O zaman politikacı otomatik olarak unutulacak, önemini yitirecektir.
Amerika politikacıların dünyanın diğer ülkelerine göre daha önemsiz olduğu tek ülkeymiş gibi görünüyor çünkü neredeyse devlet kadar güçlü birçok şirket var- multi milyoner şirketler bunlar ve müthiş güçlüler. Uluslararası, kıtalararası bir güçten söz ediyorum.
Gücü gitgide daha da yayın insanlara. Yavaş yavaş bütün iş politikacıların elinden alınmalı. Onlara sadece elzem olanları bırakın, ki elzem olan fazla birşey de yoktur. Dünya için tek bir umut var o da politikacıların daha az güce sahip olması. Ancak o zaman dünya barış içinde yaşayabilir; yoksa bu imkansızdır. Politikanın temeli tümüyle kıskançlık, açgözlülük ve ihtirastan oluşur.
Duydum ki.
Yeni Delhi ‘li eski ve emekli politikacıya resepsiyon sonrası konuşma yapması için “Politikada Dürüstlük” başlığı verilmiş. Konuşmacı kürsüye çağrıldığı zaman ayağa kalkmış, selam vermiş ve, “Sayın Başkanım, Bayanlar ve Baylar: Politikada Dürüstlük
zerre kadar yoktur” demiş ve oturmuş.
Politika dürüst olamaz. Açgözlülük, ihtiras...nasıl dürüst olabilirler ki? Politika barışçıl olamaz. Açgözlü insanlar nasıl barışçıl kalabilirler ki? Barışçıl kalmaları demek zaman kaybetmeleri demektir. Savaşmaları gerekir. Mümkün olan her şekilde savaşmaları gerekir. Savaşmak için hiçbir fırsatı kaçıramazlar. Savaşmak için her türlü bahane kullanılmalı, pireden deve yapılmalıdır çünkü insan ancak savaşarak güç kazanır.
Politikacı evinin yolunu tutmuşken 3 hırsız tarafından yolu kesildi. Kendini müthiş bir cesaret ve inatla savundu ve uzun süren mücadele epey kanlı geçti. Ancak politikacı en sonunda yenik düştü. Karşılaştıkları olağanüstü dirençten sonra yüklü bir meblağ bulacaklarını sanan haydutlar adamın ceplerini karıştırmaya başladılar. Politikacının hayatı pahasına savunduğu tüm servetin bükülmüş bir beş kuruştan ibaret olduğunu görünce şaşırıp kaldılar.
“Sadece beş kuruş!” dedi yara bereleriyle uğraşan haydutlardan biri burun kıvırarak.
“Şansımız varmış,” dedi bir diğeri. “On kuruşu olmuş olsaydı hepimizi öldürmüştü!”
Politika şiddet dolu bir mücadeledir. Doğal olarak saray mensupları çok kıskanmış olmalılar. Aniden Ayaz saraydaki en önemli kişi haline gelmişti.
Ayaz’ın saraydaki en önemli kişi haline geliş nedeni de onun sadeliği, politik olmayışı, hiç kimse oluşu, fakrıydı. Ve derinlerde bir yerde de zikr duruyordu. O bir Sufi’ydi. Nazik, neredeyse görünmez ama yine de insanları etkileyen bir ışıltısı vardı. Hatta görünmez olduğu için daha etkiliydi çünkü görünmediği için insan kendini ondan koruyamıyordu.
Ayaz bir Sufi’ydi. Fakir bir insan olarak, “ruhu fakir” bir insan olarak, sürekli kaynağını hatırlayarak dünyanın dört bir yanını gezmişti. Mahmut’un huzurunda birden bu kadar önemli oluşu böyle gerçekleşmişti. Ve çok neşeli bir insandı, daima mutluydu. Bir gül gibiydi. Sadece onunla olmak, onun huzurunda bulunmak bile insana neşe veriyordu. Belli bir titreşime sahipti.
Diğer saray mensupları Ayaz’ı kıskanıyor ve bir kusurunu bulup da onu padişaha şikayet etmek ve ayağını kaydırmak için her
hareketini takip ediyorlardı...
Politikacıların tüm arzusu budur: Diğerlerinin ayağını kaydırıp onların yerine geçmek.
Bir gün onu kıskanan bu kimseler Mahmut’un huzuruna çıkıp, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi! “dediler...
Politikacı iktidarda olanı daima kıskandığı gibi daima dalkavukluk da yapar.
Kendisine hiç saygısı yoktur; olamaz da. Kendini azıcık sayan, seven hiçbir insan politikaya atılamaz. Mutlak derecede aşağılayıcı, küçük düşürücü bir şeydir bu.
Şimdi kalkıp da Mahmut’a “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi!” demek çok saçma bir şey.
Hindistan onu çok yakından tanımıştır. Hayatı boyunca Hindistan’a yaklaşık on sekiz kere saldırmıştır.
Hindistan’da nice yaralar açmıştır.
Böyle bir adama “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” demek çok saçmadır ama işte politikacılar bu şekilde yükselir. Politikacılar dalkavuktur. İktidarı gördükleri yerde eğilmeye hazırdırlar. İktidar onları hipnotize ediverir.
.”Bilesiniz ki yorulmak bilmeden hizmetinizde olan bizler, kulunuz Ayaz’ı yakından izliyoruz. Şunu bildirmeye geldik ki, Ayaz her gün huzurunuzdan ayrılır ayrılmaz asla başka kimsenin girmesine izin verilmeyen bir odaya giriyor”.
Şimdi, Sufiler der ki, ne zaman dua edeceksen yalnız et, mutlak bir mahremiyet içinde yap bunu. Dua yüksek sesle edilmemeli; bağırarak dua etmemelisin. Bu bir gösteri değildir; bunu diğerlerine teşhir etmeye hiç gerek yoktur.Mutlak sessizlik, dinginlik, mahremiyet içinde yapılmalıdır ki kimse bilmesin. Sufiler der ki, “Ne zaman dua ettiğini karın bile bilmemeli”. Derler ki, “Gecenin ortasında, karın uykudayken yatakta sessizce otur ve dua et”. Sadece Tanrı bilmeli. Bununla övünmemeli, bunu bir sır olarak saklamalısın.
Duayı sır olarak saklama fikrinin bir boyutu daha var. Bir şeyi sır olarak saklayabilirsen o senin içinde derinleşir. Zihnin eğilimi herşeyi söylemeye yöneliktir. Herşeyi dışarı atmanın bir yoludur bu. İnsanların ilgilenebileceği veya merak edeceği birşey biliyorsan, hemen onun hakkında konuşmaya başlarsın. İnsanlar için
sır saklamak çok güçtür ve onlara bunun bir sır olduğu söylenirse, bu işlerini daha da zorlaştırır. Bu tekrar tekrar dillerinin ucuna gelmeye, içlerinde bir kargaşa yaratmaya başlar.
Sufiler der ki, bir şeyi sır olarak saklayabilirsen, o içinin daha derinlerine iner. Herşey hareket eder. Ya dışa ya içe doğru gider. Onun dışarıya gitmesini önlersen otomatik olarak içe gidecektir. Temel bir kuraldır bu. Hiçbir şey durağan değildir, her şey hareket halindedir, aklında tut bunu. Bir şeyin senin içinde derinleşmesini istiyorsan lütfen onun hakkında konuşma. Ruhani bir deneyim yaşarsan onun hakkında konuşmaya başlama. Eğer bunda çok zorlanıyorsan ustana git, bunu ona anlat, sonra da tamamıyla unut- ama hakkında konuşma.
Konuşursan bu egonun hoşuna gider. Özel biri olmaya başlamış gibi hissedersin kendini. Işıklar görmüşsündür, kundalini yükselmekte, çakralar açılmakta, işte tüm bu zırvalıklar gerçekleşmektedir. Sonra insan bulmaya koşarsın, kurban olmaya gönüllü kim varsa. İnsanları yakalayıp bilgini onların üzerine boca etmeye başlarsın- dinlemek isteyip istemediklerine bile bakmazsın- ama böyle yaparak güzel bir şeyi yok etmektesindir.
Bazı şeylerin senin içinde derinlere gitmesi gerekir, onların derine gitmesine izin vermenin tek yolu da dışa gitmelerine izin vermemektir. Bir yere doğru ilerlemesi gerekiyor. Onlara dışa çıkacak bir fırsat tanımazsan, içe doğru ilerlemeyi seçeceklerdir. Nasıl bir tohum mutlak karanlık ve mahremiyet içinde ölmek için toprağın derinliklerine girmek zorundaysa, senin duan da, duanın tohumu da kalbinin derinlerine girip orada ölmelidir.
Saray mensupları Mahmut’a bildiriyor,
Ayaz her gün başka kimsenin girmesine izin verilmeyen bir odaya giriyor. Orada belli bir vakit geçirdikten sonra kendi odasına çekiliyor. Onun bu alışkanlığının altında gizli bir suçun yattığından korkuyoruz.
Suçluluk duygusu içinde yaşayan kimseler daima bu duygularını başkalarına da yakıştırır, yansıtırlar. Unutma ki başkası hakkında bir söz söylediğinde, akla gelmesi, üzerinde durulması gereken ilk şey bunun karşındaki değil de, kendinle ilgili bir hakikat olabileceğidir. Kendini bilmekle gerçekten ilgilenen kişi daima bu
gerçeğin üzerinde duracaktır: “Başkası hakkında ne söylüyorum? Bu gerçekten onunla mı ilgili yoksa bana onunla değil kendimle ilgili bir şey gösteren kendi yansıtmamdan mı ibaret?” Şaşıracaksın ama yüz seferden doksan dokuzunda karşında kendi zihnini bulacaksın.
Ama zihin çok kurnazdır- yansıtma yapar. Daima bir çeşit aktarım kullanır.
Örneğin cinsel yönden bastırılmışsan ve karşında sarılan, birbirini okşayan bir çift görürsen anında onların üzerine atlayıp ahlaktan, kültürden, toplumdan dem vurur ve “Bu doğru değil” demeye başlarsın. Ama izle. Gerçekte neyin olmakta olduğuna dair azıcık içgörüye sahip ol kendi benliğine dair. Senin bastırılmış bir cinselliğin var. Onları aşk içinde birbirine dolanmış halde gördüğünde bastırılmış cinselliğin yüzeye çıkmaya başlıyor. O harekete geçmeye başlıyor ve bu seni korkutuyor.
Bu korkuyu kabulleneceğin, bu duruma göz atıp, izleyeceğin, bu konuda birşeyler yapacağın yerde öfkeleniyorsun. Korku aktarıldığında öfkeye dönüşür; korku öfke biçimini alır. O çifte öfkeleniyorsun halbuki onların sana hiçbir şey yaptığı yok!

Sır, OshoSır, Osho
merve yaprak 
04 Oca 10:37 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Egonun talepleri yüzünden din bir hastalık haline gelmiştir, din nevrotikleşmiştir. Ego tamamen zor bir şey ister ki böylece, ona erişirsen özel bir ayrıcalık haline gelsin -ona sadece sen eriş-tiysen, başkası değil. Hakikatin Everest zirvesi veya ayda yürümek gibi bir şey olmasını ister; senin talep edebileceğin kadar özel bir şey olmasını ister. Onun sayesinde sen özel olursun.
Bu nedenle din yavaş yavaş sado-mazoşist hale geldi. “İşkence et kendine” -ne kadar işkence edersen o kadar dindarsın. Kişi kendine işkence ettiğinde ve başkalarına da kendilerine işkence etmelerini öğrettiğinde iki kat hastalıklı hale gelir. Kendine işkence ettiği için bir mazoşisttir ve başkalarına kendilerine işkence etmeyi öğrettiği için de bir sadist olur.
Sado-mazoşizm, din adına yeryüzünde var oldu. Bu yüzden sadece nevrotik insanlar dinle ilgilenir hale geldiler. Sağlıklı insan ondan uzak durur.
Size öğrettiğim din sağlıklı insan içindir. Egolarını tatmin etme arayışında olmayan insanlar içindir. Sıradan olmaya, tamamıyla sıradan olmaya hazır olanlar içindir. Aşikar olanın içinde erimeye hazır olanlar içindir. Evlerini bu anda, bu güzel şimdide yapmaya hazır olanlar, bir cennet özlemi çekmeyenler, hiçbir şeyin özlemini çekmeyenler içindir; herhangi bir öbür dünya arzusu olmayanlar ve bir yerlerde altın bir tahtın üzerinde oturan bir Tanrı arzusu olmayanlar içindir; Tanrı’sı bütün varoluşa yayılmış olan, kuşların ötüşlerinde ve ağaçların yeşil yapraklarında ve çiy damlalarında ve güneş ışınlarında ve sende ve bende -ve her şeyde olan içindir; Tanrı’sı hayattan ve varoluştan ayrı olmayanlar içindir; Tanrı’sı bir bardak çayda olabilenler için, Tanrı’sı akıp giden ırmak olabilenler için, Tanrı’sı avludaki servi ağacı olabilenler için ve Tanrı’sı bir buçuk kilo keten olabilenler içindir.

Sır, OshoSır, Osho
merve yaprak 
04 Oca 10:41 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Bu güzel metaforların şifresini kendi başına çöz; derinlemesine düşün onlar hakkında.
Bu yüzden hikayeler üzerinden konuşuyorum. Onlar üzerinden hiç kimse konuşmamıştı. Niçin ben bu küçük hikayeler üzerinden konuşuyorum? -sadece nasıl düşüneceğine dair sana birkaç ipucu vermek için. Bunlar bu hikayeler üzerine yapılan yorumlar değiller; ben bir yorumcu değilim. Ben yalnızca senin düşünmene yardım ediyorum. Sana çok sabit bir anlam vermek istemiyorum, ben yalnızca son derece akışkan, belirsiz, puslu bir bakış vermek istiyorum. O zaman araştırmak, aramak ve bulmak zorunda kalırsın. Sonuç, senin sonucun olmak zorunda. Ben, nasıl düşüneceğine dair birkaç ipucu verebilirim sana. Burada yaptığım yalnızca bundan ibaret ... sadece nasıl düşüneceğine dair ipuçları, sonuçlar değil! Bana dayanma. Sana tek bir sonuç bile vermeyeceğim çünkü bir sonuç bir kez başka biri tarafından verildi mi, bütün hakikati kaybeder, yalan olur. Bana göre doğru olabilir ama onu sana verdiğim anda yanlış olur. Aktarmanın kendisinde bütün hakikatini kaybeder. Benim için o gerçek bir gülken, sana ulaştığı anda o bir plastik çiçektir.
Her çağın, her memleketin bütün mistiklerinin daima karşı karşıya kaldıkları büyük sorun olan lisan sorunudur bu. Lisan, günlük, sıradan gerçekliğin aktarılması için yeterince iyidir: İlahi gerçekliğin aktarılmasındaysa tamamen yetersizdir.
Fakat bazı yollar bulunmak durumundadır çünkü o, aktarılmak zorundadır. Bir mesel, bir hikaye güç anlaşılır bir yoldur, ince bir yoldur, dolaylı bir yoldur. Hikaye hedefe eriştirmez, o yalnızca senin içinde bir süreci tetikler. O, başına düşen bir taş gibi değildir. O, bir çiçeğin gelip seni sarmalayan ve seni okşayan kokusu gibidir.
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
Başka birinin gerçeğine inandığın an ona tamah etmeye başlarsın. Ve hakikate tamah edilemez. Hakikate tamah eden kişi ona asla eremeyecektir.
9. BÖLÜM
SONSUZ SABIR
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim? “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur,” dedi derviş. “Fakat böyle yapmazsan, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.” Kadın ondan ayrıldı ve adı Arif olan başka bir derviş aradı ve ondan sonra Hakîm’i buldu ve Deli’yi, sonra da Alim’i ve pek çok diğerlerini ...
Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi. İşte cennet ağacı oradaydı ve dallarında asılı duran parlak cennet meyvesiydi. Ağacın yanında duran ilk derviş, Sabar’dı.
“Neden ilk karşılaştığımızda cennet meyvesinin muhafızı olduğunu söylemedin? diye sordu kadın.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın. Ayrıca, ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.”
Bir zamanlar İtalya’nın bir köyünde çok yoksul bir adam yaşarmış. Delicesine, varoluşun sırrını öğrenmek istiyormuş, Böylece çok çalışıp Himalayalara gitmeye ve bir guru bulmaya karar vermiş. Sıkı bir şekilde çalışmış ve yirmi yıl sonunda yol parasını biriktirmiş.
Müthiş bir fırtına patlayıp kendini ıssız bir adanın kıyısına vurmuş halde bulduğunda yaklaşık iki haftadır yoldaymış. Sonunda bir tankerin dikkatini çekmeyi başarıncaya kadar bir sonraki yirmi yılı adada geçirmiş. Onu almışlar ve bir uçak bulduğu Bom-bay’e götürmüşler. Gemi battığında parasının bir kısmını kurtarmayı başarmışmış.
Her nasılsa bindiği uçak kaçırılmış. Ama korsanlar onu çölde
serbest bırakmaya karar vermişler. Bir köye yürümüş ve kendisini Himalayalara götürecek otobüsü beklemiş.
Birkaç ay içinde otobüs gelmiş ve onu Himalayaların eteklerine bırakmış. Uzun süre yürümüş fakat sonunda gurunun mağarasına varmış. Ve hayatın sırrı hakkındaki sorusunu guruya sormuş.
Guru, “Hayat bir ırmaktır” diye cevaplamış.
Adam çılgına dönmüş ve kollarını sallayarak guruya bağırmış, “Elli yıldır sana ulaşmaya çalışıyordum. Yol parası için çılgın gibi çalıştım. Gemim battı ve sonra da uçağım kaçırıldı ve lanet olsun -şimdi de sen bana hayatın bir ırmak olduğunu mu söylüyorsun?”
Guru şöyle dedi, “Değil mi?”
Hayat çözülecek bir bulmaca veya bir sorun değildir. Hayat sevilecek ve yaşanacak bir sırdır. Ve sır, çok uzaktaki bir şey değil, çok aşikar olan, burada-şimdi olan bir şeydir. Sır, varoluşun böyleliğidir; bu nedenle gurunun cevabı, “Hayat bir ırmaktır” olmuştur.
Guru bir ırmağın kıyısında oturuyor ve ırmağın akışını izliyor olmalıydı. O anda bilinci tamamen ırmakla doluydu, ırmaktan başka hiçbir şey yoktu.
Başka bir ustaya, “Hakikat nedir?” diye soruldu ve o, “Avludaki servi ağacı” dedi. Avludaki güzel servi ağacına bakıyor olmalıydı; o andaki herşey serviydi. O an servi ağacıyla doluydu, o an servi ağacından başka bir şey değildi.
Ve başka bir usta çay içerken ona, “Hayat nedir? diye soruldu. “Bir bardak çay” dedi, usta.
