Yaşamak zorunda olduğu hayat, yapmak zorunda olduğu lanet olası iş yüzünden böyle olmuştu, yavaş yavaş ölüyordu işte. Bu hayat ona göre değildi: hiçbir kadına göre değildi, hiçbir kadının böyle çalışmasına izin verilmemeliydi; dünya onlara hiçbir şekilde yaşam şansı tanıyamıyorsa bir an önce öldürmesi daha iyiydi.
Kaybolmuş, dibe çöküyorlardı; bundan kurtuluş, en ufak bir umut yoktu; yaşadıkları koca şehir ancak çöplerle dolu bir okyanus, balta girmemiş bir orman, çöl, mezar kadar kucak açmıştı onlara.
Yenilmişlerdi; oyunu kaybetmiş, bir kenara itilmişlerdi. Durumun bayağılığı, haftalıklarla, market faturalarıyla, kiralarla ilgili olması trajikliğine gölge düşürmüyordu. Özgürlüğü hayal etmişlerdi; etraflarına bakınıp bir şeyler öğrenme fırsatını; doğru düzgün ve temiz insanlar olmayı, çocuklarının büyüyüp güçlü insanlar olmasını... Şimdiyse bütün hayalleri yıkılmıştı; öyle bir şey olmayacaktı! Oynamış ve yenilmişlerdi.
Hafızanın kapıları kayarak açılıyordu; eski sevinçler kollarını onlara doğru uzatıyor, eski umutlar ve hayaller onlara sesleniyordu, üzerlerindeki yükün altında kıpırdanıp o sonsuz ve sınırsız ağırlığı hissediyorlardı. Ağırlığın altında haykıramıyorlardı bile; ölüm acısından daha korkunç bir kedere kapılıyorlardı. Pek konuşulacak bir şey değildi bu; yenilgiyi asla kabul etmeyen dünyada kimsenin söz etmediği bir şeydi.