‘’Muhterem cemaat! Bakın size ne diyeceğim. Ben seksen yaşına gelmiş bir adamım. Biliyorsunuz, dedem Necati Efendi, 1829 Rus Harbi’nde şehit oldu. Oğlum Fikri Efendi, Kırım Harbi’nde şehit oldu. İşittiniz, Kasım, bir-iki yerinden ufak tefek yaralanmış, hasta olmuş, şu bu sebepten köye geldi, şiddetle tedip edip birliğine yolladım.’’ Başını eğmişti, yüzü hüzünlüydü. Beyaz sakalını sıvazlamaya devam etti bir süre. Sonra ağır hareketlerle bakışlarını kaldırdı. ‘Bana öyle geliyor ki, onlar öldüğü için biz bu topraklara ‘’vatan’’ diyoruz ve burada yaşayabiliyoruz.’’ Mihrabın yanında üzeri kilimle örtülmüş bir taşı yerinden almış, iki eliyle tutarak havaya kaldırmıştı:
- Bu nedir muhterem cemaat? Diye sordu.
- Köylüler şaşkınlık içinde bakışıyorlardı. Kimi de bıyık altından gülüyordu. Sağdan soldan, gösterdiğinin taş olduğunu söylüyorlardı. Taşı yere indirdi. Eliyle kıble tarafının duvarını gösterdi:
- Ya bu nedir muhterem cemaat?
- Oda duvar ! Dedi bir köylü, diğer köylülerin gülen yüzlerine bakarak, bunları bilmeyecek ne var ki hocam?
- Doğru! Bunları bileyecek ne var? Evet bu bir taş, sadece bir taş! Oda bir duvar ama koca bir duvar! Bakışları cemaatin içinden birini arar gibi dolaştı Hoca Sabri’nin. Hah! Taştan Usta.’’
- Buyur hocam, ellerinden öperim ! Dedi Taştan. Ellerini göbeğinin üstünde bağlamıştı, Dizlerinin üzerinde saygıyla bir miktar ilerledi.
- Sen taş ustasısın. Bize söyle!
- Estağfurullah. Buyur kurban olayım.
- Bir taşla duvar yapılır mı?
- Haşa ! dedi Taştan, ciddi bir yüzle. Tek taşla duvar olmaz hocam.
Evet, tek taşla duvar olmaz, cemaat. Ama taşlar bir araya gelir ve bir arada durursa artık ona taş demezler, ‘duvar’ derler, öyle değil mi cemaat? Duvar, evdir, camidir, kışladır, çarşı pazardır, dairedir, namustur ! Öyle mi? Öyle daha! Duvar millet