Diğer bir ustaya da, usta keten tartarken, “Buda nedir?” diye soruldu ve usta “Bir buçuk kilo keten” dedi.
Bu cevaplar olağanüstü önemlidir. İlk bakışta önemli gibi görünmezler. Ustaya ulaşmak için elli yıl çalışmış olan, ustaya ulaşmak, hayatın sırrını öğrenmek için bütün hayatını harcamış olan birini -ustanın “Hayat bir ırmaktır,” veya “Bir bardak çay,” veya “Avludaki servi ağacı,” veya “Bir buçuk kilo keten” demesi gerçekten çılgına çevirebilir. Bu herkesi çılgına çevirir. Ama cevaplar olağanüstü güzeldir.
Bu an cevaptır, o an her ne ise. Başka bir cevap yoktur. Anın
gerçekliği cevaptır. Hakikat, burada-şimdidir fakat ego, burada-şimdi olan hakikatle asla tatmin olmaz. Ego zor bir şeyler ister, o zorluklarla büyür. Ego büyük mücadelelerle yaşar. Eğer hayat bir bardak çaysa egon hangi zemin üzerinde duracak? Eğer hayat sadece avludaki servi ağacıysa nasıl büyük bir ermiş, bir mahat-ma olabilirsin? Başka olasılık yoktur -ego yok olmak zorunda kalacaktır. Eğer hakikat bu kadar basit ve aşikarsa bu durumda ego beslenemez. Beslenebileceği birşey kalmamıştır.
Usta, “Hayat bir ırmaktır,” dediğinde adamın ayağının altındaki dünyayı çekip aldı. Adam, olağanüstü anlam içeren, bir vahiy, Tanrı’nın gökten inmesi, büyük bir ışık, sonsuz ışığın oluşması, bir görüntü, tamamen olağandışı bir şey beklemiş olmalıydı.
“Hayat bir ırmaktır mı?” -bu kadar sıradan bir ifade mi? Fakat bunun üzerinde derinlemesine düşünürsen gökten Tanrı’nın inişini, büyük ışığı, sana görünen sonsuz ışığı, anormal şuur durumları meydana getiren, rengarenk, manevi deneyimleri bulabilirsin. Bunların hepsi çocukça şeylerdir. Hepsi egonun oyuncaklarıdır.
Gerçek din aşikar olandan ibarettir. Aşikar olan, sıradan olan esrarlıdır. Her zaman seninle olan, seninle olmuş olan ve seninle olacak olan aşikar, Tanrı’dır. Seninle Tanrı arasında bir mesafe yoktur. Tek bir adım bile atmaya gerek yoktur.
Eğer onu anlarsan bütün dinleri, bütün kutsal metinleri anla-mışsındır.
Fakat ego sorun yaratacaktır. Ego asla basit şeylerle ilgilenmez çünkü o, basit şeylerle yükseklerde süzülemez. Bir şey ne kadar zorsa ego için o kadar iyidir. Bu yüzden dinler gereksiz zorluklarla ilgili hale gelmişlerdir. Bu zorluklara sofuluk, çilecilik adı verilir; bunlar egonun gıdasından başka bir şey değillerdir. Hakikati bulmada kimseye yardımları olmamıştır. Aslında bunlar en büyük engellerdir.
Egonun talepleri yüzünden din bir hastalık haline gelmiştir, din nevrotikleşmiştir. Ego tamamen zor bir şey ister ki böylece, ona erişirsen özel bir ayrıcalık haline gelsin -ona sadece sen eriş-tiysen, başkası değil. Hakikatin Everest zirvesi veya ayda yürümek gibi bir şey olmasını ister; senin talep edebileceğin kadar özel bir şey olmasını ister. Onun sayesinde sen özel olursun.
Bu nedenle din yavaş yavaş sado-mazoşist hale geldi. “İşkence et kendine” -ne kadar işkence edersen o kadar dindarsın. Kişi kendine işkence ettiğinde ve başkalarına da kendilerine işkence etmelerini öğrettiğinde iki kat hastalıklı hale gelir. Kendine işkence ettiği için bir mazoşisttir ve başkalarına kendilerine işkence etmeyi öğrettiği için de bir sadist olur.
Sado-mazoşizm, din adına yeryüzünde var oldu. Bu yüzden sadece nevrotik insanlar dinle ilgilenir hale geldiler. Sağlıklı insan ondan uzak durur.
Size öğrettiğim din sağlıklı insan içindir. Egolarını tatmin etme arayışında olmayan insanlar içindir. Sıradan olmaya, tamamıyla sıradan olmaya hazır olanlar içindir. Aşikar olanın içinde erimeye hazır olanlar içindir. Evlerini bu anda, bu güzel şimdide yapmaya hazır olanlar, bir cennet özlemi çekmeyenler, hiçbir şeyin özlemini çekmeyenler içindir; herhangi bir öbür dünya arzusu olmayanlar ve bir yerlerde altın bir tahtın üzerinde oturan bir Tanrı arzusu olmayanlar içindir; Tanrı’sı bütün varoluşa yayılmış olan, kuşların ötüşlerinde ve ağaçların yeşil yapraklarında ve çiy damlalarında ve güneş ışınlarında ve sende ve bende -ve her şeyde olan içindir; Tanrı’sı hayattan ve varoluştan ayrı olmayanlar içindir; Tanrı’sı bir bardak çayda olabilenler için, Tanrı’sı akıp giden ırmak olabilenler için, Tanrı’sı avludaki servi ağacı olabilenler için ve Tanrı’sı bir buçuk kilo keten olabilenler içindir. Bu küfür değildir. Tanrı’nın, Buda’nın bir buçuk kilo ketene indirgenmesi değildir; tam tersine bir buçuk kilo keten kutsallığa, Budalığa, Tanrı’ya dönüştürülür. Bu küfür değil, bugüne kadar söylenmiş en kutsal sözlerden biridir.
Bu, anlaşılması gereken en temel hakikatlerden biridir. Ondan sonra bu güzel meselin içine girmek çok kolay olacaktır.
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
Her kelime üzerinde derinlemesine düşün:
Bir zamanlar cennet meyvesini işiten ...
Dindar olan insanların pek çoğu sadece malumat edinerek dindar olurlar. İşin özünü kaçırdıkları yer burasıdır; ilk adımları yanlış patikaya atılmıştır.
Eğer hayatın seni dindar yaparsa bu tamamen farklı bir şey
dir. Eğer senin kendi hayat deneyimin, senin içinde hakikat hakkında bir sorgulama başlatırsa bunun içinde bir güzellik vardır. Fakat sadece işitmiş olduğun için -insanlar Tanrı hakkında, cennet, nirvana ve aydınlanma hakkında konuşuyorlar -ve onların konuşmaları ve yüzyıllardır sürekli devam eden propaganda ve milyonlarca kitap ve kutsal metin ve kiliseler ve tapınaklar ve camiler ve dinin her yerde öğretilmesi ve çocukluktan beri Tan-rı’nın varlığına cennetin varlığına ve onu aramak zorunda olduğuna şartlandırılman yüzünden .eğer arayışla ilgilenmen bu şartlandırmalar yüzündense, arayışın en başından itibaren talihsizdir. Zaten yanlış yönde harekete geçmişsindir. bu senin arayışın değildir, ödünç alınmıştır. Kalbindeki özgün bir arzu değildir, o sadece kafandadır. Kazara olan birşeydir; sana söylendiği için vardır. Eğer sana söylenmemiş olsaydı hiç merak etmeyecektin. Bunu görebilirsin.
Bir Jaina bana geldiği zaman asla Tanrı’yı nasıl bulacağını sormaz çünkü onun kutsal metinlerinde herhangi bir Tanrı inancı yoktur. O, mokshaya, nihai özgürlüğe, kurtuluşa nasıl ereceğini sorar. Tanrı’nın onun için hiçbir anlamı yoktur çünkü Tanrı hakkında hiçbir şey öğretilmemiştir ona. Tanrı’nın yokluğu da öğre-tilmemiştir ama zihni belirli bir şekilde şartlandırıldığı için ona, tamamıyla farklı bir çağrışımı olan başka bir kelime verilmiştir. Ona, senin ruhunun dünyada esaret altında olduğu ve bu esaretten kurtulup nihai özgürlüğe erişmek zorunda olduğu öğretildi. Bütün düşkünlük, tahakküm etme, baskınlık esaretleri yok olduğunda, açgözlülük, öfke, cinsellik kalmadığında, geriye kimse kalmadığında ve sen saf bir ruh olduğunda ... o zaman ulaşacak-sındır nihai özgürlüğe. Amaç, moksha budur. O, moksha hakkında soru sorar.
Fakat hiçbir Hristiyan bana moksha, özgürlük hakkında birşey sormaz. Bu ona söylenmemiştir. O, kişinin, Tanrı’nın krallığına nasıl, hangi yollarla girebileceğini sorar. Nasıl Tanrı olunacağını asla sormaz çünkü ona böyle birşey söylenmemiştir. Aksine, ona hiç kimsenin Tanrı olamayacağı söylenmiştir. Tanrı Tanrı’dır ve sen de sensindir, Tanrı yaratıcıdır sen de yaratılan -bir yaratılan nasıl yaratıcı olabilir ki? Yani, Tanrı olma fikri bile küfür, günah, büyük bir günah olarak görünür. O asla nasıl Tanrı olunacağını, Tanrı’nın
nasıl gerçekleştirileceğini sormaz. Hayır! Onun bütün istediği, Tanrı’nın krallığına nasıl girileceğini bilmektir, hepsi bu.
Ama bir Vedantin bana geldiğinde onun sorgulaması da tamamen farklıdır. O, “Nasıl Tanrı olunur? Nasıl mutlak hakikat olunur?” der. O, Tanrı’nın krallığını sormaz. Ona, sen tat-vamasi-sin denmiştir. Sen kendi özünde Tanrı’sın, onun için Tanrı’lığına eriş. Aham brahmasmi -ben Tanrı’yım- ona annesinin sütüyle verilmiştir. Bu fikre doyurulmuştur. O, nasıl Tanrı olunacağını sorar. Bu farklı sorgulamalar nereden geliyor?
Ve bir Budist geldiğinde o asla nasıl bir Tanrı olacağını sormaz çünkü onun dinbilimine göre Tanrı yoktur. Onun dinbilimi herhangi bir Tanrı kavramı içermez. Aslında ona din bilimi demek doğru değildir çünkü bir ilah, Tanrı yoktur. Herhangi bir ruha inanmaz bu yüzden insanın -hiç olmayan -kendi varlığını nasıl gerçekleştirdiğini asla sormaz. Kendini gerçekleştirme onun için tamamıyla saçmadır. Ruha inanmadığı için kurtuluşa erme sorunu da yoktur; kurtuluşa erdirilecek hiç kimse yoktur. O halde onun sorgusu nedir?
O, nirvanayı sorar. Nirvana bu aldatıcı hayat alevini söndürmek demektir. Onun sorgusu son derece negatiftir; o yalnızca olmamayı sorar. Bir ruh olmaya dair, bir Tanrı olmaya dair, Tan-rı’nın krallığına dair herhangi bir soru yoktur. Onun sorgusu son derece negatiftir. O, olmamayı sorar, alevini tamamen nasıl söndüreceğini sorar, nasıl mutlak boşluk olacağını sorar, geriye hiçbir şey kalmamacasına boşluğun içinde nasıl kaybolacağını sorar.
Jaina kendi benliğini nasıl özgür kılacağını sorar, Budist de kendi benliğinden nasıl özgür olacağını. Fakat bu farklı sorgulamaların hepsi rastlantısaldır, ödünç alınmadır. Senin soruların bile, senin sorgulamaların bile ödünç alınmıştır. Senin sorgun bile senin değildir. Bu doğru değil ve doğru olmayan bir sorguyla başladığında asla doğru bir sonuca ulaşmazsın.
Bu, her arayanın karşılaşmak zorunda olduğu en büyük sorunlardan biridir. İşittiğinle başlama, hissettiğinle başla. Varoluşun güzelliğini ve esrarını hissedemiyor musun? Varoluşun bu mutlak şiirini hissedemiyor musun? Varoluşun şiirini hissetmek için Vedalar’a dalmak mı zorundasın? İncil’e dalmak mı zorundasın? Buda’ya, İsa’ya, Krishna’ya sormak mı zorundasın? Sen ken
di başına göremez misin? Görmek için gözlerin, işitmek için kulakların, hissetmek için bir kalbin yok mu? O halde burada ne yapıyorsun? Nesin sen? Canlı mısın, değil misin?
Canlı kişi hayata bakandır, hayata tanıklık edendir; yalnızca hayata tanıklık eden değil, tanıklığın kendisine de tanıklık edendir. İşte o zaman büyük bir sorgulama başlar -”Nedir bütün her-şey?” Bu ödünç değildir, başka birinden işitilmiş de değildir. Bir filizin tohumdan fışkırması gibi senin varlığının en derin çekirdeğinden fışkırır. Artık, sorgulama plastik değildir; o gerçek bir güldür. Ve sadece gerçek bir gülün gerçek bir kokusu vardır.
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı.
O sadece işitmişti; ve işittiğinde yanlış anlamaya mecbursun-dur.
“Cennet Meyvesi” sadece bir metafordur. Sadece onu söylemenin bir yolu, onu söylemenin şiirsel bir yoludur. Nihai hakikat kelimelerle ifade edilemez. Hiçbir kelime onu ifade etmeye yetmez. Bu yüzden metaforlar kullanılmak zorundadır, benzetmeler kullanılmak zorundadır, sana sadece küçük bir işaret, küçük bir tat vermek için.
Sana hakikati doğrudan göstermek zordur bu nedenle bazı dolaylı yollar ve araçlar bulunmak zorundadır. Meseller, hikayeler anlatılmak zorundadır çünkü hikayeler doğrudan hiçbir şey söylemezler, onlar sadece sana güç algılanan, ince imalar verir.
Cennet Meyvesi -ne demektir bu? Eğer onu birinden işittiy-sen o yalnızca “cennet meyvesi” demektir. O zaman bir meyve düşünmeye başlarsın. O bir meyve değil, berekettir. Meyve yalnızca bir bereketli olma durumunu temsil eder. Meyve üç şeyi temsil eder: Biri bereket, diğeri çiçeklenme, öteki de kokudur. Bunların üçü birlikte var olduğunda -meyve, çiçek ve koku -dördüncü bir şey ortaya çıkar. Bu da ermedir. Bu, gerçek amaçtır.
Eğer Cennet Meyvesi sembolünün şifresini çözmeye, onu yorumlamaya çalışırsan nasıl çalışacaksın, şifresini nasıl çözeceksin? Hristiyan, onun Tanrı’nın Krallığı anlamına geldiğini düşünecek, Brahman Tanrı-idrakı olduğunu düşünecek, Jaina benliğinin özgürleşmesi sanacak ve Budist benliğinden özgürleşme anlamına geldiğini düşünecek. İşte yine sürünün tuzağına düştün.
Birazcık daha zeki ol. Kendi varlığına birazcık daha güvenir ol.
Bu güzel metaforların şifresini kendi başına çöz; derinlemesine düşün onlar hakkında.
Bu yüzden hikayeler üzerinden konuşuyorum. Onlar üzerinden hiç kimse konuşmamıştı. Niçin ben bu küçük hikayeler üzerinden konuşuyorum? -sadece nasıl düşüneceğine dair sana birkaç ipucu vermek için. Bunlar bu hikayeler üzerine yapılan yorumlar değiller; ben bir yorumcu değilim. Ben yalnızca senin düşünmene yardım ediyorum. Sana çok sabit bir anlam vermek istemiyorum, ben yalnızca son derece akışkan, belirsiz, puslu bir bakış vermek istiyorum. O zaman araştırmak, aramak ve bulmak zorunda kalırsın. Sonuç, senin sonucun olmak zorunda. Ben, nasıl düşüneceğine dair birkaç ipucu verebilirim sana. Burada yaptığım yalnızca bundan ibaret ... sadece nasıl düşüneceğine dair ipuçları, sonuçlar değil! Bana dayanma. Sana tek bir sonuç bile vermeyeceğim çünkü bir sonuç bir kez başka biri tarafından verildi mi, bütün hakikati kaybeder, yalan olur. Bana göre doğru olabilir ama onu sana verdiğim anda yanlış olur. Aktarmanın kendisinde bütün hakikatini kaybeder. Benim için o gerçek bir gülken, sana ulaştığı anda o bir plastik çiçektir.
Her çağın, her memleketin bütün mistiklerinin daima karşı karşıya kaldıkları büyük sorun olan lisan sorunudur bu. Lisan, günlük, sıradan gerçekliğin aktarılması için yeterince iyidir: İlahi gerçekliğin aktarılmasındaysa tamamen yetersizdir.
Fakat bazı yollar bulunmak durumundadır çünkü o, aktarılmak zorundadır. Bir mesel, bir hikaye güç anlaşılır bir yoldur, ince bir yoldur, dolaylı bir yoldur. Hikaye hedefe eriştirmez, o yalnızca senin içinde bir süreci tetikler. O, başına düşen bir taş gibi değildir. O, bir çiçeğin gelip seni sarmalayan ve seni okşayan kokusu gibidir.
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
Başka birinin gerçeğine inandığın an ona tamah etmeye başlarsın. Ve hakikate tamah edilemez. Hakikate tamah eden kişi ona asla eremeyecektir.
Hakikat, tamah edilecek bir mal değildir. Hakikat, arzulanacak ve özlemi çekilecek bir şey de değildir. Hakikat senin dışında bir yerde sahip olunacak bir şey değildir. Hakikat senin içinde çi
çeklenen bir şeydir; onu kimseden almazsın. Ve eğer hakikate erersen, para gibi, sen sahip olduğun için başkasının kaybettiği bir şey değildir o. O, dünyada bir nicelik değil, varlığın bir niteliğidir.
Buda aydınlandığında başka birisi acı çekmiyordu: Buda aydınlanmaya yükseldiğine göre şimdi birisi yoksun olmalıdır, aydınlanmaya erişemeyecektir. Eğer biri zenginleşirse doğal olarak, başka bir yerde başka biri yoksullaşacaktır. Hakikat için bu geçerli değildir. O bir nicelik değildir -unutma bunu -o bir niteliktir.
Eğer ayın güzelliğini gördüysem bu, ayın güzelliğinin bir kısmını aldığım ve ben ona sahip olduğum için artık başka hiç kimsenin güzelliği göremeyeceği anlamına gelmez. O bir niteliktir! Milyonlarca insan güzelliği görebilir. Bu bir mücadele meselesi değildir, ortada bir münakaşa yoktur. Aksine, ayın güzelliğini ne kadar çok insan görürse ay o kadar güzelleşir.
Aslında bu, şairlerin, ressamların ve estetik ilminin alanına girmiş insanların en büyük gözlemlerinden biri olmuştur: öyle ki, bir şair ay hakkında bir şiir yazdığında ayın, daha önce farkedil-memiş bir güzelliğini açığa çıkarır. Pek çok insan onu görebilecektir artık; duyarlılıkları uyandırılacaktır.
