"Ensesinden akan teri hissetti. Hangi babayiğidin hikâyesi hayattayken anlatılır diye düşündü. Onu anlatacak birisi olacak mıydı? Ne önemi vardı? Gelmişti, gidiyordu. Başı ile sonu ile o bu kadardı. Bu kadar da olmalıydı. Yavaş yavaş diğerlerinden, aynı gökyüzü altında aynı acıları yaşayan herhangi birinden bir farkı olmadığını kavrıyordu. 'Kader' diye mırıldandı. 'Kader be.'"
"Ağa yere serilmiş Yunan askerlere göz ucuyla baktı. Boğuk ancak kararlı bir sesle konuştu: 'Bizde nankörlüğe cevap bu kadardır çocuklar. Cesetleri dereye çekip ateş koyuverin.'”
"Bedeninden ziyade ruhu da eğrilmişti; çünkü yorgunluğu, yalnızca kaslarına değil, ruhunun derinliklerine işlemişti. Bu ağırlık, ne çocukluğunda ağaçların gölgesine uzanıp düşler kurduğu günlerin ne de gençliğinde toprakla savaşarak kazandığı ekmeğin yüküydü. Hayır, bu yorgunluk başka bir türdendi: Bir milletin kaderini sırtlamanın, yaşamdan öte bir anlam yüklemenin ağırlığıydı."