Yeryüzünde ya da yukarıda, domuzlar için bir cennet, bunca acının karşılığını aldıkları bir yer olduğuna inanmak mümkün müydü? Bu domuzlardan her biri ayrı bir varlıktı. Kimi beyaz, kimi siyah; kimi kahverengi kimi benekli; kimi yaşlı, kimi küçük; kimi uzun ince, kimi dev gibiydi. Her birinin kendine has bir benliği, kendine ait bir iradesi, umudu ve özlemleri vardı; hepsi özgüvenle, özsaygıyla ve bir özdeğer hissiyle doluydu.
Güvenle ve büyük bir inançla kendi işine bakarken üzerinde sürekli karanlık bir gölge, yolunda onu bekleyen korkunç bir Yazgı vardı. Derken o Kader üzerine çullanmış ve nu bacağından asıvermişti. Acımasız, vicdansızdı; domuzun karşı koymalarını, çığlıklarını umursamıyordu; domuzun arzuları, duyguları yok muş gibi ona insafsızca kendi istediği şeyi yapıyordu; boğazını kesip son nefeslerini verişini izliyordu.
"Her şey öyle profesyonelceydi ki insan büyülenmiş gibi bakakalıyordu. Makinalarla, uygulamalı matematikle domuz eti üretiliyordu. Buna rağmen gerçekçi olanlar domuzları düşünmeden edemiyordu; karşı koyuşları gayet insaniydi; buna fazlasıyla hakları vardı! Bunu hak edecek hiçbir şey yapmamışlardı; bu durum yapılan haksızlığa bir de aşağılanmayı ekliyordu çünkü burada yapılan iş özür dilermiş gibi bile yapmadan, tek bir gözyaşı dökmeden, saygısızca, soğukkanlılıkla, duygusuzca, onları bacaklarından asmaktı. Ziyaretçiler arasında ağlayanlar vardı tabii; ama ziyaretçiler olsun olmasın, bu ölüm makinası işlemeye devam edecekti."
Ruhu, “Gitme, öyle güzelsin ki!" diyerek Fausťun sözlerini haykırıyordu. İster bira ister haykırma, müzik ya da hareket etme yoluyla olsun, bunun devam etmesini istiyordu.