Gün doğumunu görmüşsündür ama Vincent Van Gogh’un doğan güneşini, gün ortasındaki güneşini ve batan güneşini gördüğünde hayrete düşersin; güneşe dair tamamen farklı bir bakışa sahiptir o. O, güneşe hiç kimsenin olmadığı kadar çılgıncasına aşıktı. Bir yıl boyunca sürekli olarak güneşi, güneşi ve güneşi resmediyordu. Bir yıl boyunca sürekli olarak güneşin altında dikiliyordu. Hava çok sıcaktı fakat o, güneşi bütün halleriyle yakalamak istedi. Güneşi bütün halleriyle, bütün kaprisleriyle, bütün ifadeleriyle yakaladı ama kendisi aklını kaçırdı. Bir yıl sadece güneşin altında dikilmek, güneşe bakmak -hava aşırı sıcaktı ve o, buna dayanamadı. Güneşe karşı öyle bir sevgisi vardı ki onun için aklını kaçırdı.
Eğer Van Gogh’un güneş resimlerini görürsen, ilk defa olarak, güneşin güzelliğinin farkına varırsın. Güneşe baktığın zaman, Van Gogh’un görme gücünden bir şeyler senin ruhuna işleyecektir.
Doğa şairleri olduğu için doğa daha güzeldir. Doğa ressamları olduğu için doğa daha güzeldir. Pek çok insan ondaki güzelliği gördüğü ve bu bizim varlığımıza işlemiş olan bir miras olduğu için doğa daha güzeldir.
Hakikat para gibi değildir, hakikat güzellik gibidir. Onu ne kadar çok insan görürse o kadar berraklaşır. Ona ne kadar çok insan sahip olursa o kadarı da sahip olabilir. Ortada tamah etme meselesi yoktur.
Fakat kadın sadece işitmişti, kadın sadece cennet meyvesi hakkındaki söylentileri toparlamıştı. Şimdi son derece mutsuz ve çaresiz olmalı: “Başkaları erişti ama ben erişemedim. Dünyaya göstermek zorundayım, kendimi kanıtlamak zorundayım.”
Bu bir ego tribidir, doğru bir arayış değildir; bu o aynı ego tri-bidir. Bazı insanlar daha çok ve daha çok para biriktirmeye çalışıyorlar ki para yığınının üzerinde dikilip dünyaya, “Kimse benden daha çoğuna sahip değil” diyebilsinler. Birisi de iktidar-siyaset dünyasına dalıp bir ülkenin başkanı olabilir ve “Bak! Ben ulaştım” diyebilir. Ve sonra, cennet meyvesine eriştiklerinde dünyaya: “Şimdi benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben bir Gerçekleşmiş Kişiyim. Ben eriştim ve sizin hepiniz Cahilsiniz ve hepiniz Günahkarlarsınız ve hala dünyanın çamuru içinde sürünüyorsunuz. Ben onun ötesine geçtim” diye ilan edeceklerini düşünen başkaları var. O zaman da birileri, “Senden daha kutsalım” diyen bir ifadeye sahip olabilir.
Bu kadın ona tamah etti. Eğer hakikat, Tanrı, aydınlanma hakkında bir şeyler işitirsen, içinde büyük bir arzu doğar: “Diğerleri bende olmayan bir şeye sahip oluyorlar. Ona sahip olmalıyım.
Tam da başka birinin güzel bir eve sahip olması ve senin tamah etmen; başka birinin güzel bir karısının olması ve senin tamah etmen gibidir. Hakikat bir güzel ev midir? Hakikat bir güzel kadın mıdır?
Hakikat bir ‘şey’ değildir, hakikat bir ‘hiçbir şey’dir. Hakikat senin dışındaki bir mal değildir, o bir deneyimdir, o senin mane-viliğindir. O, varlığının tam merkezinde hissedilir, yaşanır. Ona sahip olunamaz, ona tamah edilemez -ama böyle olmaya devam ediyor.
Daha geçen gün birisi, onu ikna edersem bir sanyasin olacağını söyleyip, turuncu giyerek ve mala takarak mutluluğa erişeceğine onu ikna edip edemeyeceğimi sormuştu... İşte bu açgözlülüktür ve açgözlü birisi sanyasin olamaz. Ve mesele benim seni ikna etmem değil; sen, sanyaslığa kabul edilmeye değer olduğun konusunda beni ikna etmek zorunda olacaksın. Sen beni, sadece Tanrı hakkında konuşan diğerlerini duyduğun için sorgulamaya gelmediğin konusunda, tam tersine, içinde büyük bir içsel arzu, bir özlem, bir susuzluk uyandığı, tutuşmuş olduğun, içinde “Eğer kim olduğumu bilmiyorsam, eğer nereden gelip nereye gitmekte olduğumu bilmiyorsam hayat yararsızdır. Bunu bilmek zorundayım çünkü bunu bilmediğim sürece, yapmakta olduğum ne olursa olsun ahmaklıktır, aptallık olacaktır. Kim olduğumu bilmeden her ne yaparsam anlamsızdır. Anlam ancak doğamı anladığımda ve doğama göre hareket etmeye başladığımda ortaya çıkar. Ancak, benimle çevremi saran varoluş arasında bir uyum olduğu zaman sevinç ve mutluluk varolabilir” diyen bir tutku doğduğu konusunda ikna etmek zorunda olacaksın.
Mutluluk arzulanacak bir şey değildir, tamah edilecek bir şey değildir.
Fakat bunu bana sormuş olan kişi, başkalarının, eğer bir san-yasin olursan Tanrı’ya, mutluluğa erersin dediklerini duyarak buraya gelmiş olmalı. Şimdi benden onu ikna etmemi istiyor.
Ben bir satıcı değilim! Sana Tanrı satmıyorum! Seni niçin ikna edeyim ki? Eğer susadıysan ırmağa sen gelirsin. Irmağın umurunda olmaz, ırmak hiçbir şekilde “Ben suyum ve senin susuzluğunu giderebilirim” diyerek seni ikna etme ihtiyacı hissetmez. Eğer susadıysan sen uğraşacaksın. Sen uğraşmak zorunda olacaksın, başka bir yolu yok bunun.
Fakat sorun daima, başkalarını işittiğimiz için, kendi varlığımızın içinde doğan herhangi bir tutku hissetmediğimiz için ortaya çıkar. Bizim tutkumuz ödünçtür, yüzeyseldir. Fakat, hakikate dair kendine ait bir tutkusu olmayan bir insan, henüz insan değildir. O hala hayvanlar aleminin bir parçasıdır, bilinçsiz yaşıyordur. En azından, sadece küçük bir susuzluk bile olur ama kendine ait bir susuzluk getirmek zorundasın.
Duydum ki.
Avarenin biri, bir kır evinin kapısını çaldı ve kapı açıldığında ev hanımına, “Afedersiniz hanımefendi, acaba benim için bir ceketin üzerine düğme dikebilir misiniz diye soracaktım” dedi.
“Tabii” dedi kadın kibarca, “İçeri gel.”
Avare girdi ve kadının eline bir düğme tutuşturdu.
“Güzel,” dedi kadın, “Peki ceket nerede?”
“Şey, bende düğmeden başka birşey yok hanımefendi. Belki
siz düğmeye bir ceket dikersiniz diye düşünmüştüm.”
Fakat Tanrı arayışına giren insanların düğmesi bile yok. Ben ceketi vermeye hazırım ama en azından düğmeyi getir! En azından kendi susuzluğunu, biraz daha hızla atan kendi kalbini, bir risk alma istekliliği, bir şey adama, ithaf etme istekliliği, birşey-lerden fedakarlık etme istekliliği . bir risk alma istekliliği.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim?”
Sabr veya Sabar önemli bir kelimedir, sabır demektir.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim?”
Bu meseller nesnel sanat örnekleridir. Her kelimenin bir önemi vardır ve her kelime üzerinde derinlemesine düşünülmek zorundadır. Bu dervişe niçin Sabar diyoruz? Bu, kesinlikle onun adı değil. Bu yüzden hikaye, “Adına Sabar diyeceğiz” diyor.
Sabar, sabr kelimesinden gelir: sonsuz sabır demektir. Arayışta olanlar sonsuz sabra ihtiyaç duyacaklardır. Sabır en büyük dini niteliktir; eğer sabrın varsa başka birşeye gerek yoktur. Sabır yeterlidir, kendi başına yeterlidir. Sabır, umut, güven, acelesi olmamak, sabırsız olmamak demektir. Sabırsızlık, senin kolay güvenen biri olmadığını gösterir. Sabırsızlık, kendini Tanrı’nın dileğinin üzerine geçirmek istediğini, onu hemen şimdi istediğini gösterir. Tanrı’nın kendi başına çalışmasını istemezsin. Sabırsızlık, “Benim dileğim senin dileğinden daha büyük” anlamına gelir. Sabır, “Dileğimi senin dileğine teslim ediyorum. Sen benim dileğim ol, yani ben ne zaman olgunlaşırsam o zaman -sonsuza kadar beklemem gerekse de sorun değil -güveneceğim, ümit edeceğim. Cesaretimi kaybetmeyeceğim, hevesim kırılmayacak” demektir.
Sabır üzerinde sadece düşün. O bile kendi başına bir meditas-yon yaratacaktır. Sabırlı insan meditatif bir hal alır çünkü o rahattır. “Tanrı nasıl olsa bana göz kulak oluyor, bunu neden dert edeyim ki?” der.
Tanrı yeryüzünden ne kadar yok olduysa o kadar sıkıntı girdi yeryüzüne. Bunu izleyebilirsin; arada kesin bir ilişki var. İnsanlar güvenirken, inanç içindeyken, Tanrı’nın varlığını, bize göz kulak olunduğunu, bu yeryüzünde yabancılar olmadığımızı, ait oldu
ğumuzu, bizi daima doğru yola götürmeye hazır görünmez bir el olduğunu, dert etmeden yaşayabileceğimizi bildiği zaman bir memnuniyet doğar, huzur, sessizlik, sükûnet, bir dinginlik ortaya çıkar.
Bunların hepsi kayıptır artık çünkü Tanrı’ya güven kaybedilmiştir. İnsan Tanrı’yı kaybettiği an herşeyi kaybeder -çünkü artık yalnızca kendine güvenmek zorundadır ve o çok miniktir, varo-luşsa devasa büyüklüktedir. İnsan sadece bir atomdur ve bu atom, sonsuz varoluşla mücadele etmeye çalışmaktadır. Gerilim, keder, umutsuzluk, hüsran, sıkıntı, intihar, delilik tabii ki olmak zorundadır.
Dindar kişi varoluşla rahat olandır, ırmağı yönlendirmeye çalışan değil tam tersine ırmağın içinde eriyen ve ırmağa, “Nereye gidiyorsan beni de götür çünkü amaç senin gitmekte olduğun yerdir” diyendir. Dindar kişi sabırlı olandır, “Kendime ait bir hedefin peşinde olmayacağım, peşinde olacağım özel bir hedefim yok. Bu sonsuz evren nereye gidiyorsa ben de gidiyorum” diyendir. Yani bütünün kaderi neyse parçanın kaderi de odur. Bu sabırdır. Bu, sabrdır.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?... “
Yanlış bir soru sormaktadır. “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?” diyor.
Lao Tzu’nun ünlü sözünü hatırlayın: “Ara ki asla bulamayasın; arama ki bulunmuş olsun”. Aramakla kötü yola saparsın çünkü aramak “benim dileğim” anlamına gelir, aramamak bırakmak egonun kaybolması anlamına gelir. Ve sen her olmadığında Tanrı olur. Lao Tzu haklıdır: Ara ki kaçırasın; arama ki bulasın.
Aramayış bulmanın yoludur. Tuhaf, mantıksız görünecektir ama bu böyledir. Bu varoluş mantıksızdır; o yüzden ona esrar diyoruz. Eğer mantıklı olsaydı hiçbir esrarı olmayacaktı. Eğer varoluş mantıklı olsaydı o zaman dine ihtiyaç olmayacaktı, bilim yeterli olacaktı. Varoluş mantıklı olsaydı bilim herşeyi keşfedecekti. Fakat, çok şükür, mantıklı değil. Mantık ancak bir yere kadar gider sonrası fiyaskodur. Ve mantığın bittiği yerde gerçek varoluş başlar.
Varoluş bir esrardır. Onun yolu mantık değil sevgidir. Onun
yolu düz yazı değil şiirdir. Onun yolu kafa değil kalptir.
Şimdi bu kadın, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?” diyor. “Nasıl” sorusu, kafanın sorusudur ve bu meyveyi bulma fikri egoistçedir: “Sahip olmalıyım.” Bu, sahip olma, fethetme ve olma arzusudur, “ki böylece mevcut bilgiye erebileyim.” İşte bütün arzu, meyveye nasıl erişeyim ki böylece mevcut bilgi erişilebilir olsun.
İnsanların acelesi var -hazır kahve gibi, hazır Tanrı istiyorlar. Bekleyemiyorlar. Bekleyemiyorsan pek umursamıyorsun demektir. Eğer umursarsan bekleyebilirsin; ne kadar umursarsan o kadar bekleyebilirsin. Eğer gerçekten umursuyorsan sonsuza kadar bekleyebilirsin. Umursamıyorsan da acelen vardır. “Eğer hemen şimdi mümkünse, anında, tamam; yoksa zamanımı harcamam, zaman harcamaya değmez” diyorsun.
Tanrı mevsimlik bir çiçek değildir, o bir Lübnan sediridir -büyümesi zaman alır. Bulutlara ulaşmak zaman alır. Aslında zaman yeterli değildir, o sonsuza kadar sürer. Zaman kısa kalır.
Ve ben Tanrı’nın şimdi ulaşılabilir olmadığını söylemiyorum. Anlaşılması gereken diğer bir paradoks da şudur: Sonsuzluk daima şimdidir. Şimdi, sonsuzluğa açılan kapıdır. Fakat o kapı yalnızca sabırlı olan için mevcuttur çünkü acelesi olanlar ve “Hemen bunu istiyorum,” diyenlerin acelesi, zihinlerinde öyle bir bulut ve gürültü yaratır ki şimdiyi göremezler. Şimdiyi görmek için insanın son derece berrak bir zihne ihtiyacı vardır. Ve bilinç yalnızca orada hiçbir arzu, hiçbir acele, hiçbir özlem olmadığında berraktır. Bilinç yalnızca sen hiçbir yere gitmiyorken berraktır. Sadece sessizce oturuyor, hiçbir şey yapmıyorken bahar gelir ve otlar kendiliğinden yeşerir. Bu sabırdır.
“Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur,” dedi derviş. “Fakat böyle yapmazsan, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.”
Bu, bilen herhangi birinin söyleyeceği şeydir: “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur” Ne demek istiyor?
“Çalışmak” kelimesi, Sabar’ın kullanmış olması gereken kelimenin karşılığı değildir.
Hindistan’da bizim swasthya diye bir kelimemiz var. Çalışmak olarak tercüme edilebilir fakat bu bütün anlamı kaybettirir. As
lında swasthya, öz-çalışma, kendini çalışma anlamına gelir. Bu bir, kutsal metin okuma meselesi değildir, gittikçe daha fazla bilgiye gark olma meselesi de değildir. Bu, gittikçe daha fazla, kendi içine yönelme, dönüşüme yönelme meselesidir.
Sufiler, “Bizimle çalış,” demekle, “Bizimle ol,” demek isterler sadece. Bir ustayla olmak çalışmadır; sadece ustayla olmak, adap, sadece, bilen birisinin huzurunda olmak, onun huzurunu içmek, onun varlığının zevkine varmak, onun tadına bakmak, onun enerjisini hazmetmek. Eğer bir Sufi çalışma meclisine gelirsen hayrete düşersin: Batının çalışma meclisleriyle hiç alakası yoktur. Batılı bir çalışma meclisinde bir kitap okursun, sonra sorular sorulur, cevaplar verilir ve bunu tartışma takip eder.
Bir Sufi çalışma grubunda hiçbir soru sorulmaz, hiçbir kitap okunmaz. İnsanlar saatler boyu sessizce otururlar ve belki birisi sallanmaya başlar. Fakat hatırlanması gereken bir nokta hiç kimsenin birşey yapmak zorunda olmamasıdır. Birinin birşey yapması iyidir. Bazen birisi birşey söylemeye başlar, ama kurala uyulmak zorundadır: Kimse birşey söylemeye uğraşmamalıdır. Eğer kendiliğinden olursa, eğer bir işi birşeyin söylenmesi gerektiğini, söylenmeye kendiliğinden hazır olduğunu, dilin ucunda olduğunu ve “bana rağmen” dışarı çıkmak istediğini düşünürse o zaman tamamdır.
Aynen Quakerların dua toplantısı gibi. Quakerlar bunu Sufi-lerden öğrendi. Orta Çağ’da Sufiler Avrupa ülkelerinin içlerine kadar ilerlediler. Quakerlar sessizce oturmayı Sufilerden öğrendiler. Quakerlar saatlerce sessizlik içinde otururlar, sonra birisi ayağa kalkıp bir şeyler söylemeye başlayabilir fakat bunlar büyük ölçüde esinle gelen ifadelerdir. Kişinin kendisinden değildir -sanki Tanrı ona sahip olmuş gibidir. İçi boş bir bambuya, bir flüte dönüşmüştür ve bilinmeyen bir enerji onun aracılığıyla şakımaya başlamıştır.
Kurala uyulmak zorundadır. Ama bir Quaker grubunda kurala uymak çok zordur çünkü temel birşey eksiktir -usta eksiktir.
Bir Sufi grubunda usta bir zorunluluktur. Sufi grubu yalnızca merkez orada olduğunda oluşur. Quaker grubu sadece geleneksel bir şeydir. Bunu Sufilerden öğrendiler ama bir şeyi kaçırdılar. Zahirî olanı, adabı, etiketi, sessizlik içinde nasıl oturulacağını öğ
rendiler -bir usta olmadan bile bu güzeldir, sessizce oturmak güzeldir -fakat zihin çok kurnazdır. Zihnin sana hileler yapabilir; zihnin bir şeyler söylemek isteyebilir, zihnin, “Artık ben Tanrı’nın aracıyım” fikrine kapılabilir. Ve bu, sen diğerlerini aldatmaya çalıştığın için değildir; zihnin seni aldatabilir ve sen ayağa kalkabilirsin ve sen hiçbir şey yapmıyormuş gibi hissedersin. Çünkü bir Quaker grubunda kontrol yoktur.
