Dilimizin ve gönlümüzün ayrıştığı, yaptıklarımızla söylediklerimizin örtüşmediği bir kültürel şizofreni' bizi bir büyük yabancılaşmanın uçurumuna sürüklüyor. İç dünyamız samimiyetsizliğin verdiği korozyonla eriyor. Gayb adamlarını, irfan erlerini bir masal kahramanından bahseder gibi anışımız bundan, onların sözlerini takdir ediyor ama yaşayışlarını kuşanmayı pek zahmetli buluyoruz. Zahmete talip değiliz. Bir kitabın sayfalarında boğuşmaya talip değiliz, doğru bildiğimiz yolda yalnız da olsak yürümenin çilesine talip değiliz, alın terinin mukaddes ve helal yolunda yürümek bize ağır geliyor. Bizden Önceki ve bizden sonraki nesillerin 'kabul edilmiş dua'sı olmaya talip miyiz? İnsanı, tabiati ve fıtratı korumaya talip miyiz? Helalin çilesine talip miyiz? Ruhun bekasına talip miyiz? Bir nefis muhasebesine ihtiyacımız var. İnsan kılığında sırtlanların cirit attığı bir vadide, öze dönmek, kendi kusurlarımızın farkına varmak, 'az gidilen yol'un delilerini 'çok gidilen yol'un kurnazlarından ayırmak zorundayız. Kalbimize soralım: En son ne zaman güce yaltaklandın? En son ne zaman senin zararına olacağını bile bile bir hakikati söyledin?
En son ne zaman, özü sözü bir, kendi fıtratına sadık bir insan
olabildin?
Rahmetli Muzaffer Ozak, müridanına 'bil, bul, ol!' dermiş. Çok çetin bir vazife, ama olmayan, olmak yolunda çabalamayan zaten ölmüştür. Ya rabbi, bizi dirilerden eyle!