• 565 syf.
    ·14 günde·Beğendi·10/10
    İlk olarak 1935 yılında yayınlanan Körleşme romanı, modern edebiyatın en önemli yapıtlarından biridir. Bu yapıtı özel kılan etmenlerden biri dili ve anlatım şekli, diğeriyse ana karakterin son derece nadir bir tiplemeye sahip olmasıdır.

    Ana karakterimiz Peter Kien, yaşadığı dönemde Sinoloji biliminin (Kadim Çin kültürü üzerine çalışmalar yapan bir bilim dalı) en önemli uzmanıdır. Hayatta tek değer verdiği şey, kendini adadığı bilim ve sahip olduğu kitaplardır. Aile kavramı, kadınlar, cinsellik ve dışarıdaki toplumsal hayatı tamamen yadsıyarak kendi kozası içerisinde bir yaşam sürer. Hatta üniversitelerden gelen teklifleri bile reddeder. Onun tek derdi kitaplarının arasında yaşamak ve kendini adadığı bilim için çalışmalar yapmaktır. Hayatı bu şekilde devam ederken romanın içine temizlikçi kadın Therese girer ve Kien böylece bir girdabın içerisine sürüklenir.

    Kitabın birinci bölümünde Kien'in yaşadığı farklı hayat son derece akıcı bir dille anlatılır okura. Açıkçası şunu söyleyebilirim ki ilk bölüm, edebi açıdan dozaj olarak bana bir parça düşük geldi. Fakat dildeki akıcılık ve yazarın anlatımıyla Kien'in garip yaşamına bizleri tanık edebilmesiyle ilk kısım, diğer bölümlerin bir parça gerisinde kalmış olsa da son derece başarılı.

    Kien'in kendi evinin dışında kalıp hiç bilmediği dış dünyaya maruz kalmasıyla başlayan ikinci bölümde ise bu kitabın neden modern edebiyatın klasiklerinden biri olduğu gözler önüne seriliyor. Salt bilgiye değer veren, insani ilişkilerden tamamen kopuk bir adamın kendinden aşağı gördüğü insanların elinde nasıl oyuncak haline geldiğini görüyoruz. İşin biçim kısmındaysa tekinsiz anlatıcı kullanımıyla gerçekle hayalin birbirine karıştırılması, bir süre gerçek hayatın anlatılıp bir anda karakterlerin zihnine giriş yapılarak yazar tarafından okurun zihninin bulandırılması gibi çeşitli edebi yöntemleri görüyoruz.

    Son bölümdeyse devreye ana karakterin kardeşi psikiyatr Georges Kien girer. Bu bölümde birbirine taban tabana zıt iki kardeş arasındaki fikri mücadeleyi görürüz. Peter, zekası ve bilgisi nedeniyle kendini diğer tüm insanlardan üstün gören ve bilgisini yalnızca kendi çalışmalarına kullanan biriyken, Georges kendini hastalarına adamıştır. Peter adeta bilginin esiriyken, Georges içindeki başarılı olma tutkusunu etrafındaki insanların yararına kullanır. Bu bölümde karakterler üzerinden fikir hesaplaşmasına tanık oluruz. Yazarın anlatmak istediği ana düşünce son bölümde başarılı bir şekilde okura aktarılmaktadır.

    Kitabın diğer yan karakterlerinden Kien'in sonradan karısı olan temizlikçi kadın Therese, ellili yaşlarında, tamamen kendi görünümüne adapte olan, hayatta hiçbir şey olamamış bir kadındır. Cahil ve küçük menfaatleri uğruna her şeyi yapabilecek, sistemin her daim dişlisi olabilecek bir karakterdir. Bu karakterin temsil ettiği tip, totaliter sistemlerde propaganda aracı olarak kullanılır. Emekli polis memuru, Kien'in oturduğu apartmanın kapıcısı Benedict Pfaff ise fiziksel gücün esiri bir adamdır. O da hem emekli oluşunun hem de parçalanan ailesinin de etkisiyle tam bir kaybedendir. Bu karakter "sistemin askeri" kavramını sembolize eder. Güce aşık, iktidarı ele geçirebilirse yumrukları sayesinde bilgiyi her daim ezmek isteyecek biridir. İkinci bölüm boyunca önemli bir yer edinen, Kien'in evi dışındaki hayatında yer alan cüce Fischerle'yse tam bir hayalperesttir. Fiziki özellikleri nedeniyle tam bir kaybedendir ve kendini dünyanın en iyi satranç oyuncusu zanneden bir zavallıdır. Bu karakter ise sistemin ulaşılmaz büyük hayaller aracılığıyla kullandığı, pis işlere aracılık ettikten sonra çöp kutusuna atılan zavallı insanları tanımlamaktadır.