Sen bir Sufi ustayla beraberken kontrol vardır. O seni anında durduracaktır; bunun, zihninin bir oyunu olduğunu anlayacaktır. Bu belki de senin bilinçaltı zihninden gelir ama yine de senin zih-nindendir. Onun nereden geldiğinin farkında olmayabilirsin; bu, onun Tanrı’dan geldiği anlamına gelmez. Senin farkında olmadığın kendi derin bilinçaltından geliyor olabilir bu yüzden, Tan-rı’dan geliyor gibi görünebilir. Bir usta gereklidir, başından sonuna herşeyi görebilen, sadece bilinç zihnine değil bilinçaltı zihnine de bir ayna olan, önünde tamamen çıplak olduğun, önünde hiçbir şey gizleyemediğin bir usta. Onun mevcudiyetinin kendisi zihnin bütün stratejilerini önler.
Bir ustayla birlikte olmak bu anlama gelir, adap. Sabar, “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman, benimle olman, burada olmayı öğrenmen olur. Sadece burada cereyan eden şeyleri izle” dediğinde bunu demek istiyor.
Fakat kadının acelesi vardı. Çalışmak mı? Çalışmak için gelmemişti o. O, hemen, ağacın nerede olduğunu, bahçenin nerede olduğunu ve Cennet Meyvesinin nerede olduğunu öğrenmek istiyordu. Bir takım saçma şeyler üzerinde çalışarak zamanını harcamaya gelmemişti. Eldeki mevcut sonuçları istiyordu, acelesi vardı. Sabar bunu anında hissetmiş olmalıydı. Bu yüzden ilk söylediği, “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur, fakat böyle yapmazsan...” oldu. Kadının zihnini -onunla çalışmayacağını -görmüş olmalıydı. Çok fazla acelesi vardı; bir ustanın huzurunda olamazdı.
“Kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.”
Artık gidebilirsin ama sana bir tek şeyi hatırlatmak zorundayım. Unutma, bütün dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına. Seyahat
uzun olacak. Eğer onu bu kadar acele istersen seyahat çok uzun olacaktır. Eğer beklemeye hazırsan seyahat çok kısa olabilir. Eğer sonsuza kadar bekleyebilirsen hemen şimdi de olabilir ama bek-leyemezsen yıllar, hatta hayatlar sürebilir. Bu sana bağlı.
Kadın fırsatı kaçırdı. Acelesi olan insanlar ustaları daima kaçırırlar çünkü bir ustayla olmanın temel gerekliliği sabırdır ve onlar sabırsızdırlar. “Bana bir kestirme yol gösterebilecek başka birine gitsem daha iyi” diye düşünmüş olmalı.
Kadın onun yanından ayrıldı ve başka birini aradı, Arif’i.
Arif, bilen demektir. Gerçek bir ustaya, mükemmel bir ustaya gidersen senden pek çok şey talep edecektir. Senden mutlak teslimiyet isteyecektir, aynen Krishna’nın, müridi Arjuna’ya dediği gibi: Sarva dharma parityajya mamekam sharnam braja -”Bütün dinlerini vesaire terket ve ayağıma gel, teslim ol.”
Gerçek usta talep edecektir ve mürit ne kadar büyükse talep de o kadar büyük olacaktır, potansiyel ne kadar büyükse talep de o kadar büyük olacaktır. Gerçek usta sadece sana bilgi vermek için orada değildir, o seni dönüştürmek için vardır. Fakat dönüştürülmeyi kim istiyor ki? İnsanlar, karşılığını vermeden istiyorlar bir şeyleri.
Kadın bu yüzden Arif’e gitti. “Arif” bilen demektir. O bir usta değil, bir hocadır. Hoca çoktur ama usta çok nadir bulunur. Bu yüzden Sabar, “Bütün dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın, bütün dünyayı gezmek zorunda kalacaksın. O zaman da eğer ustayı tekrar bulabilirsen bu çok büyük bir şans olacaktır” diyor.
Pek çok hocayla karşılaşacaksın; onlar her yerde varlar. İnsanlara çok çekici de gelirler çünkü onlar asla talepte bulunmazlar. Aksine onlar verirler, sana bilgi verirler, seni daha bilgili yaparlar. “Arif”, çok bilgili olan demektir, kutsal metinleri, doktrinleri, dogmaları bilen, zor din bilim problemlerini açıklayabilen, detaylara, sistemlerin çok derin, mantıklı karmaşıklıklarına girebilen bilgili biri. Fakat bilgi asla tatmin edemez. Karnı aç birini ekmek hakkında bilgilendirmek kadar nafiledir: Bilgi hep ekmek hakkındadır ama ekmek asla verilmez. Ekmek hakkında müthiş bir konuşma ama ekmek sadece hakkında konuşarak nasıl doyurabilir? Lamba hakkında konuşmak ışık yaratmayacaktır.
Kadın kısa sürede hüsrana uğramış olmalı. Müthiş bir bilgi bi
riktirmiş olmalı fakat hüsrana uğramış olmalı. Böylece yola devam ediyor.
İnsanlar bir hocadan diğerine böyle geçerler. Bir ustayla karşılaşsalar bile onu kaçırma ihtimalleri çok yüksektir -çünkü beklentilerle gelirler. Ve hiçbir usta, hiç kimsenin beklentilerini gerçekleştirmemiştir; bu mutlak bir kriterdir. Eğer biri senin beklentilerini yerine getirirse o bir hocadır. Aslında, o senin bir takipçin-dir -o senin beklentilerini gerçekleştiriyor. Gerçek usta senin beklentilerini asla karşılamaz. Aksine, senin beklentilerini yıkmaya devam eder. Beklediğin her neyse o asla yapmayacaktır; o tam da aksini yapacaktır. Neden -çünkü eğer senin beklentilerini yerine getirirse seni asla değiştiremeyecektir.
Sen tamamen değiştirilmek, mutlak bir şekilde değiştirilmek zorundasın. Sen bütünüyle yakılmak zorundasın. Beklentilerin senin zihninden kaynaklanır; zihnin yok edilmek zorundadır. Ancak ve ancak o zaman Tanrı kâbil olur. Durum böyleyken, gerçek bir usta senin beklentini nasıl yerine getirebilir?
İnsanlar bir hocadan diğerine geçmeye devam ederler. Bir hocayla birkaç günlüğüne balayındadırlar ve sonra her balayı gibi bu da geçer ve birkaç gün sonra tükenirler. Bir hocayla ilk karşılaştıklarında mest olurlar; sanki arzularının gerçekleştirilmesinin zamanı şimdi gelmiş gibi görünür. Fakat kısa sürede bilgi sağlanır ama bilgi susuzluğunu dindiremez.
Kadın hüsrana uğramış olmalıdır, bu yüzden başka birine gitti, Hakîm’e. “Hakîm” karakter sahibi olan kişi demektir, “arif” bilgi sahibi olan anlamına gelir. Kadının bilgiyle işi bitmiştir. Geniş bilgi sahibi birini buldu ama bu ne işe yarar ki? Şimdi, yalnızca bilgi sahibi olan değil pratiği de olan, karakterindeki bir şeyin, adamın bilgisini yansıttığı birisini istiyor.
Böylece, başka birine gitmiş olmalı, Hakîm’e. Şimdi, karakter adamı bilgi adamından daha çekicidir çünkü bilgi adamı çok az insanın anlayabildiği entelektüel bir dünyada yaşar ama karakter adamı son derece dünyevidir, onu anlayabilirsin. Günde sadece bir kez yemek yer, yoksulluk içinde yaşar -bu çok aşikardır -ve o inancı gereği bir bekardır. Aptal biri bile onu anlayabilir. Zekaya hiç ihtiyaç yoktur, hiç zeka gerekmez bu nedenle ahmak insanlara çok çekici gelir karakter. Çevrelerinde karakter oluşturan in
sanlar da vasattırlar çünkü karakter yaratarak bir şey değişmez, asla. Sadece yüzeyde iyi bir boyadır bu, içsel gerçekliğin aynı kalır.
Ama insanlar üzerinde müthiş etkiye sahiptir. “Evet, bu adam sadece bilgili biri değil, Tanrı’ya adanmış biri. Nasıl yaşadığına bak, ne kadar basit, ne kadar alçakgönüllü, ne kadar egosuz biri.” Görünüşte bu çok barizdir; herhangi biri görebilir.
Böylece kadın hocaya gitti, Hakîm’e, karakter adamına. Fakat er ya da geç onun ikiyüzlülüğünü görürsün. Eğer karakter adamıyla yeterince uzun yaşarsan, gerçek varlığının yüzeye çıktığı anlar olduğunu, sözde karakterini kontrol edemediği anlar olduğunu, ondaki ikiliği görürsün. Eğer yeterince uzun yaşarsan ve karakter adamını izlersen hayatının çelişkilerini, ikiyüzlülüğü görebilirsin. O, bir değildir, o pek çoktur -en azından ikidir o. Biri, arada sırada belli anlarda, belli kışkırtmalarla ortaya çıkan gerçek özüdür. Herşey ona uygun olarak gelişirse müthiş şefkatli bir adam olabilir. Eğer aksi bir şeyler olursa öfke yüzeye çıkabilir. Bu öfkeyi görmek için böyle bir adamla uzun yıllar yaşaman gerekir çünkü tepesi arada sırada atar. Cinselliğini bastırmış olabilir, bekar olmuş olabilir ama arada sırada, bastırılmış arzu bilinç zihnine gelebilir -karakteriyle çelişik hareket edebilir. Çünkü ikilik çözülmemiştir, bu ortaya konmak zorundadır -böylece, ikiyüzlülüğü görmekten yorulmuş olabilir.
Kadın, Mojud’a, Deli’ye gitti. “Mojud” deli demektir. Kadın bir şekilde yaklaşıyordu. İlk önce bilgi adamına, Arif’e gitti ki bu son derece yüzeyseldi. Sonra, biraz daha pratik ama kuvvetli olmayan karakter adamına gitti. Adam, hayatında bir şeyler yapmaya çalışmıştı, hatalı olsa bile; ama samimiyetinden şüphe duyula-mazdı. Yanlışlarla dolu olabilir ama ama samimiydi. Yapmaya çalışmıştı -tabii ki aptalca bir şekilde -ama yapmaya çalışmıştı.
Kadın şimdi bir deliye, Mojud’a gitti. “Mojud” tamamen Tan-rı’ya gark olmuş, kaybolmuş, fenâ haline erişmiş kişi anlamına gelir. En iyi adama gelmişti kadın.
Fakat mojudun bir sorunu vardır: O bir usta olamaz. O kadar delidir ki, yardım edemez. Tamamen kayıptır, herhangi bir şekilde yardım edebilmesi mümkün değildir. Aslında kendisinin aydınlanmış birinin yardımına ihtiyacı vardır ki aklı biraz başına gel
sin.
Böyle bir iş dünyada çok nadiren yapıldı fakat bu çağın en büyük ustalarından biri olan Meher Baba bunu yaptı. Burada, Pu-ne’da da bulundu ve Pune halkı, aynı nedenlerle -çünkü onların beklentilerini karşılamayacaktı -ona da, bana karşı olduğu kadar karşıydılar. O bir Tanrı adamıydı. Nadiren yapılan, son derece değerli bir şey yaptı fakat hiçbir tarih kitabı ondan bahsetmez çünkü tarih, ahmaklar tarafından diğer ahmaklar hakkında yazılır. Tarih, cereyan etmekte olan daha derin olgular hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlar tarafından yazılır. Tarih, politikacılar hakkında, aptal politikacılar hakkında, Adolf Hitler hakkında yazılır ve pek çok kitap....
Adolf Hitler hakkındaki bütün kitapları görmek istersen Sa-marpan’ın odasına gidebilirsin. Bütün kitaplar onda var; o bir uzman; pek çok kitap. Ve insanlar sanki önemli birşey varmış gibi yazmaya devam ediyor. Bu aptal, nevrotik insanları unutamaz mısınız? Onların hatıralarını sonsuza kadar saklamanın bir gereği var mı? Onları tarihin dışına atmak çok daha iyi olur. Onlar yaralardır! Çiçekler hakkında konuşulmuyor, sadece yaralar hakkında konuşuluyor.
Meher Baba tarihin bir parçası değildir. Onun yaptığı müthiş deneyi kimse görmeye çalışmadı. Her türlü deliyi, meczubu yakalamak için bütün ülkeyi dolaştı çünkü onlar Tanrı’ya çok yakındırlar. Yalnızca bir şeye ihtiyaç vardı: Onların aklını başına getirecek birine ihtiyaç vardı. O zaman onlar büyük ustalar olabilirler. Yalnızca biraz akıl sağlığı gerekecek; o zaman deliliklerinin bir yöntemi olacak. Şu anda onlar yöntemi olmayan deliler; yardım edemezler. Ve onları takip etmek tehlikeli, zararlı olabilir. Onları takip etmekle yalnızca kendini takip ediyor olacaksın çünkü sana asla bir ipucu vermeyecekler. Ve ne söylerlerse söylesinler, eğer dediklerini yaparsan seni doğru yoldan saptırabilir. Seni derin bir tuzağa düşürebilir çünkü onlar kendilerinde değiller, kendilerini Tanrı’ya o kadar gark etmişlerdir ki adeta sarhoşturlar, ayyaştırlar. Tanrı’yı bilirler ama onu sana iletmenin bir yolunu bilmezler. Onlar usta olamazlar.
Her usta, usta olmadan önce mojud olur -müthiş bir delilik sürecinden geçer -ama bütün meczublar usta değildirler. Eğer
bir mojud, mojud olarak ölürse Tanrı’ya erecektir ama hiç kimseye yardım etmeden.
Şimdi doğru kişiye gelmişti ama bu kişi bir usta değildi ve usta da olamazdı. Bir yol gösteremezdi.
Böylece, bir yöntem gösterebilecek birine doğru ilerlemeye başladı. Dördüncüye, Alim’e gitti. “Alim”, bilim insanı, yöntembi-limci, sana yöntemleri gösterebilen kişi anlamına gelir. Kadın yine çok uzağa gitmişti çünkü sana yöntem gösteren kişinin yapmakta olduğu şeyi bilmesi gerekmez çünkü yöntemler kutsal metinlerden bir araya getirilebilirler. Patanjali’nin Yoga Sutraları-nı okuyabilir ve başkalarına yöntemler sunmaya başlayabilirsin; bunun yardımı olmayacaktır.
Bir mojud yöntem gösteremez. Ve yöntem gösteren kişinin, eğer mojud halini yaşamamışsa, bir faydası olmaz. Mojud takip edilemez -bu tehlikelidir, çünkü deli birini takip ediyor olacaksın -ve Alim’i de, bilim insanını da, takip edemezsin çünkü o kendisi de birşey bilmez. Sadece yöntemler hakkında bilgi toplamıştır, ilgilidir, o bir yöntem koleksiyoncusudur.
Patanjali ‘nin Yoga Sutralarının tefsirlerini yazmakta olan pek çok insan vardır ve bunlar asla meditasyon yapmamış insanlardır, meditasyonun ne olduğunu hiçbir zaman bilmiş değillerdir. Ama meditasyon hakkında her şeyi bilirler. Pek çok defalar bana geldiler; çok güzel tefsirler yazmışlardı, zeki, bilgili, bilimsel insanlardır bunlar. Kullandıkları dilde, izahatlarında hiçbir hata bulamazsın ama söylemekte oldukları şeyi destekleyecek hiçbir deneyim yoktur ortada. Onlarla cahil insanlar arasında fazla fark yoktur.
. ve pek çok diğerlerini.
Kadın, pek çok diğerine gitti.
Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi.
Bahçe, yine bir semboldür. Dünyanın hikayesi bahçeyle başlar, Cennet Bahçesiyle, Adem ve Havva’yla ve hayat ebediyen güzel ve mutluluk doluydu. Bahçe varoluşun başlangıcıdır. Ve sonra, Adem ile Havva Bilgi Ağacının meyvesini yiyerek dışarı atıldılar veya kendilerini attırdılar. Bilgi sahibi olduğun an, masumiyetini kaybettin. Ve masumiyet bahçedir. Masumiyette çiçekler açar. Masumiyette kokular yayılır. Masumiyette herşey mut
luluktur. Bahçe masumiyetin sembolüdür. Ve Adem ile Havva bahçeyi terk ettiklerinden beri, insanoğlu tekrar tekrar bahçeyi arayadurmuştur.
Bu tekir ya da ustanın okulu, ustanın bahçesi diye adlandırılır -çünkü bir ustayla birlikteyken Bilgi Ağacının meyvesini kusmaya başlarsın. Usta, bütün bilgi zehrini senin sisteminden dışarı atma sürecinden başka bir şey değildir. Böylece masumiyetini tekrar geri kazanman mümkün olur. Adem masum olduğunda İsa’ya dönüşür. Bahçeye tekrar girer -kayıp cennet geri kazanılır..
Cennet (E.N: İngilizce paradise-paredays diye okunur) kelimesi ne anlama gelir biliyor musun? Bir Sufi kelimesi olan fir-devsden gelir. Firdevs duvarla çevrili bahçe demektir. Cennet kelimesi buradan gelir. Cennet, bahçedir. Bahçeyi geçmişte bir yerde kaybettik: Onu geri kazanmalıyız. Tekrar, bir çocuk gibi masum olmak zorundayız ki hemen bahçeye geri dönelim. Aslında biz hep bahçedeydik ama gözlerimiz bilgiyle o kadar dolu ki bahçeyi göremiyoruz. Gözler bilgiden temizlendiğinde ve bilgi tozu bilinç aynasından üflendiğinde aniden bütün bahçe ortaya çıkıverir.
Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi. İşte cennet ağacı oradaydı ve dallarında asılı duran parlak cennet meyvesi.
Ağacın yanında duran, Sabar’dı.
Kadının yaşamış olması gereken şoku hayal edebilirsin. Sa-bar? O, kadının ilk karşılaştığıydı. Ağacın yanında duran, Sabar’dı.
Bu da güzel bir metafor. Eğer Cennet Meyvesine ermek istiyorsan muhafızın, sabarın, sabrın elinden geçmek zorunda olacaksın.
Sabır, cennete dönüşün kapısıdır. İlk derviş ağacın yanında dikiliyordu.
“Neden ilk karşılaştığımızda cennet meyvesinin muhafızı olduğunu söylemedin? diye sordu kadın.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın.”
Bir hakikat, ancak sen ona hazır olduğunda söylenebilir. Bir hakikat, ancak sen onu almaya değer olduğunda verilebilir. Bir
hakikat, ancak sen onun için bir hazne olduğunda aktarılabilir, daha önce değil, tek bir an bile önce değil. Sen olgun olduğunda, erişkin olduğunda, hazır olduğunda tek bir an bile geçmeden; derhal... işte olgunsun ve işte anında hakikat verilir.
Usta seni gereksiz bir şeyle yükleyemez. Gereksiz yük sana çok ağır gelecektir. Zarar verici olabilir, bir zehir haline gelebilir, seni beslemeyecektir. Sana ağırlık verebilir ama canlılık vermeyecektir.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın. Ayrıca, ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.”
