İlk defa, sınıfta, kendimizi başkasının gözünden anlatan bir yazı yazmamız istendiğinde kendimle ne kadar az tanıştığımı fark etmiştim. Ve ayrıca kendimiz olmakla yarışmaya aday bir zorluğu vardı kendimiz olmamanın, bunun zorluğu da nerede başlayıp bittiğimizi bilmemekten geliyordu. Kitaplar yazılıyor, filmler çekiliyor; herkes muzdarip ama yine de ömrümüzce yaşadığımız kişiyi çözememeye derman bulunamıyor.
Marksistler gerçek benliklerini öylesine küçümserler ki her türlü yakınlaşmanın onları birer şarlatana dönüştüreceğini sanırlar. Sonradan yitirilecek bir aşk armağanını kabul etmenin ne anlamı var? Beni seviyorsan, yeterince tanımıyorsun diye düşünür Marksist, yeterince tanımadığına göre de tanıyana kadar sevgine alışmak delilik olur.
Ne kadar çirkin, aptal ve sıkıcıysak, en az o kadar güzel, zeki ve esprili birine kendimizden kaçmak için aşık oluruz. Ama böylesi mükemmel bir yaratık kalkıp bir gün bizi severse ne olacak? Şaşkına dönebiliriz - bizim gibi birini sevebilecek kadar zevkten yoksunsa, nasıl umduğumuz kadar harika olabilir?
Amaçlarımıza genelde tasarılarla değil, rastlantılarla ulaştığımız gerçeği, baştan çıkaranın umudunu kırar çünkü o pozitivist bir akılcıdır ve konusuna yeterince bilimsellikle eğilirse, aşkın yasalarını keşfedeceğini sanır.
Çekici olmayan bir insanla birlikteyken sessizlik olduğunda sıkıcı olan karşınızdakidir. Çekici bir insanla birlikteyken sessizlik olduğunda ise sıkıcı olanın siz olduğunuza emin olabilirsiniz.