Herkesin zaman dediği bir ırmağın üstündeyim. Ne eksiğim kendimden, ne fazlayım. Sesimi özgür bıraktığımda, duyduklarıma inanamıyorum. Bırakmadığımda, hiç başka ses yokmuş sanıyorum.
Bazen kıpırdanan her şeyi önüme katıyorum, sürüp götürüyorum. Bazen küçük bir esinti dünyanın ucuna itmeye yetiyor beni.
Parmaklarımın uçlarında yükselip âlemdeki seyrana baktığım zamanlar oluyor. Ama ellerimle kurumuş otlara sımsıkı tutunup dibi görünmeyen uçurumlara sarktığım da oluyor.
Dingin, kıpırtısız bir göl olamıyorum bir türlü. Ya da dingin, kıpırtısız bir gölden başka hiçbir şey...
Hiç kimseye benzeyemiyorum tam olarak, hiçbir aynada. Tasvirimi denkleştiremesem de yine sadece kendime benziyorum. Ne geçmişe benzemeye çalışsam mesela, yetmiyor boyum. Ne zaman doldurmaya çalışsam geleceği içine kendimi, sığamıyorum.
Sanki sadece şimdiki zamanlı tarifim var benim. Başka bir zamana geçemiyorum. Sonucu kuru bir zamansızlık ediyor zamanın bütün hesaplarının. Ele gelir bir şey çıkmıyor anların derin kuyularından. Yine de serinletecek bir yağmuru oluyor kendi kendine günlerimin. Yinde de her şeyi birbirine karıştıran karı, fırtınası, boranı oluyor. Bedenimi tutuyorum boylu boyunca onlara, ıslatsınlar iliklerime kadar; çözsünler diye çarpa çarpa bilmecelerimi. Bu sayede oluyorum içime düşen çakıl taşının bir asır sonra çıkaracağı sesin kıymetini.
Taze bir toprak oluyorum bu sayede, yeşermeye duruyorum. Ve sonra birdenbire kuruyan sarı yapraklara öykünüyorum. Var böyle bir şey, ben küllendikçe daha çok yanıyorum ya daboşaldıkça daha çok doluyorum. Ne zaman temiz havadan bir nefes alsam,tıkanıp kalıyorum. Madem yaşamaktan bu derece yorgunum, neden ruhumun taylarını bütün bu tehlikeli çayırlara salıp