İnanmış olsaydın bile beklemek zorunda olacaktın. İnanmış olsaydın bile, bu süre sonsuz sabır içinde geçmek zorundaydı ki, sen de hazır değildin. Yani en iyi yol buydu: Bir hocadan diğerine, bir okuldan diğerine gitmene ve olgunlaştığında tekrar geri gelmene izin vermeliydim. Şimdi olgunsun çünkü yanlış olan herşeyi gördün.
Arif’e, bilgi adamına gittin, o yeterli değildi. Bilgi nasıl yeterli olabilir ki zaten? Bilgi bilgidir. Suyu bilmek senin susuzluğunu gi-dermeyecektir.
Hakim’e, karakter adamına gittin ama gerçek adamın karakteri yoktur. Gerçek adam an be an yaşar. Gerçek adamın bilinci vardır ama vicdanı yoktur. Gerçek adam ahlaklılığa dair hiçbir şey bilmez; ahlaklılık içinde yaşamasına rağmen ona dair hiçbir şey bilmez. Gerçek adamın karakteri yoktur; karaktere sahip olan bir tek o olmasına rağmen, karaktersizdir.
Bu karşıtlıkla ne demek istiyorum? Onun programlanmış bir karakteri yoktur, önceden hazırlanmış bir şekilde yaşamaz, öngörülebilir değildir o. Her an yepyeni bir şekilde tepki verir. O, hakikidir, birdir, bütünleşmiştir ama bunlar ona doldurulmuş şeyler değildirler. Onlarla idman yapmamıştır. O sadece birşey için çalıştı: Gittikçe daha fazla bilinçli olma çabasını sürdürdü. Şimdi onun bilincinin sonucu olarak, her an karakterler doğar ve kaybolur. Ama o, kendi çevresinde bir yapının yükünü taşımaz. Hiçbir karakter zırhına sahip değildir. O daima özgürdür; o özgürlüktür.
Hakim’e gittin ve bütün karakterlerin, yüklenmiş karakterlerin içlerinde ikiyüzlülük taşıdıklarını öğrendin.
Sonra Mojud’a gittin, o gerçek bir adamdı ama sana bir şey öğretemeyecek kadar deliydi. Onun sana hiçbir yöntem gösteremeyeceğini görerek Alim’e, yöntemler hakkında herşeyi bilen yöntembilimciye gittin. Fakat o asla bir şey yapmamıştı; onun kendi deneyimlerinden edindiği bir şey yoktu.
Bunların hepsi gerekliydi, herşey iyiydi ve tam zamanında geri döndün çünkü “Bu ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.” İnanmış olsaydın bile -ki bu mümkün değildi -anlayamazdın. “Ben muhafızım,” demiş olsaydım bile, “Bu adam çok egoist, kendisinin muhafız olduğunu iddia ediyor” diye düşünebilirdin. Bu seni caydırabilirdi. Anlamayabilirdin çünkü bilgi adamının alçakgönüllü olduğu beklentisiyle gelmiştin.
Gerçekten anlamış insan ne kibirli ne de alçakgönüllüdür. İkisi de değildir, o sadece gerçeği beyan eder. Bu senin canını acıtabilir ama o senin sorumluluğundur, senin sorunundur. O senin canını acıtmak istemez, hiç kimsenin canını acıtmak için bir arzusu yoktur ama onun beyanları acıtabilir. Onlar acıttığı zaman da sen bunların kibirlilikle, öfkeyle yapılıyor olduklarını düşünürsün. Oysa hiçbir öfke veya kibirle yapılmazlar; o yalnızca bir gerçeği olduğu gibi beyan etmektedir.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın” der Sabar.
“Ve sana inanamayacağın bir şeyi söylememek daha iyiydi. Benim için seni beklemek daha iyiydi; ve ben de zaten beklemekteydim. Ben Sabar’ım, bekleyebilirim; bu yüzden ben muhafızım. Ve sen tam zamanında geldin. Artık endişelenme ve otuz yılın israf olduğunu düşünme. Hiçbir şey israf değildir. Bütün o deneyimler -yanlış hocalara gidişin bile, yanlış yollardan gidişin bile -sana yardımcı oldu. Seni olgunlaştırdı, seni erişkin yaptı. Şimdi hazırsın; sana meyveyi verebilirim”
Ve burada olmakta olan da budur: Pek çoğu gelir, sadece birkaçı kalır. Pek çoğu gelir ama ben onlara bir yere gitmeye gerek olmadığını eve geldiklerini söyleyemem. Bunu sadece birkaç kişiye, sadece anlamaya hazır olanlara, anlayacak kadar olgun olanlara söyleyebilirim. Böyle olmayınca, insanlara araştırmaya, aramaya gitmelerini söylemek zorundayım. İnşallah, otuz yıl ve otuz gün sonra ben burada olursam ve sen geri dönersen, muhtemelen anlayabilirsin ve ben sana hemen şimdi verebileceğim şeyi
muhtemelen verebilirim ama sen onu almazsın.
Hayattaki en müthiş şey almaya, kabul etmeye, dişil olmaya, bir rahim olmaya hazır olmaktır. Ve gerçek mürit, dişil hale gelen, rahim haline gelendir. Ustayla birlikteyken o sadece alıcıdır, pasiftir. Bütün aramayı, araştırmayı, özlemleri bırakır. Hakikat hakkındaki ,Tanrı ve cennet hakkındaki herşeyi unutur. O yalnızca ustasının içine nüfuz etmesine izin vermeye devam eder; ustaya ev sahibi olur.
Ve bütünüyle yok olduğunda ve usta seni bütünüyle doldurduğunda usta da yok olur. İşte mürit ve ustanın yok oluşu cennettir, bahçedir. Eve geri dönmüş olursun.
Bugünlük bu kadar yeter.

Sır, OshoSır, Osho
merve yaprak 
04 Oca 13:50 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Zen insanları der ki, “Daha annenle baban doğmamışken kim olduğunu hatırla”- kendin bile değil, daha ebeveynlerin doğmamışken. Kim olduğunu hatırla: Senin asıl yüzün budur. Bunu görmek demek her türlü hayalden ve arzudan serbest kalmak demektir. Bunu görmek dinin tüm amacıdır.
Bunu görmek Tanrı’yı görmektir! Çünkü Tanrı hedef değil kaynaktır.
La ilahe ill Allah- Allah’tan başka Tanrı yoktur. Hedeften başka hedef yoktur. Paradoks da şu ki, hedef kaynağın içindedir. Orada senin varlığının içinde titreşmekte, nabzı oracıkta atmaktadır. Hiçbir yere gitme. Mahremiyete, gizliliğe, içinin en derin odalarına dal. Bunun hakkında konuşma. Bırak bu bir sır olarak kalsın. Dayanılmaz hale gelirse ustanla konuş; yoksa bunu bir sır olarak sakla. Bırak bu sır kalbinin toprağında gitgide daha derinlere insin. Bırak en iç noktasına, çekirdeğe erişsin. Ancak bu çekirdeğe eriştiğinde kişi alev alır.
O zaman yalnızca Tanrı vardır: La ilahe ill Allah!
Bu günlük bu kadar yeter.

Sır, OshoSır, Osho
Zeynep Oral 
11 Eyl 2015 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Eğer susadıysan ırmağa sen gelirsin. Irmağın umurunda olmaz, ırmak hiçbir şekilde "Ben suyum ve susuzluğunu giderebilirim" diyerek seni ikna etme ihtiyacı hissetmez. Eğer susadıysan sen uğraşacaksın. Sen uğraşmak zorunda olacaksın, başka bir yolu yok bunun.

Sır, Osho (Sayfa 256)Sır, Osho (Sayfa 256)
merve yaprak 
04 Oca 10:53 · Kitabı okudu · 8/10 puan

9. BÖLÜM
SONSUZ SABIR
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim? “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur,” dedi derviş. “Fakat böyle yapmazsan, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.” Kadın ondan ayrıldı ve adı Arif olan başka bir derviş aradı ve ondan sonra Hakîm’i buldu ve Deli’yi, sonra da Alim’i ve pek çok diğerlerini ...
Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi. İşte cennet ağacı oradaydı ve dallarında asılı duran parlak cennet meyvesiydi. Ağacın yanında duran ilk derviş, Sabar’dı.
“Neden ilk karşılaştığımızda cennet meyvesinin muhafızı olduğunu söylemedin? diye sordu kadın.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın. Ayrıca, ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.”
Bir zamanlar İtalya’nın bir köyünde çok yoksul bir adam yaşarmış. Delicesine, varoluşun sırrını öğrenmek istiyormuş, Böylece çok çalışıp Himalayalara gitmeye ve bir guru bulmaya karar vermiş. Sıkı bir şekilde çalışmış ve yirmi yıl sonunda yol parasını biriktirmiş.
Müthiş bir fırtına patlayıp kendini ıssız bir adanın kıyısına vurmuş halde bulduğunda yaklaşık iki haftadır yoldaymış. Sonunda bir tankerin dikkatini çekmeyi başarıncaya kadar bir sonraki yirmi yılı adada geçirmiş. Onu almışlar ve bir uçak bulduğu Bom-bay’e götürmüşler. Gemi battığında parasının bir kısmını kurtarmayı başarmışmış.
Her nasılsa bindiği uçak kaçırılmış. Ama korsanlar onu çölde
serbest bırakmaya karar vermişler. Bir köye yürümüş ve kendisini Himalayalara götürecek otobüsü beklemiş.
Birkaç ay içinde otobüs gelmiş ve onu Himalayaların eteklerine bırakmış. Uzun süre yürümüş fakat sonunda gurunun mağarasına varmış. Ve hayatın sırrı hakkındaki sorusunu guruya sormuş.
Guru, “Hayat bir ırmaktır” diye cevaplamış.
Adam çılgına dönmüş ve kollarını sallayarak guruya bağırmış, “Elli yıldır sana ulaşmaya çalışıyordum. Yol parası için çılgın gibi çalıştım. Gemim battı ve sonra da uçağım kaçırıldı ve lanet olsun -şimdi de sen bana hayatın bir ırmak olduğunu mu söylüyorsun?”
Guru şöyle dedi, “Değil mi?”
Hayat çözülecek bir bulmaca veya bir sorun değildir. Hayat sevilecek ve yaşanacak bir sırdır. Ve sır, çok uzaktaki bir şey değil, çok aşikar olan, burada-şimdi olan bir şeydir. Sır, varoluşun böyleliğidir; bu nedenle gurunun cevabı, “Hayat bir ırmaktır” olmuştur.
Guru bir ırmağın kıyısında oturuyor ve ırmağın akışını izliyor olmalıydı. O anda bilinci tamamen ırmakla doluydu, ırmaktan başka hiçbir şey yoktu.
Başka bir ustaya, “Hakikat nedir?” diye soruldu ve o, “Avludaki servi ağacı” dedi. Avludaki güzel servi ağacına bakıyor olmalıydı; o andaki herşey serviydi. O an servi ağacıyla doluydu, o an servi ağacından başka bir şey değildi.
Ve başka bir usta çay içerken ona, “Hayat nedir? diye soruldu. “Bir bardak çay” dedi, usta.
Diğer bir ustaya da, usta keten tartarken, “Buda nedir?” diye soruldu ve usta “Bir buçuk kilo keten” dedi.
Bu cevaplar olağanüstü önemlidir. İlk bakışta önemli gibi görünmezler. Ustaya ulaşmak için elli yıl çalışmış olan, ustaya ulaşmak, hayatın sırrını öğrenmek için bütün hayatını harcamış olan birini -ustanın “Hayat bir ırmaktır,” veya “Bir bardak çay,” veya “Avludaki servi ağacı,” veya “Bir buçuk kilo keten” demesi gerçekten çılgına çevirebilir. Bu herkesi çılgına çevirir. Ama cevaplar olağanüstü güzeldir.
Bu an cevaptır, o an her ne ise. Başka bir cevap yoktur. Anın
gerçekliği cevaptır. Hakikat, burada-şimdidir fakat ego, burada-şimdi olan hakikatle asla tatmin olmaz. Ego zor bir şeyler ister, o zorluklarla büyür. Ego büyük mücadelelerle yaşar. Eğer hayat bir bardak çaysa egon hangi zemin üzerinde duracak? Eğer hayat sadece avludaki servi ağacıysa nasıl büyük bir ermiş, bir mahat-ma olabilirsin? Başka olasılık yoktur -ego yok olmak zorunda kalacaktır. Eğer hakikat bu kadar basit ve aşikarsa bu durumda ego beslenemez. Beslenebileceği birşey kalmamıştır.
Usta, “Hayat bir ırmaktır,” dediğinde adamın ayağının altındaki dünyayı çekip aldı. Adam, olağanüstü anlam içeren, bir vahiy, Tanrı’nın gökten inmesi, büyük bir ışık, sonsuz ışığın oluşması, bir görüntü, tamamen olağandışı bir şey beklemiş olmalıydı.
“Hayat bir ırmaktır mı?” -bu kadar sıradan bir ifade mi? Fakat bunun üzerinde derinlemesine düşünürsen gökten Tanrı’nın inişini, büyük ışığı, sana görünen sonsuz ışığı, anormal şuur durumları meydana getiren, rengarenk, manevi deneyimleri bulabilirsin. Bunların hepsi çocukça şeylerdir. Hepsi egonun oyuncaklarıdır.
Gerçek din aşikar olandan ibarettir. Aşikar olan, sıradan olan esrarlıdır. Her zaman seninle olan, seninle olmuş olan ve seninle olacak olan aşikar, Tanrı’dır. Seninle Tanrı arasında bir mesafe yoktur. Tek bir adım bile atmaya gerek yoktur.
Eğer onu anlarsan bütün dinleri, bütün kutsal metinleri anla-mışsındır.
Fakat ego sorun yaratacaktır. Ego asla basit şeylerle ilgilenmez çünkü o, basit şeylerle yükseklerde süzülemez. Bir şey ne kadar zorsa ego için o kadar iyidir. Bu yüzden dinler gereksiz zorluklarla ilgili hale gelmişlerdir. Bu zorluklara sofuluk, çilecilik adı verilir; bunlar egonun gıdasından başka bir şey değillerdir. Hakikati bulmada kimseye yardımları olmamıştır. Aslında bunlar en büyük engellerdir.
Egonun talepleri yüzünden din bir hastalık haline gelmiştir, din nevrotikleşmiştir. Ego tamamen zor bir şey ister ki böylece, ona erişirsen özel bir ayrıcalık haline gelsin -ona sadece sen eriş-tiysen, başkası değil. Hakikatin Everest zirvesi veya ayda yürümek gibi bir şey olmasını ister; senin talep edebileceğin kadar özel bir şey olmasını ister. Onun sayesinde sen özel olursun.
Bu nedenle din yavaş yavaş sado-mazoşist hale geldi. “İşkence et kendine” -ne kadar işkence edersen o kadar dindarsın. Kişi kendine işkence ettiğinde ve başkalarına da kendilerine işkence etmelerini öğrettiğinde iki kat hastalıklı hale gelir. Kendine işkence ettiği için bir mazoşisttir ve başkalarına kendilerine işkence etmeyi öğrettiği için de bir sadist olur.
Sado-mazoşizm, din adına yeryüzünde var oldu. Bu yüzden sadece nevrotik insanlar dinle ilgilenir hale geldiler. Sağlıklı insan ondan uzak durur.
Size öğrettiğim din sağlıklı insan içindir. Egolarını tatmin etme arayışında olmayan insanlar içindir. Sıradan olmaya, tamamıyla sıradan olmaya hazır olanlar içindir. Aşikar olanın içinde erimeye hazır olanlar içindir. Evlerini bu anda, bu güzel şimdide yapmaya hazır olanlar, bir cennet özlemi çekmeyenler, hiçbir şeyin özlemini çekmeyenler içindir; herhangi bir öbür dünya arzusu olmayanlar ve bir yerlerde altın bir tahtın üzerinde oturan bir Tanrı arzusu olmayanlar içindir; Tanrı’sı bütün varoluşa yayılmış olan, kuşların ötüşlerinde ve ağaçların yeşil yapraklarında ve çiy damlalarında ve güneş ışınlarında ve sende ve bende -ve her şeyde olan içindir; Tanrı’sı hayattan ve varoluştan ayrı olmayanlar içindir; Tanrı’sı bir bardak çayda olabilenler için, Tanrı’sı akıp giden ırmak olabilenler için, Tanrı’sı avludaki servi ağacı olabilenler için ve Tanrı’sı bir buçuk kilo keten olabilenler içindir. Bu küfür değildir. Tanrı’nın, Buda’nın bir buçuk kilo ketene indirgenmesi değildir; tam tersine bir buçuk kilo keten kutsallığa, Budalığa, Tanrı’ya dönüştürülür. Bu küfür değil, bugüne kadar söylenmiş en kutsal sözlerden biridir.
Bu, anlaşılması gereken en temel hakikatlerden biridir. Ondan sonra bu güzel meselin içine girmek çok kolay olacaktır.
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
Her kelime üzerinde derinlemesine düşün:
Bir zamanlar cennet meyvesini işiten ...
Dindar olan insanların pek çoğu sadece malumat edinerek dindar olurlar. İşin özünü kaçırdıkları yer burasıdır; ilk adımları yanlış patikaya atılmıştır.
Eğer hayatın seni dindar yaparsa bu tamamen farklı bir şey
dir. Eğer senin kendi hayat deneyimin, senin içinde hakikat hakkında bir sorgulama başlatırsa bunun içinde bir güzellik vardır. Fakat sadece işitmiş olduğun için -insanlar Tanrı hakkında, cennet, nirvana ve aydınlanma hakkında konuşuyorlar -ve onların konuşmaları ve yüzyıllardır sürekli devam eden propaganda ve milyonlarca kitap ve kutsal metin ve kiliseler ve tapınaklar ve camiler ve dinin her yerde öğretilmesi ve çocukluktan beri Tan-rı’nın varlığına cennetin varlığına ve onu aramak zorunda olduğuna şartlandırılman yüzünden .eğer arayışla ilgilenmen bu şartlandırmalar yüzündense, arayışın en başından itibaren talihsizdir. Zaten yanlış yönde harekete geçmişsindir. bu senin arayışın değildir, ödünç alınmıştır. Kalbindeki özgün bir arzu değildir, o sadece kafandadır. Kazara olan birşeydir; sana söylendiği için vardır. Eğer sana söylenmemiş olsaydı hiç merak etmeyecektin. Bunu görebilirsin.