    Yazar, Peter Kien karakteri üzerinden bizlere, bilgiye sahip, entelektüel manada yüksek seviyede olan kişilerin, nasıl yaşadığı toplumdan kopuk olabildiğini, kendi alanı bozulduğunda nasıl da sistemin ve bulunduğu toplumun içinde oyuncak hale geldiğini göstermektedir. Bilginin gücünü sadece akademik çalışmada kullanmak yerine tıpkı Georges Kien gibi yaşadığı toplum içerisinde sivrilip onu doğru emeller uğrunda kullanabileceğini göstermektedir. Ayrıca Therese, Pfaff ve Fischerle karakterleriyle önemsiz görülen, yitik insanların bile gücü ele geçirdiğinde ne hale gelebileceğini, cehaletin bilgiyi nasıl bir anda boğabileceğini ve aslında toplumların ne kadar da kolay totaliter rejimlere teslim olabileceğini bize roman boyunca harika bir şekilde aktarmaktadır Canetti.

    Son olarak Körleşme, hem biçim ve dil olarak hem de Ahmet Cemal'in harikulade çevirisiyle çok özel bir romandır. Ne yazık ki böyle güzel bir çeviriye rağmen ülkemizde son derece az okunan bu harika romanı mutlaka listenize almanızı tavsiye ediyor ve sizleri Ahmet Cemal'in romanın dördüncü baskısında yer alan ön sözünde toplumumuza yaptığı eleştiriyle baş başa bırakıyorum.

    "Çünkü ülkemiz, okuma özürlü olmasının doğal bir sonucu olarak, aynı zamanda düşünme özürlü bir ülkedir."
  • Bilgisayarın başından biraz önce kalktı. Hafif sarhoşluğu andıran bir keyifle odasının içerisindeki zift karası siyah berjer koltuğuna yayılırcasına oturdu. Telaşlı ve ağır bir şekilde dövülen mevzi gibi sırtını döven kayıtsız tere aldırış etmedi, ta ki altında çamaşır bulunmayan lavanta pembesi üstünü sırtına yapıştırana kadar, bir hışımla çıkarıp fırlattı. Geniş ve çenesine doğru incelen yüzü oldukça huzurlu, askılıkta zorla tutunan bir giysi gibi yüzüne yerleştirilen ince dudakları, dolgun olmayan yanaklarına doğru çoktan harekete geçip tebessüm dediğimiz şekli almıştır. İnsan, bunun adını neden tebessüm koymuştur. Bunun hakkında çok derin olmayan bir araştırma yapacak olursak dinozorların yok olmadan evvel son gördükleri şeyin, bu şeyin ne olduğu ne yazık ki bilinmiyor, onların geniş ağızlarını açık ve yayvan şeklinde bırakmış olması. Araştırmacılar, dinozor türünün yok oluş sırasında mutlu olduklarını tespit ettikleri için geniş ağızlarının açık ve yayvan şekilde olmasını mutluluklarına bir işaret saymışlardır, Tamamen saçmalık, fazlasıyla delilik. Bizler de insan türü olarak genellikle acıyla yoğrulup hüzünle servis edildiğimiz için yanaklarımıza yayılan dudak uçlarının, bizim mutluluğumuza işaret etmesinden başka bir seçeneği kalmıyor. Anlatıcı olarak bunu açıklamam gerekiyordu. Biz geri konumuza dönecek olursak Ragıp Çetin Hakkıgezen'in koltuktaki bu hali, bizim için şaşılacak bir durum değil. Biraz önce bilgisayar başında, zihninde ve bedeninde hafif tatlı bir esinti bırakan kızla tanışmıştı. Onunla yaklaşık iki saat mesajlaşmış, ne sesini işitmiş ne gözlerine konuk olmuştu. Anlatıcıya göre oldukça donuk, klişe ve bayağı geçen bu konuşma, Ragıp'a göre oldukça heyecan ve keyif verici şekilde gerçekleşmişti. Bunun temel sebebi ise şuydu, yüzünde hafif tatlı bir esinti bırakan kız, tıpatıp Ragıp gibi mesajlaşıyordu. Sokakta pamuk şeker satan amcadan pamuk şeker kapmak için fırsat kollayan çocuk edasıyla harfleri yutmuyor, bütün sesli ve sessiz harflerin hakkını verecek bir şekilde özenle yazıyor, noktalama işaretlerini ise resmen cümlelerin dip sosu olarak kullanıyordu. İşte tam bana göre bir kız olmaya aday, diye bağırdı birden Ragıp. İnce sayılabilecek sesi odanın her tarafında yankılandı, bir yere tüneyen kuşlar gibi kümelenip kısa süre içinde kayboldu. Kendini heyecan girdabında bir oradan bir oraya savuran yegane dürtü ise yarın onunla görüntülü olarak konuşacakları sözünü birbirlerine vermeleriydi.

