Zor zamanlar kaynak seferberliği gerektirir. Bize iyi gelen ne varsa, olduğumuz yerde hayatımızı onlarla donatmak. İyi gelen insanları daha çok görmek, güldüren filmleri daha çok izlemek, yüzümüzü gülümseten haberlere daha çok bakmak... Frekansı "hakikat" olan doğada bol bol zaman geçirmek... Bir öğretmen kendi hayatında kaynak seferberliği ilan ederek, girdiği bir sınıfın atmosferini değiştirebilir. Bir ebeveyn öfkesini düzenlemeyi öğrenerek çocuğunu ve o çocuğun ertesi gün okulda muhatap olacağı bir sınıf dolusu öğrenciyi etkiliyor olabilir. Bir ailede bir kişinin farkındalık kazanması, nesiller arası önemli bir aktarımı değiştirebilir. Küçük görünen her eylem, kelebek etkisi yaratır. Meditasyon, dua, nefes, farkındalık gibi bireysel iyi oluşa hizmet ettiği düşünülen birçok pratik salt kişisel iyi oluşumuzu etkilemez. Bizi ve çevremizi, dünyadaki frekansı etkiler. Herkes olduğu yerde az çok demeden bir ışık yaksa, aydınlık için bir adım atsa; tüm dünya aydınlanır. Budist öğretmen Thich Nhat Hanh'ın dediği gibi "Dalgalar yükseldiğinde panikleyen dalgadır; su olduğunu hatırlayan ise özgürdür."
Sayfa 92·Kitabı okudu
Alıntı
Kaos çoğu zaman yanlış bir gidiş değil, dönüşümün zorunlu bir evresidir. Böyle zamanlarda insan genelde büyük çözümler arar. Oysa kadim öğretiler bu kaos zamanlarında çoğu zaman küçük eylemleri işaret eder. Olduğumuz yerde, küçük büyük demeden aydınlık için elimizden gelen katkıyı sunmak.. Önce kendi içimizi sonra da çevremizi aydınlatabilmek için... Elden ne kadarı geliyorsa. Tasavvufta anlatılan bir karınca hikâyesinde, karınca dev bir yangına ağzında bir damla su taşır. Ona "bu ateşi söndüremezsin" derler. Ancak karınca cevap verir: "Olsun, tarafım belli olsun." O su, bazen kendi iyi oluşumuz için yaptığımız ve dışardan bencilce görünen bir eylem de olabilir, bazen çevremizdeki canlılar için yaptığımız kendi çıkarlarımızı tamamen geride bırakarak atabildiğimiz eylemler de olabilir. O su, aslında her gün kendimize ve başkalarına dürüst olmak, etik davranabilmek...
Sayfa 92·Kitabı okudu
Alıntı
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Değerli bilim insanı Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın hocamız der ki: "Beyin yorgunluk bilmez. Beyin sürmenaj olmaz. Beyin öğrenmeyi bırakınca hastalanır. Okuyun, sürekli okuyun, ne bulursanız okuyun." Bu yalnızca biyolojik bir gerçek değildir; medeniyet gerçeğidir.
Sayfa 86·Kitabı okudu
Alıntı
Son 10-15 yılda dünyada aynı anda iki şey arttı; anksiyete ve depresyon oranları ve bunun yanı sıra terapi, meditasyon, yoga, travma çalışmaları, anlam arayışı... Bu çelişki değil, aslında, bir anlamda aynı sürecin iki görünen yüzü. Modern insanın kimliği temelde üç şey üzerine kuruluydu diye düşünebiliriz: Mesleği, geleceğin öngörülebilirliği ve sosyal rolü. Şimdi ise, üçü de sallanıyor. Meslekler değişiyor. Ekonomi belirsiz. Toplumlar hızla dönüşüyor. Ve beyinlerimiz tüm bu değişimi ve belirsizliği bir tehdit olarak algılıyor. Doğal olarak kaygımız artıyor. Paralel olarak anlam arayışımız ve peşine takıldığımız içe dönüş trendleri de. Yani maneviyat patlaması bir tür "aydınlanma modası"ndan çok belki de psikolojik denge ihtiyacımızdan kaynaklanıyor.ı
Sayfa 90·Kitabı okudu
Hayata Dair
Uzun süre değerimi performansımla ölçtüm. Üretkensem, iyiysem, her şeyi hallediyorsam değerliydim; yorulursam, durursam, zayıflarsam sanki değerim azalacaktı. Bu düşünce insanı sessizce tüketiyor. Çünkü hayatın doğal ritminde iniş de var, durmak da var, vazgeçmek de var. Sil baştan dediğim dönemde bunu çalıştım: “Ben sadece iyi günlerimde sevilebilir değilim. Ben yorulunca da ‘ben’im. Ben bugün hiçbir şey başarmasam da değerliyim.
Sayfa 57·Kitabı okudu
Alıntı
Parmakları kapağa uzandı. Kapak aralandı. Sayfalar kupkuruydu. Bu bile başlı başına bir mucizeydi; fakat mucizenin içindeki asıl işaret, daha da sarsıcıydı: Yazılar yoktu. Satırlar silinmiş, harfler kaybolmuş, kelimeler sanki ışığa karışıp gitmişti. Kâğıt bembeyazdı; ama bu temizlik, sıradan bir boşluk değildi. Bu, “buraya eski sözlerinle giremezsin” diyen bir eşikti. Mevlânâ’nın göğsünde iki duygu birden kabardı: Kaybetmenin sızısı ve yeniden doğmanın ürperişi. İşte burada tasavvufi bir sır açığa çıkar: Bazen Allah, kulunu çoğaltarak değil, eksilterek büyütür. İnsan, kendini biriktirdikçe büyüdüğünü sanır; oysa bazen hakikat, insanın üstündeki fazlalıkları alır. Esrârnâme’nin içinin silinişi, hatıranın yok oluşu değil; hatıranın özüne bir çağrıdır. Mevlânâ’nın elinde kalan, kelime değil; kelimenin gösterdiği istikametti. Şems konuşmadı. Susarak, en keskin dersi veriyordu. Bazı putlar taştan değil, satırlardan yapılır. İlim, insanı Allah’a götüren bir merdivenken, insan bazen o merdiveni yuvası sanır. Mevlânâ’nın elindeki ciltler, bilgi olduğu kadar gizli bir sığınaktı; bir “ben bilirim” makamıydı. Şems o makamın kapısını kırmadı; içindeki putu devirdi. Çünkü put, dışarıda değil, insanın içinde büyür. Ve insan, putunu çoğu zaman en kutsal sandığı şeyin içine saklar. Mevlânâ boş sayfalara uzun uzun baktı. Bir an, kitabın eski haline dönmesini, satırların yeniden belirmesini diledi. Çünkü insan, hatıralara tutunmayı sever. Ama sonra anladı: Asıl mesele, kaybolanı geri getirmek değil; yeniden başlayabilmekti. Yeniden başlamak, geçmişi inkâr etmek değil; geçmişin seni “kim” yaptığını bırakabilmekti. Kişi, kalbindeki putları kırmadan yeni bir yol yazamaz. Şems’in sesi sonunda, medresenin taşına değil, Mevlânâ’nın içine düştü: “Şimdi başla.” Bu “başla”, bir dersin değil, bir
Sayfa 19·Kitabı okudu
Alıntı