Bir Jaina bana geldiği zaman asla Tanrı’yı nasıl bulacağını sormaz çünkü onun kutsal metinlerinde herhangi bir Tanrı inancı yoktur. O, mokshaya, nihai özgürlüğe, kurtuluşa nasıl ereceğini sorar. Tanrı’nın onun için hiçbir anlamı yoktur çünkü Tanrı hakkında hiçbir şey öğretilmemiştir ona. Tanrı’nın yokluğu da öğre-tilmemiştir ama zihni belirli bir şekilde şartlandırıldığı için ona, tamamıyla farklı bir çağrışımı olan başka bir kelime verilmiştir. Ona, senin ruhunun dünyada esaret altında olduğu ve bu esaretten kurtulup nihai özgürlüğe erişmek zorunda olduğu öğretildi. Bütün düşkünlük, tahakküm etme, baskınlık esaretleri yok olduğunda, açgözlülük, öfke, cinsellik kalmadığında, geriye kimse kalmadığında ve sen saf bir ruh olduğunda ... o zaman ulaşacak-sındır nihai özgürlüğe. Amaç, moksha budur. O, moksha hakkında soru sorar.
Fakat hiçbir Hristiyan bana moksha, özgürlük hakkında birşey sormaz. Bu ona söylenmemiştir. O, kişinin, Tanrı’nın krallığına nasıl, hangi yollarla girebileceğini sorar. Nasıl Tanrı olunacağını asla sormaz çünkü ona böyle birşey söylenmemiştir. Aksine, ona hiç kimsenin Tanrı olamayacağı söylenmiştir. Tanrı Tanrı’dır ve sen de sensindir, Tanrı yaratıcıdır sen de yaratılan -bir yaratılan nasıl yaratıcı olabilir ki? Yani, Tanrı olma fikri bile küfür, günah, büyük bir günah olarak görünür. O asla nasıl Tanrı olunacağını, Tanrı’nın
nasıl gerçekleştirileceğini sormaz. Hayır! Onun bütün istediği, Tanrı’nın krallığına nasıl girileceğini bilmektir, hepsi bu.
Ama bir Vedantin bana geldiğinde onun sorgulaması da tamamen farklıdır. O, “Nasıl Tanrı olunur? Nasıl mutlak hakikat olunur?” der. O, Tanrı’nın krallığını sormaz. Ona, sen tat-vamasi-sin denmiştir. Sen kendi özünde Tanrı’sın, onun için Tanrı’lığına eriş. Aham brahmasmi -ben Tanrı’yım- ona annesinin sütüyle verilmiştir. Bu fikre doyurulmuştur. O, nasıl Tanrı olunacağını sorar. Bu farklı sorgulamalar nereden geliyor?
Ve bir Budist geldiğinde o asla nasıl bir Tanrı olacağını sormaz çünkü onun dinbilimine göre Tanrı yoktur. Onun dinbilimi herhangi bir Tanrı kavramı içermez. Aslında ona din bilimi demek doğru değildir çünkü bir ilah, Tanrı yoktur. Herhangi bir ruha inanmaz bu yüzden insanın -hiç olmayan -kendi varlığını nasıl gerçekleştirdiğini asla sormaz. Kendini gerçekleştirme onun için tamamıyla saçmadır. Ruha inanmadığı için kurtuluşa erme sorunu da yoktur; kurtuluşa erdirilecek hiç kimse yoktur. O halde onun sorgusu nedir?
O, nirvanayı sorar. Nirvana bu aldatıcı hayat alevini söndürmek demektir. Onun sorgusu son derece negatiftir; o yalnızca olmamayı sorar. Bir ruh olmaya dair, bir Tanrı olmaya dair, Tan-rı’nın krallığına dair herhangi bir soru yoktur. Onun sorgusu son derece negatiftir. O, olmamayı sorar, alevini tamamen nasıl söndüreceğini sorar, nasıl mutlak boşluk olacağını sorar, geriye hiçbir şey kalmamacasına boşluğun içinde nasıl kaybolacağını sorar.
Jaina kendi benliğini nasıl özgür kılacağını sorar, Budist de kendi benliğinden nasıl özgür olacağını. Fakat bu farklı sorgulamaların hepsi rastlantısaldır, ödünç alınmadır. Senin soruların bile, senin sorgulamaların bile ödünç alınmıştır. Senin sorgun bile senin değildir. Bu doğru değil ve doğru olmayan bir sorguyla başladığında asla doğru bir sonuca ulaşmazsın.
Bu, her arayanın karşılaşmak zorunda olduğu en büyük sorunlardan biridir. İşittiğinle başlama, hissettiğinle başla. Varoluşun güzelliğini ve esrarını hissedemiyor musun? Varoluşun bu mutlak şiirini hissedemiyor musun? Varoluşun şiirini hissetmek için Vedalar’a dalmak mı zorundasın? İncil’e dalmak mı zorundasın? Buda’ya, İsa’ya, Krishna’ya sormak mı zorundasın? Sen ken
di başına göremez misin? Görmek için gözlerin, işitmek için kulakların, hissetmek için bir kalbin yok mu? O halde burada ne yapıyorsun? Nesin sen? Canlı mısın, değil misin?
Canlı kişi hayata bakandır, hayata tanıklık edendir; yalnızca hayata tanıklık eden değil, tanıklığın kendisine de tanıklık edendir. İşte o zaman büyük bir sorgulama başlar -”Nedir bütün her-şey?” Bu ödünç değildir, başka birinden işitilmiş de değildir. Bir filizin tohumdan fışkırması gibi senin varlığının en derin çekirdeğinden fışkırır. Artık, sorgulama plastik değildir; o gerçek bir güldür. Ve sadece gerçek bir gülün gerçek bir kokusu vardır.
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı.
O sadece işitmişti; ve işittiğinde yanlış anlamaya mecbursun-dur.
“Cennet Meyvesi” sadece bir metafordur. Sadece onu söylemenin bir yolu, onu söylemenin şiirsel bir yoludur. Nihai hakikat kelimelerle ifade edilemez. Hiçbir kelime onu ifade etmeye yetmez. Bu yüzden metaforlar kullanılmak zorundadır, benzetmeler kullanılmak zorundadır, sana sadece küçük bir işaret, küçük bir tat vermek için.
Sana hakikati doğrudan göstermek zordur bu nedenle bazı dolaylı yollar ve araçlar bulunmak zorundadır. Meseller, hikayeler anlatılmak zorundadır çünkü hikayeler doğrudan hiçbir şey söylemezler, onlar sadece sana güç algılanan, ince imalar verir.
Cennet Meyvesi -ne demektir bu? Eğer onu birinden işittiy-sen o yalnızca “cennet meyvesi” demektir. O zaman bir meyve düşünmeye başlarsın. O bir meyve değil, berekettir. Meyve yalnızca bir bereketli olma durumunu temsil eder. Meyve üç şeyi temsil eder: Biri bereket, diğeri çiçeklenme, öteki de kokudur. Bunların üçü birlikte var olduğunda -meyve, çiçek ve koku -dördüncü bir şey ortaya çıkar. Bu da ermedir. Bu, gerçek amaçtır.
Eğer Cennet Meyvesi sembolünün şifresini çözmeye, onu yorumlamaya çalışırsan nasıl çalışacaksın, şifresini nasıl çözeceksin? Hristiyan, onun Tanrı’nın Krallığı anlamına geldiğini düşünecek, Brahman Tanrı-idrakı olduğunu düşünecek, Jaina benliğinin özgürleşmesi sanacak ve Budist benliğinden özgürleşme anlamına geldiğini düşünecek. İşte yine sürünün tuzağına düştün.
Birazcık daha zeki ol. Kendi varlığına birazcık daha güvenir ol.
Bu güzel metaforların şifresini kendi başına çöz; derinlemesine düşün onlar hakkında.
Bu yüzden hikayeler üzerinden konuşuyorum. Onlar üzerinden hiç kimse konuşmamıştı. Niçin ben bu küçük hikayeler üzerinden konuşuyorum? -sadece nasıl düşüneceğine dair sana birkaç ipucu vermek için. Bunlar bu hikayeler üzerine yapılan yorumlar değiller; ben bir yorumcu değilim. Ben yalnızca senin düşünmene yardım ediyorum. Sana çok sabit bir anlam vermek istemiyorum, ben yalnızca son derece akışkan, belirsiz, puslu bir bakış vermek istiyorum. O zaman araştırmak, aramak ve bulmak zorunda kalırsın. Sonuç, senin sonucun olmak zorunda. Ben, nasıl düşüneceğine dair birkaç ipucu verebilirim sana. Burada yaptığım yalnızca bundan ibaret ... sadece nasıl düşüneceğine dair ipuçları, sonuçlar değil! Bana dayanma. Sana tek bir sonuç bile vermeyeceğim çünkü bir sonuç bir kez başka biri tarafından verildi mi, bütün hakikati kaybeder, yalan olur. Bana göre doğru olabilir ama onu sana verdiğim anda yanlış olur. Aktarmanın kendisinde bütün hakikatini kaybeder. Benim için o gerçek bir gülken, sana ulaştığı anda o bir plastik çiçektir.
Her çağın, her memleketin bütün mistiklerinin daima karşı karşıya kaldıkları büyük sorun olan lisan sorunudur bu. Lisan, günlük, sıradan gerçekliğin aktarılması için yeterince iyidir: İlahi gerçekliğin aktarılmasındaysa tamamen yetersizdir.
Fakat bazı yollar bulunmak durumundadır çünkü o, aktarılmak zorundadır. Bir mesel, bir hikaye güç anlaşılır bir yoldur, ince bir yoldur, dolaylı bir yoldur. Hikaye hedefe eriştirmez, o yalnızca senin içinde bir süreci tetikler. O, başına düşen bir taş gibi değildir. O, bir çiçeğin gelip seni sarmalayan ve seni okşayan kokusu gibidir.
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
Başka birinin gerçeğine inandığın an ona tamah etmeye başlarsın. Ve hakikate tamah edilemez. Hakikate tamah eden kişi ona asla eremeyecektir.
Hakikat, tamah edilecek bir mal değildir. Hakikat, arzulanacak ve özlemi çekilecek bir şey de değildir. Hakikat senin dışında bir yerde sahip olunacak bir şey değildir. Hakikat senin içinde çi
çeklenen bir şeydir; onu kimseden almazsın. Ve eğer hakikate erersen, para gibi, sen sahip olduğun için başkasının kaybettiği bir şey değildir o. O, dünyada bir nicelik değil, varlığın bir niteliğidir.
Buda aydınlandığında başka birisi acı çekmiyordu: Buda aydınlanmaya yükseldiğine göre şimdi birisi yoksun olmalıdır, aydınlanmaya erişemeyecektir. Eğer biri zenginleşirse doğal olarak, başka bir yerde başka biri yoksullaşacaktır. Hakikat için bu geçerli değildir. O bir nicelik değildir -unutma bunu -o bir niteliktir.
Eğer ayın güzelliğini gördüysem bu, ayın güzelliğinin bir kısmını aldığım ve ben ona sahip olduğum için artık başka hiç kimsenin güzelliği göremeyeceği anlamına gelmez. O bir niteliktir! Milyonlarca insan güzelliği görebilir. Bu bir mücadele meselesi değildir, ortada bir münakaşa yoktur. Aksine, ayın güzelliğini ne kadar çok insan görürse ay o kadar güzelleşir.
Aslında bu, şairlerin, ressamların ve estetik ilminin alanına girmiş insanların en büyük gözlemlerinden biri olmuştur: öyle ki, bir şair ay hakkında bir şiir yazdığında ayın, daha önce farkedil-memiş bir güzelliğini açığa çıkarır. Pek çok insan onu görebilecektir artık; duyarlılıkları uyandırılacaktır.
Gün doğumunu görmüşsündür ama Vincent Van Gogh’un doğan güneşini, gün ortasındaki güneşini ve batan güneşini gördüğünde hayrete düşersin; güneşe dair tamamen farklı bir bakışa sahiptir o. O, güneşe hiç kimsenin olmadığı kadar çılgıncasına aşıktı. Bir yıl boyunca sürekli olarak güneşi, güneşi ve güneşi resmediyordu. Bir yıl boyunca sürekli olarak güneşin altında dikiliyordu. Hava çok sıcaktı fakat o, güneşi bütün halleriyle yakalamak istedi. Güneşi bütün halleriyle, bütün kaprisleriyle, bütün ifadeleriyle yakaladı ama kendisi aklını kaçırdı. Bir yıl sadece güneşin altında dikilmek, güneşe bakmak -hava aşırı sıcaktı ve o, buna dayanamadı. Güneşe karşı öyle bir sevgisi vardı ki onun için aklını kaçırdı.
Eğer Van Gogh’un güneş resimlerini görürsen, ilk defa olarak, güneşin güzelliğinin farkına varırsın. Güneşe baktığın zaman, Van Gogh’un görme gücünden bir şeyler senin ruhuna işleyecektir.
Doğa şairleri olduğu için doğa daha güzeldir. Doğa ressamları olduğu için doğa daha güzeldir. Pek çok insan ondaki güzelliği gördüğü ve bu bizim varlığımıza işlemiş olan bir miras olduğu için doğa daha güzeldir.
Hakikat para gibi değildir, hakikat güzellik gibidir. Onu ne kadar çok insan görürse o kadar berraklaşır. Ona ne kadar çok insan sahip olursa o kadarı da sahip olabilir. Ortada tamah etme meselesi yoktur.
Fakat kadın sadece işitmişti, kadın sadece cennet meyvesi hakkındaki söylentileri toparlamıştı. Şimdi son derece mutsuz ve çaresiz olmalı: “Başkaları erişti ama ben erişemedim. Dünyaya göstermek zorundayım, kendimi kanıtlamak zorundayım.”
Bu bir ego tribidir, doğru bir arayış değildir; bu o aynı ego tri-bidir. Bazı insanlar daha çok ve daha çok para biriktirmeye çalışıyorlar ki para yığınının üzerinde dikilip dünyaya, “Kimse benden daha çoğuna sahip değil” diyebilsinler. Birisi de iktidar-siyaset dünyasına dalıp bir ülkenin başkanı olabilir ve “Bak! Ben ulaştım” diyebilir. Ve sonra, cennet meyvesine eriştiklerinde dünyaya: “Şimdi benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben bir Gerçekleşmiş Kişiyim. Ben eriştim ve sizin hepiniz Cahilsiniz ve hepiniz Günahkarlarsınız ve hala dünyanın çamuru içinde sürünüyorsunuz. Ben onun ötesine geçtim” diye ilan edeceklerini düşünen başkaları var. O zaman da birileri, “Senden daha kutsalım” diyen bir ifadeye sahip olabilir.
Bu kadın ona tamah etti. Eğer hakikat, Tanrı, aydınlanma hakkında bir şeyler işitirsen, içinde büyük bir arzu doğar: “Diğerleri bende olmayan bir şeye sahip oluyorlar. Ona sahip olmalıyım.
Tam da başka birinin güzel bir eve sahip olması ve senin tamah etmen; başka birinin güzel bir karısının olması ve senin tamah etmen gibidir. Hakikat bir güzel ev midir? Hakikat bir güzel kadın mıdır?
Hakikat bir ‘şey’ değildir, hakikat bir ‘hiçbir şey’dir. Hakikat senin dışındaki bir mal değildir, o bir deneyimdir, o senin mane-viliğindir. O, varlığının tam merkezinde hissedilir, yaşanır. Ona sahip olunamaz, ona tamah edilemez -ama böyle olmaya devam ediyor.
Daha geçen gün birisi, onu ikna edersem bir sanyasin olacağını söyleyip, turuncu giyerek ve mala takarak mutluluğa erişeceğine onu ikna edip edemeyeceğimi sormuştu... İşte bu açgözlülüktür ve açgözlü birisi sanyasin olamaz. Ve mesele benim seni ikna etmem değil; sen, sanyaslığa kabul edilmeye değer olduğun konusunda beni ikna etmek zorunda olacaksın. Sen beni, sadece Tanrı hakkında konuşan diğerlerini duyduğun için sorgulamaya gelmediğin konusunda, tam tersine, içinde büyük bir içsel arzu, bir özlem, bir susuzluk uyandığı, tutuşmuş olduğun, içinde “Eğer kim olduğumu bilmiyorsam, eğer nereden gelip nereye gitmekte olduğumu bilmiyorsam hayat yararsızdır. Bunu bilmek zorundayım çünkü bunu bilmediğim sürece, yapmakta olduğum ne olursa olsun ahmaklıktır, aptallık olacaktır. Kim olduğumu bilmeden her ne yaparsam anlamsızdır. Anlam ancak doğamı anladığımda ve doğama göre hareket etmeye başladığımda ortaya çıkar. Ancak, benimle çevremi saran varoluş arasında bir uyum olduğu zaman sevinç ve mutluluk varolabilir” diyen bir tutku doğduğu konusunda ikna etmek zorunda olacaksın.
Mutluluk arzulanacak bir şey değildir, tamah edilecek bir şey değildir.
Fakat bunu bana sormuş olan kişi, başkalarının, eğer bir san-yasin olursan Tanrı’ya, mutluluğa erersin dediklerini duyarak buraya gelmiş olmalı. Şimdi benden onu ikna etmemi istiyor.
Ben bir satıcı değilim! Sana Tanrı satmıyorum! Seni niçin ikna edeyim ki? Eğer susadıysan ırmağa sen gelirsin. Irmağın umurunda olmaz, ırmak hiçbir şekilde “Ben suyum ve senin susuzluğunu giderebilirim” diyerek seni ikna etme ihtiyacı hissetmez. Eğer susadıysan sen uğraşacaksın. Sen uğraşmak zorunda olacaksın, başka bir yolu yok bunun.
Fakat sorun daima, başkalarını işittiğimiz için, kendi varlığımızın içinde doğan herhangi bir tutku hissetmediğimiz için ortaya çıkar. Bizim tutkumuz ödünçtür, yüzeyseldir. Fakat, hakikate dair kendine ait bir tutkusu olmayan bir insan, henüz insan değildir. O hala hayvanlar aleminin bir parçasıdır, bilinçsiz yaşıyordur. En azından, sadece küçük bir susuzluk bile olur ama kendine ait bir susuzluk getirmek zorundasın.
Duydum ki.
Avarenin biri, bir kır evinin kapısını çaldı ve kapı açıldığında ev hanımına, “Afedersiniz hanımefendi, acaba benim için bir ceketin üzerine düğme dikebilir misiniz diye soracaktım” dedi.
“Tabii” dedi kadın kibarca, “İçeri gel.”
Avare girdi ve kadının eline bir düğme tutuşturdu.
“Güzel,” dedi kadın, “Peki ceket nerede?”
“Şey, bende düğmeden başka birşey yok hanımefendi. Belki
siz düğmeye bir ceket dikersiniz diye düşünmüştüm.”
Fakat Tanrı arayışına giren insanların düğmesi bile yok. Ben ceketi vermeye hazırım ama en azından düğmeyi getir! En azından kendi susuzluğunu, biraz daha hızla atan kendi kalbini, bir risk alma istekliliği, bir şey adama, ithaf etme istekliliği, birşey-lerden fedakarlık etme istekliliği . bir risk alma istekliliği.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim?”