    Anlatıcı fazla uzatmayı şu an sevemedi, biraz sabırsız. Yarın dediğimiz şey geldi çattı. Normalde yarın dediğimiz şey çok çabuk gelip geçmesine rağmen söz konusu roman veyahut bir hikâye olduğunda daha da çabuk gelip geçer. Anlatıcının elinde oyuncak olup hiçleşir. Aşk söz konusu olduğunda ise piçleşir, yani dün bugün yarın yoktur, An vardır. Neyse yarın geldi çattı. Saat yediyi vurdu, ikisi de bilgisayar başında hazır. Şu durumu ise biraz anlamak zor, Ragıp neden parfüm sıkıp bilgisayarın başına oturdu, Anlatıcı cevap veremedi. Konuşma midesi bulanan bir adamın öğürmesi kadar iğrenç, marşı basmayan bir araba kadar tekdüze, her gün güneşle uyanmak kadar sıradan, dünden kalma kızarmış balık kadar bayat geçti. Kime göre, tabii ki anlatıcıya göre. Diğer ikisi için nasıl geçtini bunu okuyan herkes arif olmasa bile bilir.

    Ragıp Çetin Hakkıgezen, ekranda gördüğü yüz karşısında dehşete kapıldı, bu durumu kıza belli etmedi. Görüşme bir saate yakın sürdüyse de bu durumu zar zor idare edebilmiştir. Görüşme biter bitmez çiftlerin birleşme sonrası orgazm olması gibi Ragıp'ın yüzünden terler boşandı. Peki hoş bir benzetme olmadı, susun, dinleyin. Onu dehşete düşüren şey Eylül'ün, buradan kızın adının Eylül olduğunu öğreniyoruz, tıpatıp kendine benzemesiydi. Resmen benim uzun saçlı ve pürüzsüz yüzlü halim, geri kalan her şey aynı, iyi de bu nasıl oluyor, insanlar çift yaratılmıştır deseler de ben bu lafın hemcinsler arasında bir kanun olduğunu sanıyordum diye iç geçirdi Ragıp.

    Günler geçtikçe Ragıp'ta kendinden geçti. Eylül'e limana demir atan bir gemi gibi bağlanmış, tıpatıp benzemeleri her ne kadar zihnini ve ruhunu tamamen kaplayıp sarssa da bu tuhaf ve neredeyse kusursuz benzerlik içten içe kendisine keyif ve ürpertici bir haz veriyordu. Nihayet akıllarına buluşmak gelebilmişti. Yarın öğleden sonra ikide şurada buluşalım, Tamam.

    Soyundular. Aralarındaki farklar şunlardı, cinsel organları, saçlarının uzunluğu. Ragıp buluşmaya tıraş olup gittiği için sakal ve bıyık bahsini açıp bunun da farkların üçüncüsü olduğunu belirtmeyi istemiyor olmalıydı anlatıcı. İkisinin de ağzını bıçak açmıyor, birbirlerine endişeli ve suçlayıcı gözlerle bakıyorlardı. Yine de insanoğlu gariptir, seviştiler. Fayda vermedi. Çırılçıplak tartıldılar, aynı. Boy, 172 cm, aynı. Algı olarak erkek için kısa, kadın için ideal bir boy ölçüsü olsa da algı gerçeklik ile sidik yarıştıramaz. Korku bütün benliklerini saniyeler içinde sardı. Biraz önce bedenleri birbirine kavuşan kendileri değilmiş gibi endişeyle dudaklarını kemirmeye başladılar. Hevesine ulaşmış bir çocuk gibi bakışlarını birbirlerinin bedenlerinden çekip en olmadık yerlere mesela gökyüzüne bahşeylediler. Korkunun oluşması için gözler ön koşuldur. Bir daha görüşmeyelim, Bence de, Bu durum fazlasıyla beni yordu ve tüketti, Beni de, Buluşmamız hataydı, Bir hata hakkımız vardı bitti, Evet bitti, Hoşça kal, Hoşça kal.

