Bu kitabın seveni de çok sevmeyeni de, biliyorsunuz. Kimileri anlatımını çok basit bulup eleştiriyor ama ben kesinlikle seven taraftayım. Bence yazar lafı hiç uzatmamış, kelimelerle labirentler kurmuyor. Yolu o kadar açık bırakmış ki, okurken kendinizi rahatça ana karakterin yerine koyabiliyorsunuz. Satırları acele etmeden, sindire sindire okuduğunuzda, o basit görünen hikayenin arkasındaki o derin psikolojik tahlilleri fark ediyorsunuz.
Hatta kitabın daha yarısına gelmeden bana direkt Erasmus’un Deliliğe Övgü kitabını anımsattı. İlk bakışta biri modern bir hastanede geçiyor, diğeri yüzyıllar öncesinin felsefe kitabı... Ama bence ikisi de aynı şeyi sorguluyor: Asıl deli kim? Sırf düzen bozulmasın diye her günü robot gibi yaşayan, ruhunu o monotonlukta çürüten dış dünyadaki insanlar mı; yoksa klinikteki o her şeyi arkasında bırakmış, maskesiz insanlar mı?
Veronika’yı depresif hale getiren şey büyük bir acı falan değildi aslında. Her gününün aynı olması, geleceğinin bile şimdiden tekdüze şekilde planlanmış olmasıydı. İşin garibi, ölmek için girdiği o hastane onun yaşama tutunma alanı oldu. Çünkü orada hayatında ilk defa gerçek insanlarla karşılaştı. Dışarıdakiler sürekli maskelerle gezerken, oradaki insanlar acılarıyla, kırgınlıklarıyla, yani tamamen kendileri olarak var oluyorlardı. Hatta klinikteki bazı insanlar aslında iyileştikleri halde dışarı çıkmak istemiyorlardı; çünkü dış dünyanın o boğucu akıllılığından kaçıp, maskesiz ve özgürce kendileri olabildikleri tek yer burasıydı. Veronika da o duvarların arasında ilk defa yargılanmadan kabul edilmeyi ve kendi olmayı öğrendi.
Hayatta ne kadar sıkışmış hissedersek hissedelim, kendimizi hatalarımızla, eksiklerimizle olduğumuz gibi kabul ettiğimizde, önümüzde her zaman başka bir yolun daha olduğunu göreceğiz.
Ben bu