Sabr veya Sabar önemli bir kelimedir, sabır demektir.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim?”
Bu meseller nesnel sanat örnekleridir. Her kelimenin bir önemi vardır ve her kelime üzerinde derinlemesine düşünülmek zorundadır. Bu dervişe niçin Sabar diyoruz? Bu, kesinlikle onun adı değil. Bu yüzden hikaye, “Adına Sabar diyeceğiz” diyor.
Sabar, sabr kelimesinden gelir: sonsuz sabır demektir. Arayışta olanlar sonsuz sabra ihtiyaç duyacaklardır. Sabır en büyük dini niteliktir; eğer sabrın varsa başka birşeye gerek yoktur. Sabır yeterlidir, kendi başına yeterlidir. Sabır, umut, güven, acelesi olmamak, sabırsız olmamak demektir. Sabırsızlık, senin kolay güvenen biri olmadığını gösterir. Sabırsızlık, kendini Tanrı’nın dileğinin üzerine geçirmek istediğini, onu hemen şimdi istediğini gösterir. Tanrı’nın kendi başına çalışmasını istemezsin. Sabırsızlık, “Benim dileğim senin dileğinden daha büyük” anlamına gelir. Sabır, “Dileğimi senin dileğine teslim ediyorum. Sen benim dileğim ol, yani ben ne zaman olgunlaşırsam o zaman -sonsuza kadar beklemem gerekse de sorun değil -güveneceğim, ümit edeceğim. Cesaretimi kaybetmeyeceğim, hevesim kırılmayacak” demektir.
Sabır üzerinde sadece düşün. O bile kendi başına bir meditas-yon yaratacaktır. Sabırlı insan meditatif bir hal alır çünkü o rahattır. “Tanrı nasıl olsa bana göz kulak oluyor, bunu neden dert edeyim ki?” der.
Tanrı yeryüzünden ne kadar yok olduysa o kadar sıkıntı girdi yeryüzüne. Bunu izleyebilirsin; arada kesin bir ilişki var. İnsanlar güvenirken, inanç içindeyken, Tanrı’nın varlığını, bize göz kulak olunduğunu, bu yeryüzünde yabancılar olmadığımızı, ait oldu
ğumuzu, bizi daima doğru yola götürmeye hazır görünmez bir el olduğunu, dert etmeden yaşayabileceğimizi bildiği zaman bir memnuniyet doğar, huzur, sessizlik, sükûnet, bir dinginlik ortaya çıkar.
Bunların hepsi kayıptır artık çünkü Tanrı’ya güven kaybedilmiştir. İnsan Tanrı’yı kaybettiği an herşeyi kaybeder -çünkü artık yalnızca kendine güvenmek zorundadır ve o çok miniktir, varo-luşsa devasa büyüklüktedir. İnsan sadece bir atomdur ve bu atom, sonsuz varoluşla mücadele etmeye çalışmaktadır. Gerilim, keder, umutsuzluk, hüsran, sıkıntı, intihar, delilik tabii ki olmak zorundadır.
Dindar kişi varoluşla rahat olandır, ırmağı yönlendirmeye çalışan değil tam tersine ırmağın içinde eriyen ve ırmağa, “Nereye gidiyorsan beni de götür çünkü amaç senin gitmekte olduğun yerdir” diyendir. Dindar kişi sabırlı olandır, “Kendime ait bir hedefin peşinde olmayacağım, peşinde olacağım özel bir hedefim yok. Bu sonsuz evren nereye gidiyorsa ben de gidiyorum” diyendir. Yani bütünün kaderi neyse parçanın kaderi de odur. Bu sabırdır. Bu, sabrdır.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?... “
Yanlış bir soru sormaktadır. “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?” diyor.
Lao Tzu’nun ünlü sözünü hatırlayın: “Ara ki asla bulamayasın; arama ki bulunmuş olsun”. Aramakla kötü yola saparsın çünkü aramak “benim dileğim” anlamına gelir, aramamak bırakmak egonun kaybolması anlamına gelir. Ve sen her olmadığında Tanrı olur. Lao Tzu haklıdır: Ara ki kaçırasın; arama ki bulasın.
Aramayış bulmanın yoludur. Tuhaf, mantıksız görünecektir ama bu böyledir. Bu varoluş mantıksızdır; o yüzden ona esrar diyoruz. Eğer mantıklı olsaydı hiçbir esrarı olmayacaktı. Eğer varoluş mantıklı olsaydı o zaman dine ihtiyaç olmayacaktı, bilim yeterli olacaktı. Varoluş mantıklı olsaydı bilim herşeyi keşfedecekti. Fakat, çok şükür, mantıklı değil. Mantık ancak bir yere kadar gider sonrası fiyaskodur. Ve mantığın bittiği yerde gerçek varoluş başlar.
Varoluş bir esrardır. Onun yolu mantık değil sevgidir. Onun
yolu düz yazı değil şiirdir. Onun yolu kafa değil kalptir.
Şimdi bu kadın, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?” diyor. “Nasıl” sorusu, kafanın sorusudur ve bu meyveyi bulma fikri egoistçedir: “Sahip olmalıyım.” Bu, sahip olma, fethetme ve olma arzusudur, “ki böylece mevcut bilgiye erebileyim.” İşte bütün arzu, meyveye nasıl erişeyim ki böylece mevcut bilgi erişilebilir olsun.
İnsanların acelesi var -hazır kahve gibi, hazır Tanrı istiyorlar. Bekleyemiyorlar. Bekleyemiyorsan pek umursamıyorsun demektir. Eğer umursarsan bekleyebilirsin; ne kadar umursarsan o kadar bekleyebilirsin. Eğer gerçekten umursuyorsan sonsuza kadar bekleyebilirsin. Umursamıyorsan da acelen vardır. “Eğer hemen şimdi mümkünse, anında, tamam; yoksa zamanımı harcamam, zaman harcamaya değmez” diyorsun.
Tanrı mevsimlik bir çiçek değildir, o bir Lübnan sediridir -büyümesi zaman alır. Bulutlara ulaşmak zaman alır. Aslında zaman yeterli değildir, o sonsuza kadar sürer. Zaman kısa kalır.
Ve ben Tanrı’nın şimdi ulaşılabilir olmadığını söylemiyorum. Anlaşılması gereken diğer bir paradoks da şudur: Sonsuzluk daima şimdidir. Şimdi, sonsuzluğa açılan kapıdır. Fakat o kapı yalnızca sabırlı olan için mevcuttur çünkü acelesi olanlar ve “Hemen bunu istiyorum,” diyenlerin acelesi, zihinlerinde öyle bir bulut ve gürültü yaratır ki şimdiyi göremezler. Şimdiyi görmek için insanın son derece berrak bir zihne ihtiyacı vardır. Ve bilinç yalnızca orada hiçbir arzu, hiçbir acele, hiçbir özlem olmadığında berraktır. Bilinç yalnızca sen hiçbir yere gitmiyorken berraktır. Sadece sessizce oturuyor, hiçbir şey yapmıyorken bahar gelir ve otlar kendiliğinden yeşerir. Bu sabırdır.
“Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur,” dedi derviş. “Fakat böyle yapmazsan, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.”
Bu, bilen herhangi birinin söyleyeceği şeydir: “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur” Ne demek istiyor?
“Çalışmak” kelimesi, Sabar’ın kullanmış olması gereken kelimenin karşılığı değildir.
Hindistan’da bizim swasthya diye bir kelimemiz var. Çalışmak olarak tercüme edilebilir fakat bu bütün anlamı kaybettirir. As
lında swasthya, öz-çalışma, kendini çalışma anlamına gelir. Bu bir, kutsal metin okuma meselesi değildir, gittikçe daha fazla bilgiye gark olma meselesi de değildir. Bu, gittikçe daha fazla, kendi içine yönelme, dönüşüme yönelme meselesidir.
Sufiler, “Bizimle çalış,” demekle, “Bizimle ol,” demek isterler sadece. Bir ustayla olmak çalışmadır; sadece ustayla olmak, adap, sadece, bilen birisinin huzurunda olmak, onun huzurunu içmek, onun varlığının zevkine varmak, onun tadına bakmak, onun enerjisini hazmetmek. Eğer bir Sufi çalışma meclisine gelirsen hayrete düşersin: Batının çalışma meclisleriyle hiç alakası yoktur. Batılı bir çalışma meclisinde bir kitap okursun, sonra sorular sorulur, cevaplar verilir ve bunu tartışma takip eder.
Bir Sufi çalışma grubunda hiçbir soru sorulmaz, hiçbir kitap okunmaz. İnsanlar saatler boyu sessizce otururlar ve belki birisi sallanmaya başlar. Fakat hatırlanması gereken bir nokta hiç kimsenin birşey yapmak zorunda olmamasıdır. Birinin birşey yapması iyidir. Bazen birisi birşey söylemeye başlar, ama kurala uyulmak zorundadır: Kimse birşey söylemeye uğraşmamalıdır. Eğer kendiliğinden olursa, eğer bir işi birşeyin söylenmesi gerektiğini, söylenmeye kendiliğinden hazır olduğunu, dilin ucunda olduğunu ve “bana rağmen” dışarı çıkmak istediğini düşünürse o zaman tamamdır.
Aynen Quakerların dua toplantısı gibi. Quakerlar bunu Sufi-lerden öğrendi. Orta Çağ’da Sufiler Avrupa ülkelerinin içlerine kadar ilerlediler. Quakerlar sessizce oturmayı Sufilerden öğrendiler. Quakerlar saatlerce sessizlik içinde otururlar, sonra birisi ayağa kalkıp bir şeyler söylemeye başlayabilir fakat bunlar büyük ölçüde esinle gelen ifadelerdir. Kişinin kendisinden değildir -sanki Tanrı ona sahip olmuş gibidir. İçi boş bir bambuya, bir flüte dönüşmüştür ve bilinmeyen bir enerji onun aracılığıyla şakımaya başlamıştır.
Kurala uyulmak zorundadır. Ama bir Quaker grubunda kurala uymak çok zordur çünkü temel birşey eksiktir -usta eksiktir.
Bir Sufi grubunda usta bir zorunluluktur. Sufi grubu yalnızca merkez orada olduğunda oluşur. Quaker grubu sadece geleneksel bir şeydir. Bunu Sufilerden öğrendiler ama bir şeyi kaçırdılar. Zahirî olanı, adabı, etiketi, sessizlik içinde nasıl oturulacağını öğ
rendiler -bir usta olmadan bile bu güzeldir, sessizce oturmak güzeldir -fakat zihin çok kurnazdır. Zihnin sana hileler yapabilir; zihnin bir şeyler söylemek isteyebilir, zihnin, “Artık ben Tanrı’nın aracıyım” fikrine kapılabilir. Ve bu, sen diğerlerini aldatmaya çalıştığın için değildir; zihnin seni aldatabilir ve sen ayağa kalkabilirsin ve sen hiçbir şey yapmıyormuş gibi hissedersin. Çünkü bir Quaker grubunda kontrol yoktur.
Sen bir Sufi ustayla beraberken kontrol vardır. O seni anında durduracaktır; bunun, zihninin bir oyunu olduğunu anlayacaktır. Bu belki de senin bilinçaltı zihninden gelir ama yine de senin zih-nindendir. Onun nereden geldiğinin farkında olmayabilirsin; bu, onun Tanrı’dan geldiği anlamına gelmez. Senin farkında olmadığın kendi derin bilinçaltından geliyor olabilir bu yüzden, Tan-rı’dan geliyor gibi görünebilir. Bir usta gereklidir, başından sonuna herşeyi görebilen, sadece bilinç zihnine değil bilinçaltı zihnine de bir ayna olan, önünde tamamen çıplak olduğun, önünde hiçbir şey gizleyemediğin bir usta. Onun mevcudiyetinin kendisi zihnin bütün stratejilerini önler.
Bir ustayla birlikte olmak bu anlama gelir, adap. Sabar, “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman, benimle olman, burada olmayı öğrenmen olur. Sadece burada cereyan eden şeyleri izle” dediğinde bunu demek istiyor.
Fakat kadının acelesi vardı. Çalışmak mı? Çalışmak için gelmemişti o. O, hemen, ağacın nerede olduğunu, bahçenin nerede olduğunu ve Cennet Meyvesinin nerede olduğunu öğrenmek istiyordu. Bir takım saçma şeyler üzerinde çalışarak zamanını harcamaya gelmemişti. Eldeki mevcut sonuçları istiyordu, acelesi vardı. Sabar bunu anında hissetmiş olmalıydı. Bu yüzden ilk söylediği, “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur, fakat böyle yapmazsan...” oldu. Kadının zihnini -onunla çalışmayacağını -görmüş olmalıydı. Çok fazla acelesi vardı; bir ustanın huzurunda olamazdı.
“Kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.”
Artık gidebilirsin ama sana bir tek şeyi hatırlatmak zorundayım. Unutma, bütün dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına. Seyahat
uzun olacak. Eğer onu bu kadar acele istersen seyahat çok uzun olacaktır. Eğer beklemeye hazırsan seyahat çok kısa olabilir. Eğer sonsuza kadar bekleyebilirsen hemen şimdi de olabilir ama bek-leyemezsen yıllar, hatta hayatlar sürebilir. Bu sana bağlı.
Kadın fırsatı kaçırdı. Acelesi olan insanlar ustaları daima kaçırırlar çünkü bir ustayla olmanın temel gerekliliği sabırdır ve onlar sabırsızdırlar. “Bana bir kestirme yol gösterebilecek başka birine gitsem daha iyi” diye düşünmüş olmalı.
Kadın onun yanından ayrıldı ve başka birini aradı, Arif’i.
Arif, bilen demektir. Gerçek bir ustaya, mükemmel bir ustaya gidersen senden pek çok şey talep edecektir. Senden mutlak teslimiyet isteyecektir, aynen Krishna’nın, müridi Arjuna’ya dediği gibi: Sarva dharma parityajya mamekam sharnam braja -”Bütün dinlerini vesaire terket ve ayağıma gel, teslim ol.”
Gerçek usta talep edecektir ve mürit ne kadar büyükse talep de o kadar büyük olacaktır, potansiyel ne kadar büyükse talep de o kadar büyük olacaktır. Gerçek usta sadece sana bilgi vermek için orada değildir, o seni dönüştürmek için vardır. Fakat dönüştürülmeyi kim istiyor ki? İnsanlar, karşılığını vermeden istiyorlar bir şeyleri.
Kadın bu yüzden Arif’e gitti. “Arif” bilen demektir. O bir usta değil, bir hocadır. Hoca çoktur ama usta çok nadir bulunur. Bu yüzden Sabar, “Bütün dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın, bütün dünyayı gezmek zorunda kalacaksın. O zaman da eğer ustayı tekrar bulabilirsen bu çok büyük bir şans olacaktır” diyor.
Pek çok hocayla karşılaşacaksın; onlar her yerde varlar. İnsanlara çok çekici de gelirler çünkü onlar asla talepte bulunmazlar. Aksine onlar verirler, sana bilgi verirler, seni daha bilgili yaparlar. “Arif”, çok bilgili olan demektir, kutsal metinleri, doktrinleri, dogmaları bilen, zor din bilim problemlerini açıklayabilen, detaylara, sistemlerin çok derin, mantıklı karmaşıklıklarına girebilen bilgili biri. Fakat bilgi asla tatmin edemez. Karnı aç birini ekmek hakkında bilgilendirmek kadar nafiledir: Bilgi hep ekmek hakkındadır ama ekmek asla verilmez. Ekmek hakkında müthiş bir konuşma ama ekmek sadece hakkında konuşarak nasıl doyurabilir? Lamba hakkında konuşmak ışık yaratmayacaktır.
Kadın kısa sürede hüsrana uğramış olmalı. Müthiş bir bilgi bi
riktirmiş olmalı fakat hüsrana uğramış olmalı. Böylece yola devam ediyor.
İnsanlar bir hocadan diğerine böyle geçerler. Bir ustayla karşılaşsalar bile onu kaçırma ihtimalleri çok yüksektir -çünkü beklentilerle gelirler. Ve hiçbir usta, hiç kimsenin beklentilerini gerçekleştirmemiştir; bu mutlak bir kriterdir. Eğer biri senin beklentilerini yerine getirirse o bir hocadır. Aslında, o senin bir takipçin-dir -o senin beklentilerini gerçekleştiriyor. Gerçek usta senin beklentilerini asla karşılamaz. Aksine, senin beklentilerini yıkmaya devam eder. Beklediğin her neyse o asla yapmayacaktır; o tam da aksini yapacaktır. Neden -çünkü eğer senin beklentilerini yerine getirirse seni asla değiştiremeyecektir.
Sen tamamen değiştirilmek, mutlak bir şekilde değiştirilmek zorundasın. Sen bütünüyle yakılmak zorundasın. Beklentilerin senin zihninden kaynaklanır; zihnin yok edilmek zorundadır. Ancak ve ancak o zaman Tanrı kâbil olur. Durum böyleyken, gerçek bir usta senin beklentini nasıl yerine getirebilir?
İnsanlar bir hocadan diğerine geçmeye devam ederler. Bir hocayla birkaç günlüğüne balayındadırlar ve sonra her balayı gibi bu da geçer ve birkaç gün sonra tükenirler. Bir hocayla ilk karşılaştıklarında mest olurlar; sanki arzularının gerçekleştirilmesinin zamanı şimdi gelmiş gibi görünür. Fakat kısa sürede bilgi sağlanır ama bilgi susuzluğunu dindiremez.
Kadın hüsrana uğramış olmalıdır, bu yüzden başka birine gitti, Hakîm’e. “Hakîm” karakter sahibi olan kişi demektir, “arif” bilgi sahibi olan anlamına gelir. Kadının bilgiyle işi bitmiştir. Geniş bilgi sahibi birini buldu ama bu ne işe yarar ki? Şimdi, yalnızca bilgi sahibi olan değil pratiği de olan, karakterindeki bir şeyin, adamın bilgisini yansıttığı birisini istiyor.
Böylece, başka birine gitmiş olmalı, Hakîm’e. Şimdi, karakter adamı bilgi adamından daha çekicidir çünkü bilgi adamı çok az insanın anlayabildiği entelektüel bir dünyada yaşar ama karakter adamı son derece dünyevidir, onu anlayabilirsin. Günde sadece bir kez yemek yer, yoksulluk içinde yaşar -bu çok aşikardır -ve o inancı gereği bir bekardır. Aptal biri bile onu anlayabilir. Zekaya hiç ihtiyaç yoktur, hiç zeka gerekmez bu nedenle ahmak insanlara çok çekici gelir karakter. Çevrelerinde karakter oluşturan in
sanlar da vasattırlar çünkü karakter yaratarak bir şey değişmez, asla. Sadece yüzeyde iyi bir boyadır bu, içsel gerçekliğin aynı kalır.