    Yorgun argın eve döndü Ragıp Çetin Hakkıgezen. Hemen yatağına uzandı. Bir, iki, üç, dört... Uyuyamadı, zihninde bir fare vardı, sürekli kemiriyordu. Ruhu mengenede parçalanıyordu. Tırnaklarını saç diplerine geçiriyor, hırsını onları çekerek gidermeye çalışıyor olsa da başaramamıştır. Kapı çaldı, gelen oydu. Evimi nereden buldun, Takip ettim, Defol buradan, Son kez konuşmamız lazım, Konuşacak bir şey yok defol. Çoktan içeriye girdi Eylül, siyah berjer koltuğa kuruldu. Ayakta mı dinleyeceksin beni otur, Elini ve dilini çabuk tut ve defol. Bir süre konuşmadan davetkar bir şekilde bakıştılar, sanki yeniden sevişmek istiyor gibiydiler ama buna yeltenecek enerji ve sıcaklık ikisinde de kalmamıştır, beden ve ruh kumandalarının pilleri tükenmiştir. Kapı çalıyor bakmayacak mısın, Çalar çalar gider boş ver, Ama alacaklı gibi çalıyor, Haklısın hemen bakıp geliyorum. Anne ne işin var burada, Ne o oğlum beni gördüğüne sevinmedin mi, Olur mu öyle şey anneciğim sadece şu an çalışıyordum pek müsait değilim, Anneni de kapıdan kovacak halin yoktur herhalde oğlum, Buyur anneciğim özür dilerim.

    Annenle beni tanıştırmayacak mısın, Defol buradan defol, Kendi kendine ne konuşuyorsun oğlum, Sorun yok anneciğim, Çabuk beni rahat bırak, annem burada beni zor durumda bırakma çık zihnimden, Tamam ama yarın görüşeceğiz değil mi, Söz veriyorum görüşeceğiz, İyi geceler, İyi geceler, Seni seviyorum, Seni seviyorum...
  • Kendisini yeniden bir roman kahramanı ya da
    bir film yıldızı gibi hissediyordu.
  • Sürükleyici bi roman tavsiyesi olan varmı ..????
  • Benim adım John Bodine. Yirmi dokuz yaşındayım ve hayatımın aşkıyla evliyim. Ne pahasına olursa olsun, ne yapmam gerekirse gereksin, onun ölmesine izin vermeyeceğim.

    Bir insanın kanser hastası eşini kurtarabilmek için neleri göze aldığını ve bunu yaparken psikopat biri tarafından akıl almaz suçluya,katile, sapığa soyguncuya,dönüştüğünü görüyoruz.

    İliklerinize kadar gerilimi hissedeceğiniz gerilim dolu bir roman Görme Duyma Konuşma...
    #gamgaminkitapligi
  • En İyi Edebiyat Uyarlamalarının Işığında Edebi Metinler ve Sinema



    Edebiyat ve sinema ilişkisi iki dostun ilişkisine benzer. Ama bu ilişkide tuhaf bir durum vardır. Edebiyatın sinema dünyasını sağlıklı biçimde etkilemesi söz konusuyken bu durum tersinde gözükmez. Şöyle ki, sinema kurgusuna yaklaşan bir edebi metni usta edebiyatçılar haklı olarak yadırgar.  Bu konuyu sinemanın en iyi yaratımlarından örnekler vererek inceleyebiliriz.

