Kaybolmuş, dibe çöküyorlardı; bundan kurtuluş, en ufak bir umut yoktu; yaşadıkları koca şehir ancak çöplerle dolu bir okyanus, balta girmemiş bir orman, çöl, mezar kadar kucak açmıştı onlara.
Yenilmişlerdi; oyunu kaybetmiş, bir kenara itilmişlerdi. Durumun bayağılığı, haftalıklarla, market faturalarıyla, kiralarla ilgili olması trajikliğine gölge düşürmüyordu. Özgürlüğü hayal etmişlerdi; etraflarına bakınıp bir şeyler öğrenme fırsatını; doğru düzgün ve temiz insanlar olmayı, çocuklarının büyüyüp güçlü insanlar olmasını... Şimdiyse bütün hayalleri yıkılmıştı; öyle bir şey olmayacaktı! Oynamış ve yenilmişlerdi.
Hafızanın kapıları kayarak açılıyordu; eski sevinçler kollarını onlara doğru uzatıyor, eski umutlar ve hayaller onlara sesleniyordu, üzerlerindeki yükün altında kıpırdanıp o sonsuz ve sınırsız ağırlığı hissediyorlardı. Ağırlığın altında haykıramıyorlardı bile; ölüm acısından daha korkunç bir kedere kapılıyorlardı. Pek konuşulacak bir şey değildi bu; yenilgiyi asla kabul etmeyen dünyada kimsenin söz etmediği bir şeydi.
Elzbieta'nın içine girdiği yeni ortam böyleydi, yapmak zorunda olduğu böyle bir işti. İnsanı aptallaştıran, merhametsiz bir işti; düşünebilecek zamanı, bir şey yapacak hali kalmıyordu. Hizmet ettiği makinanın bir parçasıydı ve makinanın işlemesi için gerekli olmayan yetiler parçalanıp yok edilmeye mahkumdu. Bu acımasız işleyişin tek bir iyiliği vardı: Duyarsızlaşma lütfunu bahşetmesi.