Ama insanlar üzerinde müthiş etkiye sahiptir. “Evet, bu adam sadece bilgili biri değil, Tanrı’ya adanmış biri. Nasıl yaşadığına bak, ne kadar basit, ne kadar alçakgönüllü, ne kadar egosuz biri.” Görünüşte bu çok barizdir; herhangi biri görebilir.
Böylece kadın hocaya gitti, Hakîm’e, karakter adamına. Fakat er ya da geç onun ikiyüzlülüğünü görürsün. Eğer karakter adamıyla yeterince uzun yaşarsan, gerçek varlığının yüzeye çıktığı anlar olduğunu, sözde karakterini kontrol edemediği anlar olduğunu, ondaki ikiliği görürsün. Eğer yeterince uzun yaşarsan ve karakter adamını izlersen hayatının çelişkilerini, ikiyüzlülüğü görebilirsin. O, bir değildir, o pek çoktur -en azından ikidir o. Biri, arada sırada belli anlarda, belli kışkırtmalarla ortaya çıkan gerçek özüdür. Herşey ona uygun olarak gelişirse müthiş şefkatli bir adam olabilir. Eğer aksi bir şeyler olursa öfke yüzeye çıkabilir. Bu öfkeyi görmek için böyle bir adamla uzun yıllar yaşaman gerekir çünkü tepesi arada sırada atar. Cinselliğini bastırmış olabilir, bekar olmuş olabilir ama arada sırada, bastırılmış arzu bilinç zihnine gelebilir -karakteriyle çelişik hareket edebilir. Çünkü ikilik çözülmemiştir, bu ortaya konmak zorundadır -böylece, ikiyüzlülüğü görmekten yorulmuş olabilir.
Kadın, Mojud’a, Deli’ye gitti. “Mojud” deli demektir. Kadın bir şekilde yaklaşıyordu. İlk önce bilgi adamına, Arif’e gitti ki bu son derece yüzeyseldi. Sonra, biraz daha pratik ama kuvvetli olmayan karakter adamına gitti. Adam, hayatında bir şeyler yapmaya çalışmıştı, hatalı olsa bile; ama samimiyetinden şüphe duyula-mazdı. Yanlışlarla dolu olabilir ama ama samimiydi. Yapmaya çalışmıştı -tabii ki aptalca bir şekilde -ama yapmaya çalışmıştı.
Kadın şimdi bir deliye, Mojud’a gitti. “Mojud” tamamen Tan-rı’ya gark olmuş, kaybolmuş, fenâ haline erişmiş kişi anlamına gelir. En iyi adama gelmişti kadın.
Fakat mojudun bir sorunu vardır: O bir usta olamaz. O kadar delidir ki, yardım edemez. Tamamen kayıptır, herhangi bir şekilde yardım edebilmesi mümkün değildir. Aslında kendisinin aydınlanmış birinin yardımına ihtiyacı vardır ki aklı biraz başına gel
sin.
Böyle bir iş dünyada çok nadiren yapıldı fakat bu çağın en büyük ustalarından biri olan Meher Baba bunu yaptı. Burada, Pu-ne’da da bulundu ve Pune halkı, aynı nedenlerle -çünkü onların beklentilerini karşılamayacaktı -ona da, bana karşı olduğu kadar karşıydılar. O bir Tanrı adamıydı. Nadiren yapılan, son derece değerli bir şey yaptı fakat hiçbir tarih kitabı ondan bahsetmez çünkü tarih, ahmaklar tarafından diğer ahmaklar hakkında yazılır. Tarih, cereyan etmekte olan daha derin olgular hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlar tarafından yazılır. Tarih, politikacılar hakkında, aptal politikacılar hakkında, Adolf Hitler hakkında yazılır ve pek çok kitap....
Adolf Hitler hakkındaki bütün kitapları görmek istersen Sa-marpan’ın odasına gidebilirsin. Bütün kitaplar onda var; o bir uzman; pek çok kitap. Ve insanlar sanki önemli birşey varmış gibi yazmaya devam ediyor. Bu aptal, nevrotik insanları unutamaz mısınız? Onların hatıralarını sonsuza kadar saklamanın bir gereği var mı? Onları tarihin dışına atmak çok daha iyi olur. Onlar yaralardır! Çiçekler hakkında konuşulmuyor, sadece yaralar hakkında konuşuluyor.
Meher Baba tarihin bir parçası değildir. Onun yaptığı müthiş deneyi kimse görmeye çalışmadı. Her türlü deliyi, meczubu yakalamak için bütün ülkeyi dolaştı çünkü onlar Tanrı’ya çok yakındırlar. Yalnızca bir şeye ihtiyaç vardı: Onların aklını başına getirecek birine ihtiyaç vardı. O zaman onlar büyük ustalar olabilirler. Yalnızca biraz akıl sağlığı gerekecek; o zaman deliliklerinin bir yöntemi olacak. Şu anda onlar yöntemi olmayan deliler; yardım edemezler. Ve onları takip etmek tehlikeli, zararlı olabilir. Onları takip etmekle yalnızca kendini takip ediyor olacaksın çünkü sana asla bir ipucu vermeyecekler. Ve ne söylerlerse söylesinler, eğer dediklerini yaparsan seni doğru yoldan saptırabilir. Seni derin bir tuzağa düşürebilir çünkü onlar kendilerinde değiller, kendilerini Tanrı’ya o kadar gark etmişlerdir ki adeta sarhoşturlar, ayyaştırlar. Tanrı’yı bilirler ama onu sana iletmenin bir yolunu bilmezler. Onlar usta olamazlar.
Her usta, usta olmadan önce mojud olur -müthiş bir delilik sürecinden geçer -ama bütün meczublar usta değildirler. Eğer
bir mojud, mojud olarak ölürse Tanrı’ya erecektir ama hiç kimseye yardım etmeden.
Şimdi doğru kişiye gelmişti ama bu kişi bir usta değildi ve usta da olamazdı. Bir yol gösteremezdi.
Böylece, bir yöntem gösterebilecek birine doğru ilerlemeye başladı. Dördüncüye, Alim’e gitti. “Alim”, bilim insanı, yöntembi-limci, sana yöntemleri gösterebilen kişi anlamına gelir. Kadın yine çok uzağa gitmişti çünkü sana yöntem gösteren kişinin yapmakta olduğu şeyi bilmesi gerekmez çünkü yöntemler kutsal metinlerden bir araya getirilebilirler. Patanjali’nin Yoga Sutraları-nı okuyabilir ve başkalarına yöntemler sunmaya başlayabilirsin; bunun yardımı olmayacaktır.
Bir mojud yöntem gösteremez. Ve yöntem gösteren kişinin, eğer mojud halini yaşamamışsa, bir faydası olmaz. Mojud takip edilemez -bu tehlikelidir, çünkü deli birini takip ediyor olacaksın -ve Alim’i de, bilim insanını da, takip edemezsin çünkü o kendisi de birşey bilmez. Sadece yöntemler hakkında bilgi toplamıştır, ilgilidir, o bir yöntem koleksiyoncusudur.
Patanjali ‘nin Yoga Sutralarının tefsirlerini yazmakta olan pek çok insan vardır ve bunlar asla meditasyon yapmamış insanlardır, meditasyonun ne olduğunu hiçbir zaman bilmiş değillerdir. Ama meditasyon hakkında her şeyi bilirler. Pek çok defalar bana geldiler; çok güzel tefsirler yazmışlardı, zeki, bilgili, bilimsel insanlardır bunlar. Kullandıkları dilde, izahatlarında hiçbir hata bulamazsın ama söylemekte oldukları şeyi destekleyecek hiçbir deneyim yoktur ortada. Onlarla cahil insanlar arasında fazla fark yoktur.
. ve pek çok diğerlerini.
Kadın, pek çok diğerine gitti.
Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi.
Bahçe, yine bir semboldür. Dünyanın hikayesi bahçeyle başlar, Cennet Bahçesiyle, Adem ve Havva’yla ve hayat ebediyen güzel ve mutluluk doluydu. Bahçe varoluşun başlangıcıdır. Ve sonra, Adem ile Havva Bilgi Ağacının meyvesini yiyerek dışarı atıldılar veya kendilerini attırdılar. Bilgi sahibi olduğun an, masumiyetini kaybettin. Ve masumiyet bahçedir. Masumiyette çiçekler açar. Masumiyette kokular yayılır. Masumiyette herşey mut
luluktur. Bahçe masumiyetin sembolüdür. Ve Adem ile Havva bahçeyi terk ettiklerinden beri, insanoğlu tekrar tekrar bahçeyi arayadurmuştur.
Bu tekir ya da ustanın okulu, ustanın bahçesi diye adlandırılır -çünkü bir ustayla birlikteyken Bilgi Ağacının meyvesini kusmaya başlarsın. Usta, bütün bilgi zehrini senin sisteminden dışarı atma sürecinden başka bir şey değildir. Böylece masumiyetini tekrar geri kazanman mümkün olur. Adem masum olduğunda İsa’ya dönüşür. Bahçeye tekrar girer -kayıp cennet geri kazanılır..
Cennet (E.N: İngilizce paradise-paredays diye okunur) kelimesi ne anlama gelir biliyor musun? Bir Sufi kelimesi olan fir-devsden gelir. Firdevs duvarla çevrili bahçe demektir. Cennet kelimesi buradan gelir. Cennet, bahçedir. Bahçeyi geçmişte bir yerde kaybettik: Onu geri kazanmalıyız. Tekrar, bir çocuk gibi masum olmak zorundayız ki hemen bahçeye geri dönelim. Aslında biz hep bahçedeydik ama gözlerimiz bilgiyle o kadar dolu ki bahçeyi göremiyoruz. Gözler bilgiden temizlendiğinde ve bilgi tozu bilinç aynasından üflendiğinde aniden bütün bahçe ortaya çıkıverir.
Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi. İşte cennet ağacı oradaydı ve dallarında asılı duran parlak cennet meyvesi.
Ağacın yanında duran, Sabar’dı.
Kadının yaşamış olması gereken şoku hayal edebilirsin. Sa-bar? O, kadının ilk karşılaştığıydı. Ağacın yanında duran, Sabar’dı.
Bu da güzel bir metafor. Eğer Cennet Meyvesine ermek istiyorsan muhafızın, sabarın, sabrın elinden geçmek zorunda olacaksın.
Sabır, cennete dönüşün kapısıdır. İlk derviş ağacın yanında dikiliyordu.
“Neden ilk karşılaştığımızda cennet meyvesinin muhafızı olduğunu söylemedin? diye sordu kadın.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın.”
Bir hakikat, ancak sen ona hazır olduğunda söylenebilir. Bir hakikat, ancak sen onu almaya değer olduğunda verilebilir. Bir
hakikat, ancak sen onun için bir hazne olduğunda aktarılabilir, daha önce değil, tek bir an bile önce değil. Sen olgun olduğunda, erişkin olduğunda, hazır olduğunda tek bir an bile geçmeden; derhal... işte olgunsun ve işte anında hakikat verilir.
Usta seni gereksiz bir şeyle yükleyemez. Gereksiz yük sana çok ağır gelecektir. Zarar verici olabilir, bir zehir haline gelebilir, seni beslemeyecektir. Sana ağırlık verebilir ama canlılık vermeyecektir.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın. Ayrıca, ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.”
İnanmış olsaydın bile beklemek zorunda olacaktın. İnanmış olsaydın bile, bu süre sonsuz sabır içinde geçmek zorundaydı ki, sen de hazır değildin. Yani en iyi yol buydu: Bir hocadan diğerine, bir okuldan diğerine gitmene ve olgunlaştığında tekrar geri gelmene izin vermeliydim. Şimdi olgunsun çünkü yanlış olan herşeyi gördün.
Arif’e, bilgi adamına gittin, o yeterli değildi. Bilgi nasıl yeterli olabilir ki zaten? Bilgi bilgidir. Suyu bilmek senin susuzluğunu gi-dermeyecektir.
Hakim’e, karakter adamına gittin ama gerçek adamın karakteri yoktur. Gerçek adam an be an yaşar. Gerçek adamın bilinci vardır ama vicdanı yoktur. Gerçek adam ahlaklılığa dair hiçbir şey bilmez; ahlaklılık içinde yaşamasına rağmen ona dair hiçbir şey bilmez. Gerçek adamın karakteri yoktur; karaktere sahip olan bir tek o olmasına rağmen, karaktersizdir.
Bu karşıtlıkla ne demek istiyorum? Onun programlanmış bir karakteri yoktur, önceden hazırlanmış bir şekilde yaşamaz, öngörülebilir değildir o. Her an yepyeni bir şekilde tepki verir. O, hakikidir, birdir, bütünleşmiştir ama bunlar ona doldurulmuş şeyler değildirler. Onlarla idman yapmamıştır. O sadece birşey için çalıştı: Gittikçe daha fazla bilinçli olma çabasını sürdürdü. Şimdi onun bilincinin sonucu olarak, her an karakterler doğar ve kaybolur. Ama o, kendi çevresinde bir yapının yükünü taşımaz. Hiçbir karakter zırhına sahip değildir. O daima özgürdür; o özgürlüktür.
Hakim’e gittin ve bütün karakterlerin, yüklenmiş karakterlerin içlerinde ikiyüzlülük taşıdıklarını öğrendin.
Sonra Mojud’a gittin, o gerçek bir adamdı ama sana bir şey öğretemeyecek kadar deliydi. Onun sana hiçbir yöntem gösteremeyeceğini görerek Alim’e, yöntemler hakkında herşeyi bilen yöntembilimciye gittin. Fakat o asla bir şey yapmamıştı; onun kendi deneyimlerinden edindiği bir şey yoktu.
Bunların hepsi gerekliydi, herşey iyiydi ve tam zamanında geri döndün çünkü “Bu ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.” İnanmış olsaydın bile -ki bu mümkün değildi -anlayamazdın. “Ben muhafızım,” demiş olsaydım bile, “Bu adam çok egoist, kendisinin muhafız olduğunu iddia ediyor” diye düşünebilirdin. Bu seni caydırabilirdi. Anlamayabilirdin çünkü bilgi adamının alçakgönüllü olduğu beklentisiyle gelmiştin.
Gerçekten anlamış insan ne kibirli ne de alçakgönüllüdür. İkisi de değildir, o sadece gerçeği beyan eder. Bu senin canını acıtabilir ama o senin sorumluluğundur, senin sorunundur. O senin canını acıtmak istemez, hiç kimsenin canını acıtmak için bir arzusu yoktur ama onun beyanları acıtabilir. Onlar acıttığı zaman da sen bunların kibirlilikle, öfkeyle yapılıyor olduklarını düşünürsün. Oysa hiçbir öfke veya kibirle yapılmazlar; o yalnızca bir gerçeği olduğu gibi beyan etmektedir.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın” der Sabar.
“Ve sana inanamayacağın bir şeyi söylememek daha iyiydi. Benim için seni beklemek daha iyiydi; ve ben de zaten beklemekteydim. Ben Sabar’ım, bekleyebilirim; bu yüzden ben muhafızım. Ve sen tam zamanında geldin. Artık endişelenme ve otuz yılın israf olduğunu düşünme. Hiçbir şey israf değildir. Bütün o deneyimler -yanlış hocalara gidişin bile, yanlış yollardan gidişin bile -sana yardımcı oldu. Seni olgunlaştırdı, seni erişkin yaptı. Şimdi hazırsın; sana meyveyi verebilirim”
Ve burada olmakta olan da budur: Pek çoğu gelir, sadece birkaçı kalır. Pek çoğu gelir ama ben onlara bir yere gitmeye gerek olmadığını eve geldiklerini söyleyemem. Bunu sadece birkaç kişiye, sadece anlamaya hazır olanlara, anlayacak kadar olgun olanlara söyleyebilirim. Böyle olmayınca, insanlara araştırmaya, aramaya gitmelerini söylemek zorundayım. İnşallah, otuz yıl ve otuz gün sonra ben burada olursam ve sen geri dönersen, muhtemelen anlayabilirsin ve ben sana hemen şimdi verebileceğim şeyi
muhtemelen verebilirim ama sen onu almazsın.
Hayattaki en müthiş şey almaya, kabul etmeye, dişil olmaya, bir rahim olmaya hazır olmaktır. Ve gerçek mürit, dişil hale gelen, rahim haline gelendir. Ustayla birlikteyken o sadece alıcıdır, pasiftir. Bütün aramayı, araştırmayı, özlemleri bırakır. Hakikat hakkındaki ,Tanrı ve cennet hakkındaki herşeyi unutur. O yalnızca ustasının içine nüfuz etmesine izin vermeye devam eder; ustaya ev sahibi olur.
Ve bütünüyle yok olduğunda ve usta seni bütünüyle doldurduğunda usta da yok olur. İşte mürit ve ustanın yok oluşu cennettir, bahçedir. Eve geri dönmüş olursun.
Bugünlük bu kadar yeter.

Sır, OshoSır, Osho
merve yaprak 
04 Oca 13:10 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Benim burada yapmaya çalıştığım da bu- sizi kışkırtmak ve zaten olduğunuz ama unuttuğunuz şeye doğru çekmek. Size sadece hatırlatıyorum bunu.
Sufiler der ki, din başlı başına iki şeyden meydana gelir. Biri fakr yani hiç kimse, hiçbir şey, egosuzluk, tevazu kavramıdır. Fakr sözcüğü bunların tümünü kasteder. Temel nokta varoluştan ayrı olmadığındır. Ego olgusunu yaratan şey kendini varoluştan ayrı düşünmektir. Ve sana, “Ben biriyim” ve sonra “özel biriyim” diye
düşündüren şey egodur. Sonra bunu kanıtlaman, rekabete girmen, hırslanman ve başarman gerekir. Sonra zamanın kumlarında ayak izini bırakman; tarihe ismini kazıman gerekir. Sonra içinde her türlü arzu belirmeye başlar.
Ama tüm arzuların kökeninde yatan şey “Ben varım” diye yanlış bir fikrin kabul edilişidir. Kişi bu fikri bir kenara bıraktığında bir fakir olmuştur artık. Fakirin gerçek anlamı budur. O yalnızca dilenci ya da yalnızca yoksul anlamına gelmez. Gerçek yoksulluğu oluşturan egosuzluktur. İsa’nın, “Ruhen yoksul olmadığınız taktirde benim Tanrı krallığıma giremeyeceksiniz” derken kastettiği de budur...ruhen yoksul olmak.
Para ve pulundan vazgeçip dışta yoksul olmak çok kolaydır; çok kolaydır bu. Ama bu içsel anlamda yoksullaşmana yardım edeceğine tam tersine engel olabilir çünkü bir şeylerden vazgeçen kişinin egosu son derece güçlenir. “Bak ne kadar çok şeyden vazgeçtim. Ben sıradan bir fani değilim. Büyük bir ermiş, bir aziz, bir mahatmayım- herşeyden vazgeçtim” diye düşünmeye başlanır.

Sır, OshoSır, Osho
2 /