    Mario Puzo, geçim sıkıntısı yaşadığı yıllarda birçok roman yazar, ama hiçbirinde başarılı olamaz.  Fakat kafasında bir roman vardır ve bu roman onun yaşama karşı son kozu olacaktır.  Büyük riskler de alarak, varını yoğunu bu romanı bitirmekte kullanır.  Kumarı kazanan Puzo, tüm dünyada bir anda en çok satan kitabın yazarı olur. Bu romanın konusunu hepimiz biliyoruz aslında. Eleştirmenlerce tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak görülen Godfather’ın roman hali de tüm dünyada heyecan yaratır. Yönetmen Francis Ford Coppala ile senaryoyu daha da geliştiren Puzo, 1972 yılında Godfather’ın ilk filmini yaparlar ve bu film Hollywood’un kaybolan imajını tümüyle kurtarır.

    Godfather’ın başarısı her şeyden önce bir edebiyat kurgusunun başarısıdır. Çünkü Puzo, hikâyeyi bir roman kurgusuna sığdırarak film yaptığı için biz bir mafya ailesinin hikâyesini bu kadar önemseyebildik. Farklı olan ne vardı Godfather’da? Mafya ilişkileri mi? Daha sonradan tüm benzeri filmleri etkileyecek olan o mafya liderleri görüntüsü mü? Yoksa bir aile hikâyesi mi?

    Godfather, her şeyden önce bir aile dramıdır. Biz, her şeyden önce bir aile serüvenini takip ederiz. Vito Carlione küçük bir çocukken kan davasından kurtulmak için İtalya’dan Amerika’ya, bir komşusunun yardımıyla kaçtığında, bu özgürlükler ülkesinde ailesini korumak adına yasa dışı işlere bulaşır ve zaman içinde New York’un en büyük mafya ailesinin lideri haline gelir.  Vito için tek önemli olan, ailesidir. Bu durum, bilinçaltımıza öyle yüklenir ki beş mafyanın mücadelesinin yanında Carlione ailesinin her bir bireyini, en küçük oğul Michael, Santiano, Fredo ve Connie’nin ruhsal ve sosyolojik gelişimlerini ve Vito Carlione’nin baba figürünü de merak içinde takip ederiz, zira 1976 yapımı ikinci Godfather filminde de aile dramı tam anlamıyla ortaya çıkar ve seyirci, annenin ölümünü, kardeş katlini, kız kardeşin kendini dağıtması ve toparlamasını, üvey kardeş ve ailenin danışmanı olan bir avukatın çelişkileri ile sarsılır.

    Şimdi varsayımlara yelken açalım biraz.  Karşımızda bir edebiyat uyarlaması değil de bir sinema kurgusu ile Godfather filminin olduğunu düşünelim, ne ile karşı karşıya olurduk?

    Günümüz modern sineması her ne kadar incelikli kurgulamalara olanak verse de beş altı ayı aşmayan senaryo çalışmaları, izleyicinin hikâyeye tam olarak katılmasını engelleyen birçok unsuru da barındırmaktadır.  Özellikle karakterlerin özellikleri, bilinçaltı düşüncelerinin işlenmesi, sinema kurgusunda yeterince iyi yapılamamaktadır. Godfather’da  Vito Carlione şahsında baba figürü, bir mafya ilişkisine en ince ayarlarla bir aile dramını katmak,  ancak edebiyat kurgusunun sağlayabileceği bir durumdur. Bir sinema senaryosu çalışması ile Godfather, mafya hesaplaşmalarıyla geçecek, aksiyon dolu bir film serisi olurdu ki, sinema kültüründe hepsi bol bol mevcuttur. Zira senaryo kurgusu, karakter yaratımında da edebiyata göre daha başarısız örnekler sunmaktadır.

    Peki, neden böyle olmaktadır? Her şeyden önce edebiyat yıllar süren çalışmaların ürünüdür. Senaryo, yapısı gereği üzerinde gerekli incelemeleri, yoğun bir biçimde düşünmeyi, yıllarca eksik yanlarının titizlikle düzeltilmesi işlemlerini olanaksız kılar. Bir senarist bir yazar gibi değildir, senarist çok soğukkanlı ve titiz olsa da senaryonun edebi yapısı acelecidir, bir çırpıda yazılıyormuş gibi olan görünümü senaryo çalışmalarında derin karakterler yaratmada bir engel teşkil eder. Eğer ki Godfather, önce edebiyatın titizliğinden geçmeseydi bu sorunları hepimiz hissedecektik. Zira serinin kitap dışında kalan üçüncü filmi hayal kırıklıklarını üzerinde toplamıştı.

