Parmakları kapağa uzandı. Kapak aralandı. Sayfalar kupkuruydu. Bu bile başlı başına bir mucizeydi; fakat mucizenin içindeki asıl işaret, daha da sarsıcıydı: Yazılar yoktu. Satırlar silinmiş, harfler kaybolmuş, kelimeler sanki ışığa karışıp gitmişti. Kâğıt bembeyazdı; ama bu temizlik, sıradan bir boşluk değildi. Bu, “buraya eski sözlerinle giremezsin” diyen bir eşikti. Mevlânâ’nın göğsünde iki duygu birden kabardı: Kaybetmenin sızısı ve yeniden doğmanın ürperişi. İşte burada tasavvufi bir sır açığa çıkar: Bazen Allah, kulunu çoğaltarak değil, eksilterek büyütür. İnsan, kendini biriktirdikçe büyüdüğünü sanır; oysa bazen hakikat, insanın üstündeki fazlalıkları alır. Esrârnâme’nin içinin silinişi, hatıranın yok oluşu değil; hatıranın özüne bir çağrıdır. Mevlânâ’nın elinde kalan, kelime değil; kelimenin gösterdiği istikametti.
Şems konuşmadı. Susarak, en keskin dersi veriyordu. Bazı putlar taştan değil, satırlardan yapılır. İlim, insanı Allah’a götüren bir merdivenken, insan bazen o merdiveni yuvası sanır. Mevlânâ’nın elindeki ciltler, bilgi olduğu kadar gizli bir sığınaktı; bir “ben bilirim” makamıydı. Şems o makamın kapısını kırmadı; içindeki putu devirdi. Çünkü put, dışarıda değil, insanın içinde büyür. Ve insan, putunu çoğu zaman en kutsal sandığı şeyin içine saklar.
Mevlânâ boş sayfalara uzun uzun baktı. Bir an, kitabın eski haline dönmesini, satırların yeniden belirmesini diledi. Çünkü insan, hatıralara tutunmayı sever. Ama sonra anladı: Asıl mesele, kaybolanı geri getirmek değil; yeniden başlayabilmekti. Yeniden başlamak, geçmişi inkâr etmek değil; geçmişin seni “kim” yaptığını bırakabilmekti. Kişi, kalbindeki putları kırmadan yeni bir yol yazamaz. Şems’in sesi sonunda, medresenin taşına değil, Mevlânâ’nın içine düştü: “Şimdi başla.” Bu “başla”, bir dersin değil, bir