Ve yine şu ayet meâli: "Her nefs ölümü tadacaktır."
Ölüm tadılacak bir şey olduğuna göre, ayrı bir hayata geçiyoruz.. Öte dünya, öte âlem, öte kâinat.. Bütün bunlar kabule değer değilse, "zamanüstü" bir başka kâinat tasavvuru, arayışı, oraya zamansız yaşamak (ölmemek) üzere fezâ gemileriyle göç edilişinin tasviri niye kabul görsün?..
Aslında kâinata dair her bilgi, "akıl" ve "ruh" kanatlarından müteşekkil şuurumuza var; ölümün "hiçlik" olduğu yerde, yaşarken tasavvuru sonsuz bile olsa, kâinatı bitmiştir.. Ayrıca; herkese mahsus bir "şimdi" olmadığı gibi, herkese mahsus bir "sonsuz" idraki de yoktur.
"Zorunlu Varlık"ın reddinden sonra, ortada kalan, başı ve sonu hiçlikten ibaret bir varlık tasavvurudur; "hiçlik-varlık-hiçlik".. İki hiçten bir varlık?.. Hiç'i bile varlık kabul etmek gerekecek!.. Veya varlık hiç!.. Hem var hem hiç ne demek?.. Varlık, eşittir, hiçlik?
Varlığın mahiyetini tetkik ederken, bütün faaliyetlerimiz "varolma" isteğine bağlı değil mi?.. Her şey zamanın havanında silinmeye ve yok olmaya mahkûm iken, zamanı teselli verici bir süreklilik ve maddeyle toplumu asıl kabul edenleriyle beraber, varlığın mahiyetini de tahkike sürükleyen bu "varolma" isteği ve her türlü faaliyetin nihayetindeki mânâ olarak hecelenen "zamanın üstüne çıkma" arzusu nereden geliyor?.. Evvela "zaman-mekân" birliğinde gerçekleşen ve canlı cansız her şey bir şekil içinde iken ve bu şekil onun sınırını gösterirken, geçmişle dolu ve geleceğe açık olma duygusuyla birlikte sonsuzluk hissi nereden geliyor; insanda zamanî olmayan şey nedir? Tek kelimeyle ruh.
İnsan, Halk Âlemi'nde ve "zaman-mekân" birliğinde aktüel varlık kazanırken, bu, "şuur fiilleri"nin yöneldikleri âlemle anlaşılır olduğunu ve şuurun zamanda gerçekleştiğini gösterir; gerçekleşmenin "bir varlık-bir yokluk"