    Sosyolojik, toplumsal ve siyasi etkileri Godfather kadar olmayan, insanın toplumdaki ve hayattaki tecritini anlatan One Flew Over The Cuckoo’s Nest (Guguk Kuşu) , bir Milos Forman filmidir. Ken Kesey’in romanından sinemaya uyarlanmıştır.  Çok ender olarak görülen bir özelliğe sahiptir Guguk Kuşu: Film, kitabın kendisinden daha başarılıdır.

    Filmin yapımcısı Michael Douglas,  Guguk Kuşu’nu hep sinemaya uyarlamak istediğini belirtmiştir.  Guguk Kuşu derin analizli, titizlikle yapılan çalışmaların ürünü olarak romanın kendisinden sanatsal olarak çok daha üst bir seviyeye erişebilmiştir.  Bunun sebepleri bellidir aslında,  birincisi Ken Kesey edebiyat kurgusu tekniğini yutmuş usta bir romancı değildir, yazdığı romanın yüzeysel yapısı hemen dikkat çeker.

    Ama filmin başarısının en önemli kaynağı roman kurgusundan ayrı olarak tutulan yönleriydi. Ken Kesey hikâyeyi Şef diye hitap edilen bir kızılderili gözünden anlatmakla romanında en önemli yanlışını yapmıştı; neyse ki sinema filminde herhangi birinin gözünden anlatmayarak bu sorunu zekice çözdüler.  Böyle bir değişikliğin birçok yönden yararı oldu, örneğin akıl hastanesinde deli olarak gördüğü insanları tanımak adına bir keşfe çıkan Randle P.McMurphy nesnel olarak değerlendirebileceğimiz bir karakter oldu; hem sempati besleyeceğimiz hem kızabileceğimiz.  Şef karakteri ise gizemli yapısıyla dikkatimizi çekti. Hem kızılderilinin gözünden anlatılsaydı eğer,  biz olayları belli bir açıdan görecek ve dar bir bakış açısıyla değerlendirecektik.

    Özellikle simgesel sahnelerle yüklü bir filmin nasıl anlatıldığı, hangi karakterin simgesel olaylara nasıl tepki verdiği ayrı bir önem kazanır.  Randle P. Mcmurphy,  bir değişim yaratmak ister ve başarısız olur. Onunla Hemşire Ratched arasındaki savaş, hastane koğuşundaki herkesin kaderini etkileyecektir; biri özgürlüğün, diğeri disiplin ve sistemin simgesidir.  Kazanan Hemşire Ratched olur, ama biz hiç ummadığımız bir yerden, Şef’in son davranışını, yani Randle P. Mcmurphy’ yi öldürüp pencereden kaçmasını özgürlüğümüze olan düşkünlüğümüz sebebiyle içimizde bir neşe ile karşılarız.

    Burada önemli olan nokta, filmin, Ken Kesey’in romanda başaramadığı şeyi, bilinçaltımızı harekete geçirmesini görkemli bir ustalıkla başarmış olmasıdır.  Roman bir hikâyenin akıp giden etkisine sahip olsa da film, bizi bağımsız görünen sahnelerle durup düşünmeye itmektedir. Hikâyenin ortasında artık biz de o hastalardan biriyizdir, hayattan tecrit edilmiş, sürekli sistemin özgürlüğümüze engel olduğu hasta ruhlarız biz de ve kaderimiz Hemşire Rathched ve Mcmurphy arasında gidip gelmektedir.  Zira filmin en önemli etkisi de,  hikâyenin ortasında bizi de bu oyuna dâhil etmesidir.

    Romanın eksikliğinin giderilmesi kimin başarısıydı peki? Aslında iyi bir ekiple bunu başarmışlardı. Hikâyeyi en doğru biçimde anlayan bir yapımcı, yönetmen ve tiyatro geleneğinden gelme oyuncular olan Jack Nicholson,  Louise Fletcher ve diğerlerinin ortak başarısıdır, diyebiliriz.

    Buradan çıkacak sonuç,  çok satan kitapların hikâye yaratmada kusurlarının bulunabileceği, bunların sinemaya uyarlanırken dikkatli olunması gerektiği ve hikâyenin ruhunun doğru olarak anlaşılmasıyla ancak derin analizli karakterler ve tahliller yapılabileceğidir.

    Şimdi bakış açımızı bambaşka bir ortama, Orta Dünya’ya çevirerek edebiyat-sinema ilişkisini incelemeyi sürdürelim:

    J.R.R. Tolkien bir dil bilimi uzmanıydı, çok iyi bir tarih bilgisi vardı.  Hikâye yaratırken bu tarih bilgisinden hep yararlanacaktı.  Üstelik edebi yanı da olan güçlü bir kalemi vardı.

    Sinema kendi başına birçok hayali dünya yaratmıştı,  örneğin Star Wars.  Ama hiçbiri, günümüzün gerçek dünyasından koparabilme başarısını seyircide hissettiremedi.  Hayali unsurlar bir varsayma işlemine tabii görüldü, ama izleyici samimi bulmadı ve bu hayali dünyaları günümüz gerçek dünyasını izler gibi seyretti. Yani sinemanın yarattığı hiçbir dünya izleyiciyi içten bir biçimde kendi içine çekemedi.

    Hayali dünya yaratmak çok büyük bir beceri ve entelektüel gayret isteyen bir olaydır. Yeni disiplinler, yeni yaşam biçimleri, yeni halklar ve haklar, yeni dinler, yeni şehirler, yeni ahlak kuralları kurmanız gerekir. Böylesi görkemli bir şey, onlarca yılı alabilecek bir çalışmayı gerektirir.  Sinemanın eksiği de burada ortaya çıkıyor. Sinema bir filme yıllarını vermez, bir hikâye yaratmak için onlarca yıl beklemez; o, bir çırpıda ortaya çıkan hikâyelerle beslenir. Burada da devreye edebiyatın sinemayı beslemesi girer. Edebiyat uyarlamaları sinema için eşsiz bir okyanustur.

    Tolkien sadece Orta Dünya’yı yaratmadı, ayrıca en baştan itibaren onun tarihini de yarattı. O dünyadan şimdilik üç Yüzüklerin Efendisi, üç de Hobbit olarak altı film çıkarıldı; ama bu liste gelecek yıllarda daha da uzayacak. Yeni yapılacak olan filmler, Tolkien külliyatına bağlı kaldıkça da seyircinin hoşuna gidecek, çünkü Orta Dünya’nın ruhunu en iyi “Tanrısı” dile getirebilirdi. Ama tabii, Guguk Kuşu’nda olduğu gibi büyük bir ekip çalışması ile de Orta Dünya’ya yeni şeyler katılabilir.  Hobbit serisinde bu denendi, kitaba bağlı kalmaksızın yeni şeyler eklendi, ilk iki film kitaba bağlı kalmıştı, bu yüzden sağlam bir kurgu yaratmada çok zorlanmadılar. Ama üçüncü film baştan sona yüzeysellik ve bayağılıkla ele alınmıştı ve Beş Ordunun Savaşı, yapımcıların ve senaristlerin sadece üçlemeyi tamamlamak gibi basitçe bir düşünceyle yaptıkları ve beceriksizce işin içinden sıyrıldıkları bir sinema filmi oldu. Oysa ilk iki filmde temeli sağlam bir kurgu içinde yeni şeyler de vardı; bunlar kitap dışında kalan, Sauron’un yavaş yavaş ortaya çıkması ile ilgili olan sahnelerdi ve seyircinin de takdirini almıştı.

    Sinema yapımcıları bu tür edebiyat uyarlamalarında çok dikkatli davranmak, ekibini bir şekilde hikâyeyi doğru anladıklarına ikna etmek zorundadır. Orta Dünya’dan daha birçok film çıkar, özellikle Sauron’un iyilerin tarafındayken nasıl oldu da kötülerin tarafına geçtiği, Orta Dünya hayranları tarafından sinemada görmek istedikleri bir hikâyedir. Ama tarihi ve kuralları ayrı bir dünyaya dair sinema filmi yapılacaksa edebiyat ve sinema arasındaki bu dostluğun daha da hassas bir hal alabileceği de göz önüne alınmalıdır.

    Edebiyatın üç gözde yaratımının sinemaya uyarlanmasında ortaya çıkan sonuçları inceledik. Sonuç olarak şöyle diyebiliriz sanırım: İster edebiyat ister sinema olsun, hikâye yaratmak çok ince ayarları olan, iyi bir ekibi ve zamanın harcanmasını gerektiren birçok kişi, nesil ve olgunun içine karıştığı, ciddilikle ele alınması gereken bir durumdur.